Esra'nın sayfası
Yağmurlu bir ikindi vakti, çay ve bisküvi eşliğinde hikâyeler...
02 Ekim 2026
BİLMEK AĞRISI
02 Eylül 2026
AA’NIN FİLİSTİN SÖZLÜĞÜ YAYINDA
Sözlük’te neler var?
Filistin Sözlüğü, ahlak, edebiyat, eğitim, ekonomi, hukuk, ilahiyat, medya, psikoloji, sanat, siyaset bilimi, şehir, tarih, tıp, toplum ve kültür ve uluslararası ilişkiler olmak üzere 15 alanda, Türkçe, Arapça, İngilizce, Fransızca ve Almanca dillerinde yaklaşık 300 akademisyen ve araştırmacının 2 yıl boyunca katkı vererek hazırladığı 630 maddeden oluşuyor. Sözlük ayrıca her maddenin sonunda verilen okuma listesi ve kaynakça ile benzersiz bir alternatif araştırma imkanı sunuyor. Yine verilen atıf adresleri de araştırmacılar ve öğrenciler için büyük kolaylık sağlıyor.
Sözlük’te, Filistin’in tarihini, kültürünü, doğasını ve sanatını açıklayan kavramları, Filistin kimliğini yansıtan gündelik yaşam pratikleri ve tarihi arka planı, Siyonist soykırımın yüz yılı aşan geçmişi ve Filistin’e verdiği zararları, Filistin’de tarihi kırılma dönemleri, önemli kişiler ve eylem biçimlerini, Filistinlilerin direniş, zorunlu göç, mültecilik ve diaspora deneyimlerini, hoşgörü, demokrasi ve barış kültürüne karşı siyonist tehdidi, Siyonizmin soykırımı gizlemek için kullandığı stratejiler ve kurumların yanısıra okuma grupları için tematik okuma listeleri ve 55 soruluk yönlendirme bulunuyor.
Hangi sorulara cevap veriyor?
Filistin Sözlüğü’nde “Filistin’in kimliği, kültürü ve sanatını anlamaya nereden başlamak gerekir? Önemli mimari yapıları, ibadethaneleri ve mekanları nelerdir? Siyonist saldırılar, Filistinlilerin gündelik hayatını nasıl etkilemektedir? Filistin’de yüz yılı aşkın süre devam eden gasp ve soykırım nasıl gizlendi? Siyonist işgali meşrulaştırmak için hangi dijital araçlar kullanılmaktadır? Siyonizmin Filistinlilere yönelik hak ihlalleri ve şiddet pratikleri nelerdir? Filistin direnişi teknolojik ve maddi eksikliklere rağmen neden zayıflamıyor? Uluslararası camia, İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımına nasıl bakıyor?” sorularına cevap aranıyor.
Yalnız akademisyenler, araştırmacılar ve öğrencilerin değil herkesin Filistin hakkındaki pek çok konuyu öğrenebilmesi için hazırlanan sözlüğün temel amacı, “İsrail soykırımının Filistin varlığını sadece terör ve şiddet yoluyla değil, aynı zamanda kavramlara gömülü yalan ve çarpıtmalar aracılığıyla tasfiye etme biçimlerini açığa çıkarmak”. Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Karagöz, Filistin Sözlüğü’ne yazdığı önsözde bu hedefe dikkat çekerek, Filistin halkının yaşadığı zulüm ve haksızlıkların sona ermesi, sorumluların uluslararası hukuk önünde hesap vermesi için harcanan çabanın bir parçası olan bu eserin klasik sözlük anlayışının ötesine geçen bir titizlikle hazırlandığını ifade ediyor.
