02 Ekim 2026
BİLMEK AĞRISI
02 Eylül 2026
AA’NIN FİLİSTİN SÖZLÜĞÜ YAYINDA
Sözlük’te neler var?
Filistin Sözlüğü, ahlak, edebiyat, eğitim, ekonomi, hukuk, ilahiyat, medya, psikoloji, sanat, siyaset bilimi, şehir, tarih, tıp, toplum ve kültür ve uluslararası ilişkiler olmak üzere 15 alanda, Türkçe, Arapça, İngilizce, Fransızca ve Almanca dillerinde yaklaşık 300 akademisyen ve araştırmacının 2 yıl boyunca katkı vererek hazırladığı 630 maddeden oluşuyor. Sözlük ayrıca her maddenin sonunda verilen okuma listesi ve kaynakça ile benzersiz bir alternatif araştırma imkanı sunuyor. Yine verilen atıf adresleri de araştırmacılar ve öğrenciler için büyük kolaylık sağlıyor.
Sözlük’te, Filistin’in tarihini, kültürünü, doğasını ve sanatını açıklayan kavramları, Filistin kimliğini yansıtan gündelik yaşam pratikleri ve tarihi arka planı, Siyonist soykırımın yüz yılı aşan geçmişi ve Filistin’e verdiği zararları, Filistin’de tarihi kırılma dönemleri, önemli kişiler ve eylem biçimlerini, Filistinlilerin direniş, zorunlu göç, mültecilik ve diaspora deneyimlerini, hoşgörü, demokrasi ve barış kültürüne karşı siyonist tehdidi, Siyonizmin soykırımı gizlemek için kullandığı stratejiler ve kurumların yanısıra okuma grupları için tematik okuma listeleri ve 55 soruluk yönlendirme bulunuyor.
Hangi sorulara cevap veriyor?
Filistin Sözlüğü’nde “Filistin’in kimliği, kültürü ve sanatını anlamaya nereden başlamak gerekir? Önemli mimari yapıları, ibadethaneleri ve mekanları nelerdir? Siyonist saldırılar, Filistinlilerin gündelik hayatını nasıl etkilemektedir? Filistin’de yüz yılı aşkın süre devam eden gasp ve soykırım nasıl gizlendi? Siyonist işgali meşrulaştırmak için hangi dijital araçlar kullanılmaktadır? Siyonizmin Filistinlilere yönelik hak ihlalleri ve şiddet pratikleri nelerdir? Filistin direnişi teknolojik ve maddi eksikliklere rağmen neden zayıflamıyor? Uluslararası camia, İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımına nasıl bakıyor?” sorularına cevap aranıyor.
Yalnız akademisyenler, araştırmacılar ve öğrencilerin değil herkesin Filistin hakkındaki pek çok konuyu öğrenebilmesi için hazırlanan sözlüğün temel amacı, “İsrail soykırımının Filistin varlığını sadece terör ve şiddet yoluyla değil, aynı zamanda kavramlara gömülü yalan ve çarpıtmalar aracılığıyla tasfiye etme biçimlerini açığa çıkarmak”. Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Karagöz, Filistin Sözlüğü’ne yazdığı önsözde bu hedefe dikkat çekerek, Filistin halkının yaşadığı zulüm ve haksızlıkların sona ermesi, sorumluların uluslararası hukuk önünde hesap vermesi için harcanan çabanın bir parçası olan bu eserin klasik sözlük anlayışının ötesine geçen bir titizlikle hazırlandığını ifade ediyor.
Sözlüğün editörlerinden Metin Uçar giriş yazısında, bir Filistin Sözlüğü yayınlanmasına neden ihtiyaç duyulduğuna ilişkin tarihi ve güncel sebeplerin yanında sözlüğün hazırlanmasının önemi, amacı, editör ekibinin çalışma biçimi, yoğunluğu, karşılaştığı zorluklar, sözlüğün nasıl kullanılacağı gibi birçok noktaya değiniyor. Uçar, İsrail’in 1948’den günümüze kullandığı manipülasyon yöntemlerinin karşılaştıkları en büyük sorun olduğuna dikkat çekerek sözlüğün bu manipülasyonu açığa çıkarıp ötesine geçerek Filistin’e dair neredeyse her konunun bulunabileceği bir kaynak eser ortaya koymaya çalıştıklarını anlatıyor. Uçar, tam ve mükemmel bir sözlük yazmanın mümkün olmadığını vurgulayarak amacın kaynaklar, okuma önerileri, konuyla ilgili kişi seçimi, anlatım tarzı ve kavram tercihi ile okuyucuya bir araştırma yöntemi önermek ve olmayan maddeleri kendisinin araştırıp doğru şekilde öğrenmesini sağlamak olduğunu dile getiriyor.
Özellikle maddelerin seçimi, dipnotlar, referanslar gibi konularda akademik/ansiklopedik bir kaynak titizliğinin dikkat çektiği Sözlük’te siyonizmin oluşturduğu tahribata meydan okuma olarak nitelendirilebilecek bir tercih hakimiyeti görülüyor. Kavramlar, yer ve kişi adları, Siyonist İsrail’in yerleştirmeye çalıştığı biçimlerinin ötesinde Filistinlilerin adlandırdığı ya da tarihi biçimleriyle sözlük sayfalarındaki yerlerini alıyor. Mesela yıllardır bölgede yaşanan sorunun bir Filistin Sorunu değil de İsrail Sorunu olduğunun ifadesini böyle bir yayının sayfalarında bulabiliyor, İsrail’in Suriye’den çalmaya çalıştığı Golan Tepelerinin özgün adının Cevlan Tepeleri olduğunu sözlük sayesinde öğrenebiliyorsunuz. Geleneksel Tatriz nakışı ya da Analıkkırım (Maternicide), Siyonlama (Israeled) gibi kavramlar hakkında genel bir fikir edinebiliyor, maddelerin sonunda yer alan okuma listesi ve kaynakça sayesinde hem Sözlük’ten hem de başka kaynaklardan detaylı bilgi için adresler alabiliyorsunuz. İsrail’in “Güvenlik Çiti” diye adlandırarak meşru hale getirmeye çalıştığı, bu duvar vasıtasıyla işlediği suçları küçülttüğü duvara Utanç/Apartheid Duvarı dendiğinde bakış açınız kökten değişebiliyor.
Sözlüğün daha Uçar’ın yazdığı önsözünden, Siyonist İsrail’in ilk başbakanlarından Ukrayna Kievli Golda Meir’ın İsrail’den aldığı diplomatik öncelikli geçiş belgesi yerine uzun yıllar ABD vizesi bulunan Filistin pasaportunu kullandığını öğreniyor ve Filistin’i inkar etmenin ne kadar beyhude bir çaba olduğunu bir kez daha idrak ediyorsunuz.
Bu yazı hazırlanırken vefat eden Filistinli Ressam Süleyman Mansur’dan, “Bir Filistin vardı/ Bir Filistin yine var!” diyerek Filistin’in varlığını, özgürlüğünü mısralarıyla tüm dünyaya haykıran Mahmud Derviş’e, bir İsrail saldırısında hayatını kaybeden Rim’den ona “Ruhumun ruhu” diye hitap eden dedesi Halid Nebhan’a, ailesinin öldürüldüğü aracın içerisinde acil yardım hattını arayarak saatlerce yardım bekleyen ve İsrail ordusu tarafından 355 mermiyle vurulan aracın içerisinde katledilen Hind Receb’den Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurucusu Yasir Arafat’a, Hamas’ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin’e pek çok isim Sözlük’te hayat hikayeleri ile yerlerini alıyor. Böylece Filistin’in kayıpları istatistikleri aşarak insan kimlikleriyle hafızalarımızdaki yerlerini pekiştiriyor.
Filistin üzerine “tam” bir çalışma yapmak editör yazısında da vurgulandığı gibi tabii ki mümkün değil. Çünkü Filistin yaşıyor ve maalesef İsrail’in zulmü artarak devam ediyor. Dolayısıyla bütün güzel ve iyi düşünülmüş özelliklerinin yanında Filistin Sözlüğü’nün bazı eksikleri de var. Mesela sözlüğün yeni baskılarına mutlaka eklenmesi gereken isimlerin başında Anadolu Ajansı tarafından yapılmış bir haberde kurucusu olduğu We Are Not Numbers isimli sivil toplum kuruluşundan hayatı ve ölümüyle ilgili birçok bilgiye ulaşılabilen, bugünlerde İsrail’in Gazzeli çocukların uçurtma uçurmasını yasaklaması nedeniyle “If I Must Die” (Eğer Ben Ölmeliysem) şiiriyle yeniden hatırlanan şair, yazar, akademisyen Rifat el Arir geliyor. Canlı yayında döktüğü gözyaşları ve Gazzelilerin onu teselli edişiyle hafızamıza kazınan, görevini yaparken İsrail tarafından katledilen Gazze’nin gür sesi gazeteci Enes Eş-Şerif de Sözlük’te adı mutlaka anılması gereken isimlerden bir diğeri.
Sözlüğün sonunda, sözlüğün yazarları – katkı sundukları maddelerin listesi, Filistin hakkında okumalar yapmak isteyen okuyucular, öğrenciler ve akademisyenler için Okuma Kılavuzları ve Kronolojik Yol Rehberi, bu başlık altında Filistin Sözlüğü Tematik Okuma Haritası, 55 Soruda Filistin (Sorularla Sözlük Maddelerini Okuma) ve beş dilde göndermelerin çeviri tablosu bulunuyor ki çok faydalı ekler. Bunların yanında bir isim dizini ve tek bir tabloda Filistin Kronolojisi de bulunsaydı güzel olurdu.
Filistin direnişi ve direnişe bakışın değişmesi bütün dünya ülkelerinde Filistin hakkındaki yayınların artmasını beraberinde getirirken Anadolu Ajansı’nın Filistin Sözlüğü de ülkemizdeki Filistin külliyatına önemli bir katkı sunuyor. Sözlük, konuya saygı ve ilgi duyanların önemli bir başvuru kaynağı olacak.
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-aanin-filistin-sozlugu-yayinda-4938
Esra Özer Duru, Ankara, 28 Ağustos 2026.
30 Temmuz 2026
FAİLİN ADINI CÜMLE İÇİNDE KULLAN
Siyonistler Batı Şeria’da da 213 çocuğu öldürüp 1665 çocuğu gözaltına aldı, işkenceden geçirdi. İsrail, 151 çocuğu aç bırakarak katletti. İsrail, Gazze’de eğitim sistemini kasten çökertti. Gazze’deki okulların yüzde 97’sini, üniversitelerin yüzde 95’ini yıktı ve bunlara hasar verdi.
Tek çözüm, İsrail’in Gazze’ye yönelik ablukayı kaldırması ve Filistin toprakları üzerindeki işgalini sona erdirmesi.
Gazze’de bir çocuğu İsrail saldırısında can vermiş, bir diğeri ağır yaralı olan anneye, evladının defni ile ilgili bir isteği olup olmadığı soruluyor. Annenin ağzından “Biraz bekleyin isterseniz, belki diğeri de kardeşine katılır!” cümlesi dökülüyor. Dünya yıkılıyor, biz altında kalıyoruz!
27 Nisan 2025
İSTİNAT DUVARIMIZ BEL VERDİ
Anneannemle dedem, 1950’lerde “melmeketten” çıktıkları yeni hayat kurma yolculuğuna Ankara’da nokta koymuşlar. İlk durakları, Ankara’nın birçok ilk yerleşimcisi gibi Kale’nin Kayabaşı Mahallesi olmuş. Yenimahalle falan derken Abidinpaşa’da aldıkları bir arsaya kendi evlerini inşa etme serüvenleri başlamış. Bahçeli, müstakil bu evde başlayan çocukluğum; yardımcı kadın oyuncu gibi görünen ama başrol oyuncularından sürekli rol çalan “ana” unsur anneannem sayesinde küçük çaplı maceralar, birçok çocuğun hiç öğrenmeyeceği tuhaf bilgiler ve gözlemlerle doluydu. Ağaç nasıl dikilir, tohum nasıl alınır, hangi çiçekler nasıl sulanır, hortumu dibine bırakmak nedir, neden püskürterek sulamak yerine bu tercih edilmelidir, hortum musluktan atınca ne yapmak gerekir, sarmaşık yerken hangi dallar tercih edilir gibi. Bunların yanında teknik bilgi ve sürekli teyakkuz gerektiren bahçeli ev sorunları da vardı ki, anneannemin bunları nasıl fark ettiğini hiç anlayamazdım. Anneannem, ben ve zaman zaman teyze kızım Nilgün’den kurulu ekip olarak yaptığımız rutin kontroller sırasında onları tespit eder, sorunu çözecek tek kişi kendisiymiş gibi gereği için harekete geçerdi. Çoğu zaman gerçekten tek kişiydi, tek kişilik dev kadro! Meyveler olgunlaştıkça ağırlaşan dallara dayanak vermek amacıyla değişik uzunluklarda kalaslar bulup getirir, dallar verdiği desteklerle yaralanmasın diye onlara saracağı kumaş parçalarını somya (divan) döşeğinin altında biriktirir, dalları, destekleri bağlamak için değişik uzunluklarda ipleri toplar, bahçe duvarında gözüne kestirdiği boşluklara yerleştirmek maksadıyla gördüğü uygun şekilli taşları metrelerce mesafeden kucağında taşırdı. Ben de çömezi olarak yanında olurdum tabi. Her ne kadar Nilgün Ablamla benim onu taklit ederek topladığımız taşlar duvara girme kriterlerini hiç karşılamasa da biz hala bir yerlerden taş toplarız.