Sözlüğün editörlerinden Metin Uçar giriş yazısında, bir Filistin Sözlüğü yayınlanmasına neden ihtiyaç duyulduğuna ilişkin tarihi ve güncel sebeplerin yanında sözlüğün hazırlanmasının önemi, amacı, editör ekibinin çalışma biçimi, yoğunluğu, karşılaştığı zorluklar, sözlüğün nasıl kullanılacağı gibi birçok noktaya değiniyor. Uçar, İsrail’in 1948’den günümüze kullandığı manipülasyon yöntemlerinin karşılaştıkları en büyük sorun olduğuna dikkat çekerek sözlüğün bu manipülasyonu açığa çıkarıp ötesine geçerek Filistin’e dair neredeyse her konunun bulunabileceği bir kaynak eser ortaya koymaya çalıştıklarını anlatıyor. Uçar, tam ve mükemmel bir sözlük yazmanın mümkün olmadığını vurgulayarak amacın kaynaklar, okuma önerileri, konuyla ilgili kişi seçimi, anlatım tarzı ve kavram tercihi ile okuyucuya bir araştırma yöntemi önermek ve olmayan maddeleri kendisinin araştırıp doğru şekilde öğrenmesini sağlamak olduğunu dile getiriyor.
Özellikle maddelerin seçimi, dipnotlar, referanslar gibi konularda akademik/ansiklopedik bir kaynak titizliğinin dikkat çektiği Sözlük’te siyonizmin oluşturduğu tahribata meydan okuma olarak nitelendirilebilecek bir tercih hakimiyeti görülüyor. Kavramlar, yer ve kişi adları, Siyonist İsrail’in yerleştirmeye çalıştığı biçimlerinin ötesinde Filistinlilerin adlandırdığı ya da tarihi biçimleriyle sözlük sayfalarındaki yerlerini alıyor. Mesela yıllardır bölgede yaşanan sorunun bir Filistin Sorunu değil de İsrail Sorunu olduğunun ifadesini böyle bir yayının sayfalarında bulabiliyor, İsrail’in Suriye’den çalmaya çalıştığı Golan Tepelerinin özgün adının Cevlan Tepeleri olduğunu sözlük sayesinde öğrenebiliyorsunuz. Geleneksel Tatriz nakışı ya da Analıkkırım (Maternicide), Siyonlama (Israeled) gibi kavramlar hakkında genel bir fikir edinebiliyor, maddelerin sonunda yer alan okuma listesi ve kaynakça sayesinde hem Sözlük’ten hem de başka kaynaklardan detaylı bilgi için adresler alabiliyorsunuz. İsrail’in “Güvenlik Çiti” diye adlandırarak meşru hale getirmeye çalıştığı, bu duvar vasıtasıyla işlediği suçları küçülttüğü duvara Utanç/Apartheid Duvarı dendiğinde bakış açınız kökten değişebiliyor.
Sözlüğün daha Uçar’ın yazdığı önsözünden, Siyonist İsrail’in ilk başbakanlarından Ukrayna Kievli Golda Meir’ın İsrail’den aldığı diplomatik öncelikli geçiş belgesi yerine uzun yıllar ABD vizesi bulunan Filistin pasaportunu kullandığını öğreniyor ve Filistin’i inkar etmenin ne kadar beyhude bir çaba olduğunu bir kez daha idrak ediyorsunuz.
Bu yazı hazırlanırken vefat eden Filistinli Ressam Süleyman Mansur’dan, “Bir Filistin vardı/ Bir Filistin yine var!” diyerek Filistin’in varlığını, özgürlüğünü mısralarıyla tüm dünyaya haykıran Mahmud Derviş’e, bir İsrail saldırısında hayatını kaybeden Rim’den ona “Ruhumun ruhu” diye hitap eden dedesi Halid Nebhan’a, ailesinin öldürüldüğü aracın içerisinde acil yardım hattını arayarak saatlerce yardım bekleyen ve İsrail ordusu tarafından 355 mermiyle vurulan aracın içerisinde katledilen Hind Receb’den Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurucusu Yasir Arafat’a, Hamas’ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin’e pek çok isim Sözlük’te hayat hikayeleri ile yerlerini alıyor. Böylece Filistin’in kayıpları istatistikleri aşarak insan kimlikleriyle hafızalarımızdaki yerlerini pekiştiriyor.