Bir keresinde mahalleye anneannemin çabalarıyla gelen asfalt
ekiplerini uzun süre gözlemek zorunda kalmıştık. O zamanlar asfalt dökme
şimdiki gibi bir çırpıda yapılmıyordu. Günler süren zift kokusu, kızgın zifte
yapışan terlikler ve oyunlara kapanan sokağa rağmen bu altyapı çalışması
hepimizi sevindirmişti. Anneanneminse başka bir telaşı vardı. Evimizin yoldan zaten
aşağıda olan bahçe girişi, asfaltla birlikte biraz daha aşağıda kalacak ve
artan meyil nedeniyle yağmur suları bahçeye akacaktı. Bana yeni atanan
görevlerden biri doğrultusunda bakkala gidip gelirken, oyun oynarken asfalt ekiplerinin
konumlarını tespit edip anneanneme haber veriyordum. Böylece çalışmalar bizim
sokağa gelince anneannem ekiplerden rica ederek bahçemizin girişine asfalttan
bir eşik yapılmasını sağladı. Sel sularının bahçemize dolmasını böylece bir
nebze önleyebilmişti.
Sorun duvara dayandığında…
Yaşadığımız en büyük sorunlardan biri ve her duyduğumda
“Allah’ım, şimdi ne yapacağız?” çaresizliği yaşatanı ise “bahçe duvarının bel
vermesi”ydi. Duvar nasıl bel veriyordu, bu ne anlama geliyordu, anlamam çok
uzun sürdü. Anladığımda istinat duvarı yapımı ve ülkemizin erozyon sorunu
hakkında küçük çaplı bir fikir edindim. Gördüğüm kadarıyla komşu bahçelerle
aramızdaki kot farkı yüzünden yağmur, kar, yanlış ekim ve sulama gibi
etkenlerle kayan toprak, bizim bahçe duvarına dayanıyor ve duvarı itiyordu. Tek
tek taşlardan oluşan duvarın yükü artıyor, taşların dizilimi bozuluyor, duvar
sonraki büyük kaymada yıkılmak üzere “bel veriyor”du. Bu sorunu, ortaya
çıkmadan engellemek en iyisiydi ama komşular anneannemin almalarını umduğu kendi
paylarına düşen tedbirleri almakta onun kadar istekli değillerdi. Neticede
sorun gelip bizim duvarımıza dayanıyordu. Anneannem mimarlıktan, mühendislikten
anlarmış gibi çözümü bulur, kendisinin gücünü aştığı için konu komşudan yardım
ister ya da birini bulup işi yaptırmaya çalışırdı. Komşunun bahçesine sorun
sadece bizim sorunumuzmuş gibi rica minnet girilir (ki tuhaftır izin vermedikleri
de oluyordu) duvara dayanan toprakla duvar arasında bir hat kazılır, duvarın
mukavemetini arttırmak için araya bir sıra daha taş örülüp duvar biraz
yükseltilirdi. İşçiyi, taşları, harç-kum ne gerekirse hepsini anneannem
karşılar, komşunun saçma sapan tavrına da katlanırdı. Sözün özü, sevgili
anneannem ve dişiyle tırnağıyla, sürekli teyakkuzda olarak inşa ettiği ev
çoktan toprağa karıştı. Benimse hayatımın ilk altı yılında aldığım çok yönlü
çıraklık eğitimimde öğrendiğim en büyük ve en genel ders, bir sorunu çözmek
istiyorsak o alanda sorumluluktan kaçamayacağımızdı.
Ne diyorduk? Ha, duvarın bel vermesi!
İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım, zalimliğin bile sınırlarını çoktan aştı, geçti. “Zalim de olsa bu kadarını yapmaz” sandığımız bütün kötülükler yapıldı. Gazze’nin gözyaşı, kanı insanlığımızın istinat duvarına bel verdirdi. Yıllarca intifada için taş toplayan Gazzelilerin artık bir tek taşı bile kaldıracak güçleri kalmadı. Açlık, susuzluk, ölüm ve İslam dünyasının duyarsızlığı bütün dirençlerini yok ediyor. Duvarın yıkılması an meselesi. Bu duvar çökerse hepimiz onun altında kalacağız, hiçbirimiz bir daha belimizi doğrultamayacağız. Çoktandır zombi gibi sürdürmeye çalıştığımız hayatlarımızı bu utançla daha fazla devam ettirebilir miyiz? Anneannemin kurduğu ve yaşatmaya çalıştığı evi için tek kişilik dev kadro olarak sarf ettiği çabayı biz hep birlikte insanlığımız için, Gazze için sarf edemez miyiz?
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-istinat-duvarimiz-bel-verdi-4520
Esra Özer Duru, Ankara, 26 Nisan 2025.
09 Mart 2025
Cumaya Gittim Geleceğim X – KALIPLARIN DIŞINA ÇIKMAK
Boykot, “bir işi, bir davranışı yapmama kararı alma” anlamına gelen ve zalim bir uygulamaya ya da kişiye karşı yapıldığında karakterli bir duruş olan güzel bir eylem biçimi. Bu eylemin başarıya ulaşma ya da en azından fark edilme ihtimali, ne kadar büyük bir kitleyle yapıldığına bağlı. O yüzden boykotçular genellikle “tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış, istediğiniz kadar boykot edin!” tepkisini alıyorlar. Buna rağmen çok kıymetli bir duruş olarak gördüğümüz boykot, birçok insanın gündemine Gazze vesilesiyle girdi. İsrail’in Filistin’de uyguladığı soykırıma bir şekilde fon sağlayan, destek olan ya da zulme rıza gösteren firmalar, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de boykot listelerini oluşturdu. (Yıllarca kendi boykot listelerimizi yapabilmek için ekonomi sayfalarını takip etmekten bizi kurtaran boykot sayfalarına da yeri gelmişken teşekkür edelim.) Bazı ürünleri belli markalardan almamaya başlayınca alternatiflerini aramaya başladık. Çok şükür, artık birçok ürün geçmiş yıllardaki kadar alternatifsiz değil. “Sürme çikolatam/içeceğim şu markadan olmazsa yaşayamam” noktası tamamen kişisel bir durum. Elbette boykota katılıp katılmamak da herkesin kendi kararı. Kapitalizmin; boykottan/alternatifsizlikten kâr sağlama mantığının yanında, alternatif ürün üretmek için hala bir işaret düdüğü beklemek konusunu ise mutlaka konuşmalıyız.
Boykota farklı yaklaşımlar
Başörtülü kadınlar olarak yıllarca üstümüze, başımıza; yaşımıza,
bedenimize, mevsime uygun kıyafetler, aksesuarlar bulamadık. Hazır giyim
sektörü; uzun kollu penye tişörtler, uzun etekler, bol pantolonlar dikmeyi
-kasıtlı değildir herhalde ama neticede- reddetti. 14-15 yaşlarındaki başörtülü
bir genç kızken annemizin giydiği etekleri, bluzları ve onun krepten kestirdiği
başörtüleri ya da kesimi armuda benzeyen pardösüleri kullandık. Benim
yaşlarımda başını örten bütün genç kızlar için aşağı yukarı aynı şey
geçerliydi. Sonraları “tesettür giyim” adı altında bazı markalar olduğunu ve
bunların daha çeşitli kıyafetler ürettiğini gördük ama hepsi ateş pahasıydı. Sektör;
başörtülü kadınlara hem “boykot” uyguluyor hem de onları fahiş fiyatlara
mahkûm ediyordu. Mecbur olduğumuz için bunlardan alışveriş yapacağımız
fikrinden hareketle yürütülen bu fahiş fiyat politikası bizi yıllarca tesettür
giyim firmalarını “boykot” etmeye yöneltti. Eski bir konfeksiyoncu olan
teyzemin tanıdığı bir terzi, yarım yamalak tarif ettiğimiz modelden, çok da
yabana atılmayacak bir ücret karşılığında bize (kardeşimle bana) yaşımıza uygun
kumaşlardan birer takım dikti. Boykot bu noktada bizim kanımıza çoktan karışmıştı.
O yaşlarda bu zorluğun sebebinin hani şu ünlü dergilerin
arasından çıkan tek sayfa gibi katlanmış, açıldıkça büyüyen ve halıya yayılan
kalıplardan kaynaklandığını sanırdım. Çünkü bana göre onlar bir standardı
temsil ediyordu ve bunu aşmak mümkün değildi. Beden farklarının ya da kişisel
tercihlerin bu kalıplara nasıl uygulanacağını aklım kesmezdi. O yüzden kalıpsız
çalıştığını söyleyen terzilere hayrandım. Onların hayal gücü ve zihinleri; sınırların
ötesine geçmeye hazırdı. Bizi kısıtlayan şey; kalıplarla düşünmek zorunda
olduğumuzu sanmamızdı. Bunu bir türlü aşamadık.
Kalıplardan oluşan sistem, başörtülü kadınları, 28 Şubat’ta
oldukça keskin şekilde “boykot” etti. Okullara, işyerlerine, hastanelere,
ne bileyim, birilerinin kendi şahsına münhasır bir şekilde tanımladığı “kamusal
alan”lara başörtümüzle giremez, oralarda var olamaz hale geldik ve evet bunca
yıl geçmesine rağmen “bi bitmedi mağduriyetimiz!” Çünkü bu mağduriyet,
dışarıdan bakanların sandığı gibi iyileşip gidecek bir şey değildi. Bize
uygulanan boykot, birçoğumuzun hayatının tam ortasına yıldırım gibi düştü ve
kaldı. Yaşanmasaydı nasıl insanlar olacağımızı ölene kadar merak edeceğimiz bir
kırılma hakkında konuşmamız bile engellendi.
Sonsuzluk ve Ötesine!
Boykot listesinde yer alan Disney’in yuttuğu, animasyon
şirketi Pixar’ın ilk filmi Toy Story’yi çocuklarımızla severek izlemiştik. Hikâyede
ana kahraman Andy’nin, önce rakibi sonra dostu olan uzay şerifi Buzz Lightyear
karakterinin “Sonsuzluk ve ötesine!” şeklinde çevirebileceğimiz bir sloganı
vardı. Yakın tarihimize baktığımızda kalıpları aşmamız ve “sonsuzluk ve
ötesine” bakmamız gerektiği açıkça görülüyor artık. Bu vesileyle “sonsuzluk ve
ötesine” bakan birkaç kadınla ilgili biriktirdiğim küçük notları aktarıp Cuma
namazı notlarımı başka bir yazıya saklayacağım. Çünkü uzaya bakan kadınlardan,
Cuma vakti camide kendine yer bakan kadınlara gerilemek çok umut kırıcı. (Sizden
gelecek yeni cami notları için: bilgi@hertaraf.com.
Yetkililerin dikkatini çekebilmek için: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm.)
Meryem El İcliyye ya da Meryem El Usturlabi: Tarihe
adını yazdıran bir usturlap (kısaca temel işlevi yıldızların konumunu
belirlemek olan bir alet) ustası. Halep’te doğdu. Babası, bilinen en eski
usturlabı yapan Muhammed bin Abdullah Nastulus’un yanında yetişmiş iyi bir
usturlap ustasıydı. Meryem, astronomi, matematik ve mühendislik eğitimleri aldı
ve günümüzün akıllı saati sayılabilecek saat, pusula ve navigasyon cihazını
bünyesinde barındıran en karmaşık ilk usturlabı üretti. Tasarladığı aletlerle adı
bilim tarihine kazındı. Kariyerine duyulan saygıdan dolayı 1990’da keşfedilen
bir asteroide 7060 Al-‘Ijliya ismi verildi.
Fatima El Fihri: Dünyanın ilk sürekli ve en eski
üniversitesi Tunus’taki El Karaviyyin’in kurucusu. Ailesinden kalan yüklü
mirası bir cami ve onun etrafında bir medrese inşa etmeye harcadı. Cami ve
medrese tamamlanana kadar her gün oruç tuttu. Kurduğu medresede, İslam hukuku,
tıp, matematik, astronomi, kimya, tarih ve yabancı dillerde verilen lisans
eğitimi, 20 kişilik sınıflarda halka açık yapılıyordu. İbni Haldun, İbni Rüşd,
İbni Arabi değişik dönemlerde bu üniversitede eğitim aldı. Üniversite hala faal
ve dünyanın en eski ve güncel kütüphanesine sahip.
Seyyide Hurra (Hür Kadın) ya da Aisha Al Alami: İslam
tarihinin ilk kadın denizcisi, korsan ve bir sultan. İspanyolca ve Portekizce
biliyordu. İspanyolların Endülüs’te giriştiği kıyımlar sırasında Fas’ın Tetuan
(Tetvan) eyaletinin yöneticisi olan eşiyle birlikte denizlerde İspanyollar ve
Portekizlerle mücadele etmeye başladı. Eşinin vefatından sonra mücadeleye tek
başına devam etti. Tetvan’ı 30 yıl yönetti. Bu zaman zarfında Tetvan şehrinin
jeopolitik konumunu ve köklü tersanesini gerektiği gibi kullanarak önemli
başarılara imza attı. Onun başarıları Türk denizcilerin işini kolaylaştırdı.
Bir dönem Oruç Reis’le iş birliği yaptı.
Kurtubalı Lübna ya da Lubna bint Abdül Mevla: Gerçek
bir bilim insanı. Kurtuba’da doğdu. Aritmetik, matematik ve cebirin yanı sıra
astronomi, edebiyat, hat alanlarına hakimdi. Ayrıca Yunan metinlerini okuyacak
ve çevirilerini yapacak kadar Yunanca bilirdi. Endülüs Emevilerinin Sultanı
III. Abdurrahman tarafından Kurtuba Kraliyet Kütüphanesinin yöneticiliğine
getirildi. Matematik dehası ve kültür abidesi olarak anıldı.
Sutayta El Mahamali: Bağdat’ta doğup büyüdü. Hafızdı, genelde hukuk, özelde miras hukuku, edebiyat, matematik alanlarında yetkindi. Ondalık sayma sistemini basite indirgeyerek günümüzde hala kullanılır düzeyde olmasını sağladı. Matematik alanındaki hakimiyeti sayesinde Bağdat’ta birçok kadı özellikle bir mülkün gelirinin vefat eden kişinin yakınlarına nasıl dağıtılacağına dair sıkıntılar yaşadıkları miras davalarıyla ilgili olarak ona danışırlardı. Muhasebe bilirdi. Ayrıca Şafi fıkhına da hakimdi.
https://hertaraf.com/koseyazisi-cumaya-gittim-gelecegim-x-kaliplarin-disina-cikmak-4472
Esra Özer Duru, Ankara, 8 Mart 2025.