Filistin üzerine “tam” bir çalışma yapmak editör yazısında da vurgulandığı gibi tabii ki mümkün değil. Çünkü Filistin yaşıyor ve maalesef İsrail’in zulmü artarak devam ediyor. Dolayısıyla bütün güzel ve iyi düşünülmüş özelliklerinin yanında Filistin Sözlüğü’nün bazı eksikleri de var. Mesela sözlüğün yeni baskılarına mutlaka eklenmesi gereken isimlerin başında Anadolu Ajansı tarafından yapılmış bir haberde kurucusu olduğu We Are Not Numbers isimli sivil toplum kuruluşundan hayatı ve ölümüyle ilgili birçok bilgiye ulaşılabilen, bugünlerde İsrail’in Gazzeli çocukların uçurtma uçurmasını yasaklaması nedeniyle “If I Must Die” (Eğer Ben Ölmeliysem) şiiriyle yeniden hatırlanan şair, yazar, akademisyen Rifat el Arir geliyor. Canlı yayında döktüğü gözyaşları ve Gazzelilerin onu teselli edişiyle hafızamıza kazınan, görevini yaparken İsrail tarafından katledilen Gazze’nin gür sesi gazeteci Enes Eş-Şerif de Sözlük’te adı mutlaka anılması gereken isimlerden bir diğeri.
Sözlüğün sonunda, sözlüğün yazarları – katkı sundukları maddelerin listesi, Filistin hakkında okumalar yapmak isteyen okuyucular, öğrenciler ve akademisyenler için Okuma Kılavuzları ve Kronolojik Yol Rehberi, bu başlık altında Filistin Sözlüğü Tematik Okuma Haritası, 55 Soruda Filistin (Sorularla Sözlük Maddelerini Okuma) ve beş dilde göndermelerin çeviri tablosu bulunuyor ki çok faydalı ekler. Bunların yanında bir isim dizini ve tek bir tabloda Filistin Kronolojisi de bulunsaydı güzel olurdu.
Filistin direnişi ve direnişe bakışın değişmesi bütün dünya ülkelerinde Filistin hakkındaki yayınların artmasını beraberinde getirirken Anadolu Ajansı’nın Filistin Sözlüğü de ülkemizdeki Filistin külliyatına önemli bir katkı sunuyor. Sözlük, konuya saygı ve ilgi duyanların önemli bir başvuru kaynağı olacak.
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-aanin-filistin-sozlugu-yayinda-4938
Esra Özer Duru, Ankara, 28 Ağustos 2026.
30 Temmuz 2026
FAİLİN ADINI CÜMLE İÇİNDE KULLAN
Siyonistler Batı Şeria’da da 213 çocuğu öldürüp 1665 çocuğu gözaltına aldı, işkenceden geçirdi. İsrail, 151 çocuğu aç bırakarak katletti. İsrail, Gazze’de eğitim sistemini kasten çökertti. Gazze’deki okulların yüzde 97’sini, üniversitelerin yüzde 95’ini yıktı ve bunlara hasar verdi.
Tek çözüm, İsrail’in Gazze’ye yönelik ablukayı kaldırması ve Filistin toprakları üzerindeki işgalini sona erdirmesi.
Gazze’de bir çocuğu İsrail saldırısında can vermiş, bir diğeri ağır yaralı olan anneye, evladının defni ile ilgili bir isteği olup olmadığı soruluyor. Annenin ağzından “Biraz bekleyin isterseniz, belki diğeri de kardeşine katılır!” cümlesi dökülüyor. Dünya yıkılıyor, biz altında kalıyoruz!
21 Temmuz 2026
ERTELEMEKTEN VAZGEÇEBİLİR MİYİZ?