09 Ocak 2025
Cumaya Gittim Geleceğim VI GAZZELİ CUMA
Dün bir hayır derneğinin Gazzeli çocuklara pasta ikram
ettiği etkinliğin videosunu izledim. Çok uzun zamandır pasta yemeyen çocuklar ayrı,
yedirenler ayrı mutlu. 15 aydır Gazzesiz bir anımız geçmiyor. Her an acziyetimizle
sınanıyoruz. Gözyaşlarımız onların kanlarına karışıyor. Acıyı anlatacak
kelimemiz kalmadı. Gazze’yi unutmamak, orada yaşanan zulme alışmamak, katil
İsrail’in katilliğini yüzüne vurmak için susmadan, yorulmadan çabalamaya devam
ediyoruz. Aslında Gazze’den başka bir konu konuşmak da içimizden gelmiyor.
Dronesuz, füzesiz bir gökyüzüne uyanabildiğimiz, özgür
insanlar olarak imamı-müezzini, kubbesi, mihrabı, cemaati bulunan camilerde
Cuma namazı kılabildiğimiz, çocuklarımıza temiz su, iç çamaşırı, banyo, yemek,
ilaç, doktor, ev, yatak, akla gelebilecek bütün temel ihtiyaçları
sunabildiğimiz, olağan gerekçelerle vefat etmiş yakınlarımızın arkasından sakin
sakin dua edebildiğimiz için vicdan azabı çekmediğimiz bir gün, bir an dahi
geçmiyor. Kontrolümüzün, müdahalemizin hiç olamadığı bir alanda her gün sadece
şahit olduğumuz bu zulüm; Gazzelilerin yaşadığı dehşetle asla kıyaslanamaz ama
şahitlerde de birçok sıkıntıya yol açıyor. Sağ kalan suçluluğu, hayata
yabancılaşma, yaşama isteğini kaybetme, güven duygusunun zedelenmesi, adalete
inancın sarsılması, genel adıyla depresyon bunlardan bazıları. İşte Gazze’yi
konuşmaya takatimiz olsun diye; aksaklıkları görüp dile getirebileceğimiz, derdimizi
anlatabileceğimiz, nispeten çok daha küçük bir alan bulup orada günlük
mücadelemizi verebilir ve kendimizi bu depresyondan bir nebze uzak tutabiliriz.
Kadınların Cuma namazlarında yaşadıklarını tespit anlamındaki yazılar böyle bir
gerekçeyle ortaya çıktı.
Haymana
Hacı Baba (Yeni) Camii
Bu haftaki Cuma vakti cami incelememiz, Sevgili Cuma namazı
yoldaşım annem Mine Özer’den. Annem, Haymana’daki Eski Camii’de yer bulamayınca
gittikleri Yeni Camii ya da diğer adıyla Hacı Baba Camii’nden cuma
izlenimlerini aktarıyor. Birkaç basamakla çıkılan camide, kadınların namaz
kılması için yapılan asıl bölümün kapısı kilitli ve depo olarak kullanılıyor. Caminin
ana girişinde solda üzerine kadınlar bölümü yazılmış ayakkabılığı da olan bir
yer bulunuyor. İçerideki kombi ve bir kısmı açıktan geçen kalorifer tesisatı
mekânı daraltıyor. Ortamın sıcaklığı iyi ancak halının üstü oldukça tozlu.
Yeterli miktarda tabure bulunuyor, ses sistemi gayet iyi, hutbe anlaşılıyor. Bu
bölümün duvarına caminin içini görecek şekilde bir cam yapılmış ama camda perde
var. Dolayısıyla zaten caminin içini, kubbeyi, minberi, mihrabı görmeniz mümkün
değil. Caminin iki tuvaleti de kirli ve kullanılmaz durumda.
Sizden gelecek yeni cami notlarını Hertaraf’ın bilgi@hertaraf.com adresine beklemeye
devam ediyoruz. (Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri
Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu,
@haymanamuftulugu.)
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-cumaya-gittim-donecegim-vi-gazzeli-cuma-4423
Esra Özer Duru, Ankara, 9 Ocak 2025.
03 Kasım 2024
GAZZE’NİN KELİMELERİ
(İsrail’in Gazze’de anlamını değiştirdiği kelimeler üzerine alfabetik olmayan bir sözlük denemesi)
UN: Yıllardan beri İsrail’in haklarını korumak için
kurulmuş gibi duran, kifayetsizliğiyle ezilen ülkeleri öfkelendiren ancak
İsrail edepsizliği karşısında onun bile hakkını savunmanın bize düştüğü
uluslararası organizasyon.
UNRWA: Pek bir işlevi yokmuş gibi görünen ama İsrail
hedefe koyup faaliyetlerini imkânsız hale getirince aslında Gazze’de epey yük
kaldırdığı anlaşılan UN organizasyonu.
Holokost: Yahudilerin geçmişte mağduru, İsrail’in
şimdide zalimi olduğu; bir halkı yok etmek için uygulanmış ve yeniden
uygulanmakta olan soykırım yöntemi.
Kendini Savunma Hakkı: Sürekli, yoldan çıkmış bir
şekilde etrafına saldıran İsrail’in bu çirkef eylemleri yaparken sahip olduğunu
iddia ettiği hak.
Yerleşim: İsrail’in, Filistin topraklarını işgal
ederken kullandığı ahlaksız yöntem.
Yerleşimci: Bir Filistinlinin evine, toprağına yıllardan
beri çirkef biçimde el koyan siyonistlerin arsızlıklarını örten sıfat.
Kınama: Birçok dünya ülkesinin BM toplantılarında
hiçbir yaptırımı olmadığı halde veto ettiği, en hafif eleştiri biçimi. Aynı
zamanda İsrail’in, yaptığı akıl almaz zulümlere rağmen; insanlar, ülkeler
tarafından hala desteklenip desteklenmediğini anlamak için ileri sürdüğü şantaj
kartı.
Yer Değiştirme: (Sürgün etme fiili için ne kadar da
nazik bir tabir değil mi?) İsrail’in Gazzelileri, burada değil de şurada
öldürmek için kendi kendine oynadığı çirkin, acımasız, şerefsiz oyun.
Güvenli Bölge: Yer değiştirmeler sırasında İsrail’in
saldırmayacağını, oraya gidenlerin güvende olacağını iddia ederek toplanma
sağlamak ve katliam yapmak için söylediği yalan.
Okul: İsrail hepsini yıktığı için çadırlarda drone
gürültüleri ve ölüm tehdidi altında gönüllü öğretmenler tarafından çocukları
hayata bağlayabilmek için kurulmaya çalışılan eğitim yeri.
Mezun: Gazze’deki okulların, hiçbir seviyesinden bir
yıldır veremediği okul bitirme durumu.
Çocuk Felci: Çocukları bizzat öldürmek isteyen
İsrail’in aşı kampanyasını kabul ettiği, korkunç hayat şartları nedeniyle
ortaya çıkan ve yayılan bulaşıcı bir hastalık.
Aşı: İsrail’in; küvözlerde, sokaklarda, sığındıkları
BM binalarında, mülteci kamplarında, camilerde, kiliselerde, sokaklarda, yardım
sıralarında her gün onlarca çocuğu öldürürken, kudurgunluğuna, nedeni
anlaşılamayan üç günlük ara vermesine sebep olan yaygın bir hastalık önleme
uygulaması.
Karpuz: İsrail’in sadece insanları, hayvanları değil
doğayı da düşman bellediğinin kanıtı, direnişin sembolü haline gelen bir meyve.
Zeytin: Gazzeliler yiyemesin, üretemesin diye
İsrail’in Filistin’i yok ederken yüzlercesini katlettiği barışın sembolü, kadim
bir ağaç.
Zahter: İsrail’in Filistinlilerin temel
baharatlarından olduğu için toplanmasını yasakladığı, bulunmasını
zorlaştırdığı, Filistin’le özdeşleşmiş bir çeşit dağ kekiği.
Meyve: Bütün çocukların yemeyi çok sevdiği,
Gazze’dekilerin bir yıldır bulamadığı yiyecek. Dedesinin “ruhunun ruhu” Rim’in
ya da İsrail’den kaçmaya çalıştıkları arabada yardım beklerken İsrailli
katiller tarafından katledilen Hind Recep’in inci beyazı küçük dişlerinin iz
bırakamayacağı elma da bir meyve.
Ekmek (KHubz): İsrail’in yıktığı Gazze’de, üretimi
yapılamayan, yardım kuruluşları tarafından dağıtılmaya çalışılırken sıradaki
insanlara ateş açılması nedeniyle kana bulanan temel gıda maddesi.
Açlık: Hz. Ömer’in halifeliği döneminde, yaşlı bir
kadının torunlarına taş kaynattığını görüp kendisini sorgulamasına sebep olan,
Gazze’de küçücük çocuklar bir lokma ekmek için gözyaşı dökerken, metrelerce
yürümek zorunda kalırken, saatlerce sıra beklerken İslam ülkelerinin çözüm
üretmediği bir yokluk hali.
Ambulans: Trafikteki geçiş önceliğine benzer şekilde
İsrail’in bombalamalarında hedef önceliği olan, saldırılardan yaralı kurtulanların
hastane yolunda İsrail ordusu tarafından içinde öldürüldüğü araç.
Hastane: Gönüllü birkaç doktorun çeşit çeşit dram ve
imkânsızlık içinde, bazılarının kendi yakınlarını ölü ve yaralılar arasında
bulduğu halde sağlık hizmeti vermeye çalıştığı, İsrail nezdinde hiçbir
dokunulmazlığı olmayan sağlık kuruluşu.
Küvöz: Bir nedenle erken doğmuş bebeklere hastane
ortamında anne karnı güvenliğini sunması için tasarlanan ancak İsrail’in
enerjisini kestiği, konumlandırıldıkları hastaneleri bombaladığı için mezar
olan tıbbi alet.
Şok: Gazzelilerin normal hayata dönemedikleri için
atlatamadıkları, hayat tarzı olarak bir yıldır içinde bulundukları duygu
durumu.
Ölüm: Gazzelilerin bir kurtuluş olarak Allah’tan
diledikleri dünya hayatının son bulması hali.
Boykot: Gazze’nin hatırına yapılabilecek en hafif, en
küçük kişisel eylemken birçok insanın dikkate almaya, hatırlamaya dahi üşendiği
tavır.
Ticaret: İsrail’le yapılmasına bir türlü engel
olunamayan aşağı yukarı bütün İslam ülkelerinin dünya imtihanı.
Cesaret: İslam ümmetinin uzun yıllardır ara ara bulup
hemen kaybettiği, Filistinlilerin ve Gazzelilerin sadece İslam ülkelerine
değil, dünya halklarına hatırlattığı duygu.
Filistin Kefiyesi: Bütün dünyada direnişin, onurun,
cesaretin deseni, rengi, sembolü, bayrağı.
https://www.hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-gazze-nin-kelimeleri-4360
Esra Özer Duru, Ankara, 2.11.2024
12 Eylül 2024
SEVGİLİ AYŞENUR MÜSAADEN OLURSA…
İsrail, yıllardır Filistin’i, Gazze’yi ölümle soldurmaya çalışıyor. Neredeyse bir yılını dolduran bugüne kadarkilerin en ağır Gazze’yi yok etme harekâtı; kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı demeden bütün çiçekleri eziyor, solduruyor. Her gün onlarca ölüme şahit oluyoruz. Aileler, insanlar parçalanıyor; çocuklar annesiz babasız, anne babalar çocuksuz kalıyor. Gazze’de en az bir uzvunu kaybeden yüzlerce insan var. Sadece insanlar değil; mahalleler, sokaklar, hayvanlar, doğa da İsrail’in merhametsiz, kuralsız, insanlıktan uzak bombardımanlarıyla can veriyor. Camiler, kiliseler, hastaneler, okullar, yardım kuruluşları, zeytin bahçeleri… hepsi soluyor. Ama Gazze ve Filistin, kadim Filistin topraklarına defnettiği her bir evladıyla dünyayı diriltiyor. İşte Ayşenur Ezgi de o evlatlardan biri. Dünyanın dirilişinin bedeli bu kadar ağır olmasaydı keşke…
Ayşenur Ezgi Eygi, daha küçükken ailesiyle birlikte ABD’ye
yerleşti. Şimdilerde birçok insanın düşlediği “Amerikan rüyası” ebeveyni
tarafından sağlandı ona. Seçkin bir üniversiteden mezun oldu, çift anadal yaptı.
Yaşadığı hayat itibarıyla İsrail kurşununa hedef olması çok düşük ihtimaldi. Hani
mezuniyet törenlerinde diplomasını almaya Filistin bayrağıyla, kefiyeyle
çıktığı için alkışladığımız gençler var ya Ayşenur onlardan biriydi. Daha 26
yaşındaydı, hayatının baharındaydı.
Birçok insanın kaybetmekten korktuğu imkânları kenara itti
ve seçimini insanlıktan yana yaptı. Vatandaşlığına sahip olduğu ABD’nin baş
sponsorluğunda İsrail’in bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün zalimleri geride
bırakan zulümlerini protesto etmek için Filistin’e gelerek tamamen sivil bir
eylemde bulundu. Rachel Corrie gibi Uluslararası Dayanışma Hareketi’nin (ISM)
mensubuydu. Rachel, bundan tam 21 yıl önce İsrail buldozeri tarafından ezilerek
katledilirken Ayşenur’u oturduğu zeytin ağacının altında, başına nişan alan bir
İsrail keskin nişancısı öldürdü. Keskin nişancı mutluluktan yerinde zıpladı.