Utanç kavramında utanç verici diye tanımlanan davranışların eşiği mesela oyun oynarken yanlışlıkla cam kıran bir çocuğa “başımızı yere eğdi/bizi utandırdı” denince çok aşağıdan başlamış oluyor. Utandırıcı eylemlere dair tanımların sınırları o kadar kapsamlı ki çocuğun bütün eylemleri ebeveyni, öğretmeni vs. tarafından utanç verici olarak tanımlanabiliyor. Burada “eller ne der?” mekanizması çok aktif rol oynuyor. Böyle olunca çocuk kendisini utanç verici bir birey olarak tanımlıyor ve kendisinden umudu kesiyor. Sonra yokuş aşağı bir gidiş başlıyor. Kötülüğe, utanca ilişkin tanımların çokluğu ve kapsamlılığı nedeniyle iyi olmaya dair fikri zaten yetersiz olan kişinin, utanmaktan kaçınabildiğinde “iyi” olmasına gerek kalmıyor. Çünkü zaten “iyi” olma hali nihai iyilik hedefine ulaşmak için değil, “utandırılma”nın baskısından kaçınabilmek için oluşturulmuş bir kaçış mekanizması.
Prensibin doğru çalışması için yapılması gereken Kaya’nın başka kitaplarında da vurguladığı gibi Allah inancını dışarıdan içeriye almak. Böylece doğru davranmak için ekstra alet edevata (bizi gözetleyen kameralara, ayıplayan komşulara) ihtiyaç duymadan başkalarına göre değil içimizde prensiplerimizi inşa eden inancımıza göre hareket edebiliriz. Özellikle devlete bağlı işyerlerinde mesaiyi doldurmaya yönelik bir çalışma anlayışının olmasının nedenlerinden biri de bu. Amirler çalışanların arasında değilse ya da onların yaptıkları işleri görebilecekleri yerde bulunmuyorlarsa ya da onlar da işlerini gerektiği gibi takip etmiyorlarsa işler yürümüyor ve karşımıza bürokrasi canavarı çıkıyor.
Deadline’a sürüklenmeden...
Bu arada yazarın söylediği ve kişisel olarak gözlemleyebildiğimiz gibi yarım kalan işler için kendimizi zorlayıp azarlamak hiçbir işe yaramıyor. Yapmamız gereken iş, acil yetişmesi gereken bir iş değilse akışa bırakıldığında bazen kendiliğinden ve daha rahat, daha kolay bir şekilde tamamlanıveriyor. Özellikle günlük, haftalık, aylık döngülerde insanın yarım bıraktığı işleri tamamlamaya daha istekli olduğu anlar, günler oluyor. Bu zamanları değerlendirmek mümkün olduğunda işler toparlanıyor. Tabi bunun için kapitalist temponun dışına çıkabilmek lüksüne kısmen de olsa sahip olmak gerekiyor. Herkes bir projeyi yetiştirmek, bir işi bitirmek, bir sınava hazırlanmak, mesaiye yetişmek gibi “deadline”ı olan bir döngüde sağ kalmaya çalışıyor. Birebir çevirisi “ölüm çizgisi” olan “deadline kelimesi kökünü, 1864’te bir esir kampında, esirlerin geçmeleri halinde vuruldukları bir çizgiden ve matbaanın ilk yıllarında yazı sığmasa bile kalan satırları yayına sokmayan sayfa sınırlarından alıyor. Deadline tam da hepimizi ruhen, bedenen kelime anlamındaki deadline’a sürüklüyor.
Esra Özer Duru, Ankara, 15 Temmuz 2026.
08 Temmuz 2026
GÜLER TEYZENİN DEHŞET VERİCİ SIRADANLIKTAKİ KORKUNÇ HİKÂYESİ
Aslında kendime göre bir sürü işim vardı. Yeni bir okula başlayacaktım. Birinci sınıf öğretmenimden ağıt feryat ayrılmış kısa süreli bir çocuk depresyonuna girmiştim. Evimizin, benim hatırladığım ilk ev olmasından kaynaklanan özel yeri dışında, hiç arkadaşım olmayan bir apartmandan taşınmak beni çok sarsmamıştı, yeni arkadaşlar edinme umudumu koruyordum hala. Umut kolaydı o zaman, ne de olsa sadece yedi yaşındaydım. Ankara’nın Eylül başı sıcağının akşamüstünde tatlı, ölgün güneş ışıkları balkondan içeri düşüyor, hafif hafif esen rüzgâr tülleri havalandırıyorken kardeşimle siyah beyaz televizyonumuzun önünde, en kıymetli halımızın üzerine yüzüstü uzanmış çenemizi dirseklerimize dayamış, ayaklarımızla havaya küçük daireler çizerek çizgi film seyretmiştik. Taşınma telaşının geride kaldığı bu akşamüstünün huzurlu saatlerinde, bir iki arkadaş bulayım, televizyonda çizgi filmlerin yayın saati uzasın bana yeterdi. Dönemin Türkiyesi için son derece gerçekçi ve gerçekleştirilebilir hayallerdi bunlar.
---
---
Ufak tefek bir kadın olmasına rağmen ona dair her detay çocukları tedirgin ederdi. Dışarıda ya da apartmanda ne zaman karşılaşsak ince dudaklarını imalı bir gülümsemeyle kapatır hafif bir baş selamı verirdi. Çok konuşmaz, eve mümkün olduğu kadar az misafir kabul ederdi. Halbuki apartmanın kalanı, kolektif kültürün dibini sıyırmakla meşguldü. Hep birlikte yapılan kahvaltılar, apartmanın içinde içilen çaylar, birlikte gidilen pazar alışverişlerinin yanında kim kime gelmiş, kimle nereye gitmiş, kaç lira maaş alıyormuş, evli mi, nişanlı mıymış, nereliymiş gibi bilgi alışverişleri yapılıyordu. Hatta komşunun oğlunun sünneti bile hep beraber organize edilmişti. Kısacası herkesin burnu herkesin işinin içindeyken Güler Teyze apartman ve sokak sakinleri için büyük bir gizemdi. Nüfuz edilemeyen gizem can sıkıyordu haliyle.
Asude Abla, zaman zaman Konya’dan gelir birkaç gün kalırdı. Pek mutlu görünmüyordu. Üstelik şimdi hamileydi. Komşular, nereden duyuyorlarsa ya da uyduruyorlarsa Asude Ablanın evliliğinin yolunda gitmediğini konuşuyorlardı. Kocasının zararlı alışkanlıkları ve onun ailesi ile birlikte oturdukları apartman, evliliklerine iyi gelmiyordu. Güler Teyze bir gün apar topar Konya’ya gitti. Dönüşte yanında çok sayıda valiziyle Asude Abla vardı. Sonradan öğrendiğimize göre kocası Asude Ablayı hamileliğine aldırış etmeden “yine” dövmüş, bebek düşmüştü. Tabi biz dayak bahsini ilk kez duyuyorduk. Neden sonra Konya’dan gelen bir misafir grubu Güler Teyzenin evini doldurdu ve giderlerken yanlarında Asude Ablayı da götürdü. Belli ki özürler dilenmiş, sözler verilmişti ama hiç kimse bunların tutulacağına dair umut taşımıyordu. Bütün bunlar yaşanırken Ramiz Amca’nın ismi cümle içlerine hiç girmiyordu.
Çocuk insanların gündemi yetişkinlerden farklı oluyor. Biz ne oynayacağımızı, nerede oynayacağımızı falan tartışırken Güler Teyzelerin ev sahibi, o yıllarda çok moda olan “kızım oturacak” gerekçesiyle evden çıkmalarını istedi. Eve sahiden ev sahibinin kızı geldi ve Güler Teyzeyi “yabancı” bulan bir kısım apartman bireyi hemşehrilerinin kızı ile iyi anlaşacaklarını sanarak onu bağırlarına bastılar. Tek sorun Güler Teyzenin gizemler çözülmeden ellerinden kaçacak olmasıydı. Neyse ki Güler Teyzeler yan apartmandan bir daire kiralayıp oraya geçtiler. Taşınma, Güler Teyze ve kızlarının biraz özgürleşmesini sağladı. En azından apartmana girip çıkarlarken gözetim altında değillerdi artık. Güler Teyze, “hasta ablasına” yaptığı düzenli ziyaretlere devam ederken, Mutlu Abla liseyi bitirdi, işe başladı. Artık bizim kitap, defterleri kaplayacak zamanı olmuyordu. Neyse ki hassas çalışma yöntemini öğrettiği için kendi kitaplarımızı kaplamaya başladık.