Son 21 yılında İsrail’in zalimliğinden hiçbir şey kaybetmemesini kutladı. Corrie’nin
ailesi, ABD’de ve İsrail’de açtıkları davaları kaybetti çünkü “Corrie
tehlikeden kaçınabilirdi”. Ayşenur da Rachel gibi kalbinin sesini dinlemiş
Filistin’e gitmişti. İstese o da ölümden kaçınabilirdi. Halbuki Filistin’de
ölümden kaçınılabilir ama kaçılamaz! Ayağında pembe patenleri olan çocuklar bile
vurulurken… Filistin’de yaşamanın tabiatı böyle. Ayşenur’un ölümünü farklı
kılan, “beyazlar”ın yüksek standartlarında yaşarken insanlık onuru daha fazla
ayaklar altına alınmasın diye yaptığı seçim!
Sevgili Ayşenur, sen bizim Doğu’ya dair kaybetmeye
başladığımız inancımızı tazeliyorsun. Sen insanlığımızın oraya buraya sapa sapa
ama eninde sonunda menzile doğru ilerleyen yolculuğunun sembolüsün. Sen insanın,
içine doğarak değil, seçerek de doğruyu bulabileceğinin en güzel göstergesisin.
Sen insanın içindeki “doğu”nun o batıda da yetişse eninde sonunda açığa
çıktığının ve güneşi doğurmaya muktedir olduğunun ispatısın. Sen, başka başka
mıknatıslar yüzünden doğusunu batısını şaşıran kalplerin doğruyu gösteren
sağlam pusulasısın. Eğer iznin olursa arkandan hiç olmazsa bir gıyabi cenaze
namazı kılalım. Sen kalbindeki doğudan güneşi doğurarak Rabbine giderken biz
senin bu kutlu yolculuğuna yüreklerimizden mahcup bir dua bırakalım.
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-sevgili-aysenur-musaaden-olursa-4302
Esra Özer Duru, Ankara, 11 Eylül 2024.
14 Temmuz 2024
SCHRODİNGER’İN GAZZELİ KEDİSİ
“Schrödinger’in Kedisi”; kuantum mekaniğinin temel dalga denklemi problemlerinin günlük nesnelere uygulanışını ele alan meşhur bir fizik kuramıdır. Kuramı 1935’te Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger yazmıştır. Düşünsel deneyde; canlı ve sağlıklı bir kedi, küçük bir şişe zehir ve radyoaktif bir kaynakla kapalı bir kutuya bırakılır. Radyoaktif kaynağın bir saat içinde ışıma ihtimali ışımama ihtimaline eşittir. Kaynak ışırsa içerideki sensör radyoaktiflik algılayacak, şişeyi kıracak mekanizmayı çalıştıracak ve zehir kediyi öldürecektir; ışımazsa sensör herhangi bir radyoaktivite algılamadığı için mekanizmayı çalıştırmayacak ve kedi zehirlenmediğinden canlı kalacaktır. Burada en önemli rol gözlemcinin/şahidin rolüdür. Çünkü gözlemci kutuya bakana kadar kedi hem ölü hem diridir. Başka bir deyişle gözlemci, ölüme ya da hayata şahit olacaktır. Kutuya bir kez bakıldığında ise biri dışında tüm ihtimaller ortadan kalkar.
Kuramın, ihtimallerin çokluğuna dayanarak sonuçların
çeşitliliğine yaptığı vurgu, onu ileriki yıllarda siyaset, edebiyat, müzik,
sinema, dizi, video oyunu, çizgi roman gibi alanlarda popüler kılar. Ayrıca Schrödinger’in
Kedisi fizik kuramı olmasına rağmen bu bilimin ötesine geçerek felsefi bir tartışmaya
da ilham kaynağı olur. Buna göre, bir “gerçeklik”, biz onu gözlemlediğimiz
sürece vardır. Halbuki gerçek hayatta, gözlemlenen olay, onu gözlemleyenlerden
bağımsız olarak kendi oluşturduğu koşullarda varlığını sürdürür.
Bir süredir İsrail’in Gazze’de işlediği suçlar, Gazzelilere uyguladığı
soykırım günlük gündemimizde gerektiği kadar yer almıyor. Bu da haliyle zulmün,
acının, dökülen kanın azaldığı yönünde bir zanna sebep oluyor. Aslında bu göz
aldanması (illüzyon) zulüm azaldığı için değil, biz Gazze’ye daha az baktığımız
için ortaya çıkıyor. Hatta bakmadığımız için görmediğimiz ya da zulüm bitti
zannettiğimiz birçok coğrafya mevcut. Bu da insanın aklına “acının algısal
bir hiyerarşisi mi var?” sorusunu getiriyor. Bir zulüm coğrafyasına
bakışımızın derinliğini; zalimin kim olduğu, zulüm görenlerle tarihsel,
kültürel, dini hatta mezhebî bağımız ve coğrafi yakınlığımız belirliyor. Öyle
ki değişik bölgelerde çekilen acılar, gündemlerde kendilerine ölü, yaralı,
mülteci, mağdur sayılarının çokluğuna/azlığına göre yer buluyor. Dünyanın
soykırım karnesinde, aylardır acılar içindeki Gazze’yle birlikte başka
soykırımlar da listeleniyor.
Sudan:
Sudan yıllardır diktatörlük, darbe ve iç savaş yüzünden acı
çekiyor. 25 milyon Sudanlı, acil insani yardıma muhtaç. 9 milyon insan evini
terk etmiş. Sudan’da kimin kimi öldürdüğü bile belli olmayan Darfur olayları
sırasında 200 binden fazla insan hayatını kaybetmiş. Son bir yıl içinde de 16
bin kişi daha ölmüş. Kitlesel ölümlere yol açacak büyük bir açlık krizinin gölgesi
ise çoktan ülkeye düşmüş durumda.
Doğu Türkistan:
Uygur Türkleri, yurtları Doğu Türkistan’da 1950’lerden beri
Çin’in sistemli soykırımına maruz kalıyor. Çok sayıda Müslüman Uygur Türkü,
gizli gözaltı kamplarında tutuluyor ve birçoğundan haber bile alınamıyor. Çin, Uygurları,
bölgeden, tarihten kazımak, hiç yaşamamış gibi gösterebilmek için akıl almaz
zalimlikler yapıyor, camileri yıkıp tahrip ediyor, Uygur mezarlıklarını yok
ediyor, sağ kalanların soy bağlarını ortadan kaldırıyor.
Arakan:
“Dünyanın en çok zulüm gören azınlığı” olan Müslüman Arakan
halkı, Budist Myanmar hükümeti tarafından 1970’lerden beri soykırıma tabi
tutuluyor. 1 milyondan fazla Arakanlı ülkesini terk etmek zorunda kalmış. Çoğu Bangladeş’teki
mülteci kamplarında hayat mücadelesi veriyor. Myanmar hükümetinin inkârına ve
ağır sansürüne rağmen, zulüm kayıt altına alınmış durumda. 2016’dan beri 24 bin
Arakanlı öldürülmüş. 18 bin kadın ve kız çocuğu tecavüze uğramış, 116 bin
Arakanlı dövülmüş, 36 bin Arakanlı yakılmış.