Hikâyesini bunca yılın ardından anneme anlatan Güler Teyze, o sırada yataktan kalkamaz hale gelen Ramiz Amcaya uzun bir süre daha baktı. Ramiz Amcanın vefatından sonra ancak birkaç yıl yaşadı. Sonra bu dünyadan sessizce göçüp gitti. Asude Abla ve Çağla’nın biten evliliklerinden birer kızları olmuştu. Onlar geçimlerini sağlamak için çalışmaya devam ederken Mutlu Abla, Gaye Ablasının desteğiyle Almanya’ya gitti ve orada evlenip yerleşti.
17 Haziran 2026
OTUZ İKİ KISIM TEKMİLİ BİRDEN TOPLUMSAL ELEŞTİRİ: SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kaleme aldığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, isabetli sosyolojik tespitleriyle Türk edebiyatının klasikleri arasındaki seçkin yerini hak ediyor. Üst metindeki hikâyenin zaten ilginç olmasının yanında hikâyenin sembolizmi metni büyütüyor; zamanın ötesine geçiriyor.
Roman, aynı zamanda anlatıcısı olan kahramanımız Hayri İrdal’ın çocukluğunu, ailesini, oturdukları mahalleyi, tahsil sürecini, Halit Ayarcı ile tanışmasının ardından bambaşka bir hal alan iş hayatını anlatırken Osmanlı’nın son dönemini, sembolik olarak “babasız” kalan toplumun savruluşunu, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra yeni “baba” figürünün değerlerini sorgusuz sualsiz takip edişini; ilk kısmı zaman zaman çalışan, kendine ait bir işleyişi olan ayaklı büyük saat Mübarek’in, ikinci kısmı ise Halit Ayarcı’nın kurduğu Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerinden tasvir ediyor.
Şimdi hayatta olsa okuma güçlüğü, dikkat dağınıklığı gibi bir teşhis alması muhtemel İrdal’ın çocukluğu, rehber bir ebeveynin yokluğu nedeniyle başıboş geçiyor. Aile evinin atadan kalma eşyaları arasında bulunan saati, tıpkı toplumsal meselelere yaklaşımlardaki gibi ev halkının bir kısmı “Mübarek” diye adlandırırken, İrdal’ın babası onu ailenin başına gelen bazı talihsizliklerin sorumlusu olarak gördüğü için “menhus” sıfatıyla anıyor. İrdal, belki bir meslek edinir diye bir dönem merak saldığı Mübarek sayesinde bir saatçi ustasının yanına çırak veriliyor. Anne babası tarafından hayata, iyiye, doğruya ilişkin bir pusula sağlanmayan kahramanımız, bir baba figürüne en yakın kişi olan ustasının zamana dair sözlerini, çalışma prensiplerini hiç unutmuyor; bu değerler aktif bir yönlendirici olarak hayatına rehberlik etmeseler de derinlerde bir yerde değerler sözlüğü niteliğini taşımaya devam ediyor.
“Saat Allah’ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi”
Tanpınar, Mübarek’in arızalı halini anlatırken ağırlaşan, aksayan, kendini yenileyemeyen devlet mekanizmasını da eleştiriyor. “Yıkalım yenisini yapalım” yaklaşımı yerine çalışmayan yerlerin bulunup tamir edilmesi halinde eskisi gibi çalışma umudu bulunan Mübarek, ehil ellere geçmediği için hiç tamir edilemiyor. İrdal’ın saatçi çıraklığı Mübarek’i işlevselliğine döndüremiyor. Mübarek yavaş yavaş evin tavan arasındaki tozlu terk edilmişliğine mahkum olurken alarm zamanlarında şarkı, türkü çalan yeni bir saat onun yerini alıyor.