Kongo:
Afrika’nın ortasında verimli elmas, altın, bakır, kobalt,
koltan madenlerine sahip Kongo’da çok uzun zamandır yerli halklar arasında “iç
savaş” yaşanıyor. 1998-2008 arasındaki on yıllık dönemde 5.4 milyon insanın
öldüğü 5 milyon insanın da yerinden edildiği Kongo, en çok ihmal edilen mülteci
krizine sahne oluyor. 120 isyancı grup, çeşitli yoğunluklarda birbirleriyle ve
yönetimle sürekli çatışma halinde. Kongo halkı açlık, şiddet, ayrımcılık,
fakirlik, yolsuzluktan oluşan bir zulüm ikliminde yaşamak zorunda. Şiddet o
kadar korkunç ki, isyancı gruplar küçük yaşlardaki çocukları savaştırmaktan
çekinmiyor.[1]
Şahitlik meselesi
İnsanlığın hali pür melaline bakınca önümüzde kutulara
kapatılmış çok sayıda “kedi” bulunuyor. Ne kadar anlamazdan gelirsek gelelim
gözlemci olarak ölüme şahit olup duruyoruz. Acıların hiyerarşisi mi var yoksa çoktan
yazıldığımız şahitlikten mi kaçınıyoruz bilinmez ama dünyanın dört bir
tarafında zulüm var, bizim önlemeye gücümüz yetmiyor, acziyetimizle sınanıp
duruyoruz. Sessizliğimiz zalimlere cesaret veriyor.[2]
Esra Özer Duru, Ankara, 13.07.2024.
[1] Bunun
için Kongo’da değil, başka bir Afrika ülkesi Sierra Leone’de geçen Kanlı Elmas
filmini izlemenizi önerebiliriz.
31 Mayıs 2024
GAZZE'NİN HAKKI
Detaylar…
Sırtınızı yaslayacak bir duvarınız, başınızın üstünde bir
çatınız olması haktır.
Tepenize bombaların yağmasından korkmadan, gecenin, drone
sesleriyle işgal edilmemiş sessizliğine uykunuzla teslim olup uyuyabilmek
haktır.
Aynı yatakta uyuduğunuz kardeşinize korkudan değil,
muhabbetten sarılmak haktır.
Okula gitmek, okuldan dönünce evinizi ayakta ve ailenizi sağ
bulacağınızı bilmek haktır.
İçmek ve yıkanmak için temiz su bulmak haktır.
Çocuklara bez, yetişkinlere ped bulmak haktır.
Bütün ihtiyaçlarınızı pazarlardan, marketlerden uygun bir
bedel karşılığında temin etmek haktır.
Mahalleliyle camiye vakit namaza ya da haftalık ayin için
kiliseye gitmek haktır. Siz oradayken ibadethanenizin başınıza yıkılmayacağını,
bir sonraki ibadet için orada olacağını bilmek haktır.
Hastanızı; yakılacağından, basılacağından, patlatılacağından
korkmadan hastaneye götürmek, ziyarete gitmek haktır.
Doktorunuzu; biraz sonra öleceğinden, can güvenliği olmadığı
için gitmek zorunda kalacağından endişe duymadan değiştirebilmek haktır.
Defnedecek bir cenazenizin olması ve şehirde her yerin
mezarlığa dönüşmesi değil de belli bir mezarlığınızın bulunması haktır.
Aynı gün ailenizden, komşularınızdan onlarca insanı bombardımanda
kaybetmek ve onların arkasından gözyaşı dahi dökmeye vakit bulamamak değil,
hayatın akışında sırası geldiği için kaybettiğiniz yakınınızın matemini
tutabilmek haktır.
Şehir içinde; bulunduğunuz yerin bombalanacağı küçük el
ilanlarıyla bildirildiği ya da sürekli tehdit altında olduğunuz için değil de
piknik yapmak, bir dostu ziyaret etmek, ders çalışmak amacıyla kütüphaneye
gitmek için canınız hangi ulaşım aracını istiyorsa onunla yer değiştirmek
haktır.
Siz çıktıktan sonra evinizin, evde sakladığınız kıymetli
eşyalarınızın, mahremiyetinizin talan edilmeyeceğinden emin olmak, o eve geri
dönebileceğinizi bilerek anahtarınızı çantanıza atmak haktır.
Sıra arkadaşlarınızın cenaze namazlarına katılmak değil, hep
birlikte mezuniyete katılmak haktır.
Çocuk halinizle yaşadığınız kötülükleri dünyaya duyurmak
için değil, eğlenmek için video çekmek haktır.
Yanınıza yükte hafif pahada ağır ne varsa almaya çalışmak
yerine sadece gün içinde ihtiyacınız olan şeyleri almak haktır.
Saçlarınızı bakamadığınız için değil, canınız kestirmek
istediği için kestirmek haktır.
Şehrinizi yıllar boyunca aralıklarla yeniden inşa etmek
zorunda kalmak değil, kadim bir uygarlığın yadigârlarına sahip çıkmak haktır.
Çöplerinizin toplanması haktır.
Çağırdığınız ambulansın bir saldırıya uğramadan size
ulaşması haktır.
Düğmeye bastığınızda elektrik, ocağı çevirdiğinizde gaz
bulmak haktır.
Evladınızın parçalarını toplamak yerine, sağa sola dağıttığı
oyuncakları o uyurken sevgiyle toplamak haktır.
Babanızın ekmek aldıktan sonra eve geleceğini bilmek haktır.
Eve yiyecek bir şeyler getirmek için değil, yaramazlık
yapmak için sokak sokak dolaşmak haktır.
Bir saatliğine baktığınız kardeşinizi annenize teslim
ettiğinizde oyuna dönebileceğinizi bilmek haktır.
Yaşadığınız acılar karşısında komşu ve dost ülkelerin
yardımını ummak, yardım etmeyenlere sitem etmek haktır.
Düşmanınızın dahi saygı duyabileceği hukuki/insani bir sınır
olduğunu bilmek haktır.[1]
Esra Özer Duru, Ankara. 28 Mayıs 2024.
Taze Taze Hikâyeler
BEKLEME ODASI
Mart ayı ortalarıydı. Hava, okullardaki mevsim tablolarında her zaman bahara dahil edilmesine rağmen, yıllardır rolüne direnen bu aya yakışı...
-
İnsan, çocukluğunun bir aşamasında bir mekândan çıktığında, tek spot ışığı kendisine tutulmuş ve kameranın odağı sadece oymuş gibi orada ons...
-
I. 1983 yılının Ağustos sonlarıydı. İki oda bir salon, iki cepheden güneş alan, yazın zehir gibi sıcak, kışın mutfağı buz gibi soğuk ilk ev...
-
Düşüyoruz Hiç bitmiyor düşüşümüz Halbuki sonsuz düşlerimiz vardı. Düşlerimizde çiçekler açardı. Düşlerimizin bittiği yerde; Kalbim...