Yetişkin İrdal’ın hayatında birkaç evre görüyoruz. Bunlardan biri ilk eşi Emine ile yaptığı evlilik ki aslında doğruya, güzele dair hayatında kalan şeylerin kaynağı ustasından sonra bu evlilik. Bu dönem himayesine girdikleri Abdüsselam Efendi ile ilişkisi, İrdal’ın bireysel sınırlarını korumayı bir türlü öğrenemediği bir çerçevede gerçekleşiyor. Eşi Emine’ye, evliliklerine bakışı İrdal’ın bir ebeveyne duyduğu ihtiyacı tekrar gözler önüne sererken bu evlilikten doğan kızı Zehra, hayatının ileri safhalarında onun için doğrunun, sağduyunun bir temsili oluyor. Kahve avanesiyle (define ekibi) tanışması, Emine’nin ve çocukların varlığına rağmen bir iş güç sahibi olup bunu sürdürmek yerine onlarla takılmaya başlaması İrdal’ı yeni bir çıkmaza sokuyor.
Tanpınar, define arama yolculuğuna yaklaşımında Osmanlı’nın son dönemi üzerinden geçmişin maddi manevi hazinelerinin yağmalanmasına büyüteç tutuyor. Zaten yıkıldığını/yıkılacağını düşündüğü için bir pay kapma telaşıyla tarihi türbenin parmaklığını çalıp satması böyle bir davranış olarak İrdal’ın kişisel tarihindeki yerini alıyor. Parmaklığı çalınan türbenin tıpkı Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerindeki gibi yağmalanması ve sonrasında harap olması hızlanıyor ve yaptığımız küçük seçimlerin büyük sonuçları açısından bizi düşündürüyor.
Bu sıralarda Hayri İrdal’ın hayatına dahil olan Doktor Ramiz, Avrupa’da ortaya çıkan Psikanaliz akımının Türkiye’deki temsilcisi.
Tam dönemin ruhuna uygun şekilde her şeyi Psikanalizle açıklamaya çalışan Doktorun bu alışkanlığı, kendi bildiklerinden başka doğrular olduğuna inanmayan insanları hatırlatıyor. Psikanalizin tek kurtuluş yöntemi olduğunu düşünen Dr. Ramiz, ülkeye dönüşte bu yöntemi tatbik edecek bir göreve getirilmediği için küsüyor. Tanpınar, burada İrdal’ın ağzından toplumun bir kesiminin hayattaki duruşunu anlayabilmemiz için benzersiz tespitler sunuyor: “Hiçbir şeyin üzerinde duramayan ancak zaruri bir şekilde bir iş yaparken veya şikâyet ederken mesut olan insanlardandı. Bu yüzden çok güzel bir mesleği, cemiyet içinde bir yeri olduğu halde kendisini biçare, her hakkı yenmiş, gelecek için ümitsiz sanıyordu. Belki beni de kendisi gibi bir sınıf dışı, bir gayri memnun zannettiği için sevmiş, himayesine almıştı.”
Toplumun uçlarda yaşayıp toplumsal tarihinden tecrübeler edinmemesine dikkat çeken Tanpınar, baş döndürücü bir hızla gerçekleştirilen inkılaplara dair eleştirilere de yer veriyor. Yazar, İrdal’ın ağzından eşi Pakize’nin evde kendisine ait hiçbir kıyafet bırakmaması yüzünden giyecek bir şey bulamayınca ilişkilerinden hoşnut olmadığı bir tanıdığın kıyafetlerini giymeye başladığını aktarırken başkalarının kıyafetini giymeye başlayan insanın, onun karakterine büründüğünü belirterek, “İlmi zihniyet gibi tabirlerle konuşmaya, kendi isteksizliğime ‘zaruret’, ‘imkansızlık’ gibi adlar koymaya, şarkla garp arasında ölçüsüz mukayeseler yapmaya, ciddiliğinden kendim de ürktüğüm hükümler vermeye başladım” diyor.
Kitabın en önemli karakterlerinden Halit Ayarcı ise girişimci ruhuyla tam bir tüccar. İrdal’ın hiçbir konudaki bilgisi, becerisi onu hiçbir alanda yetkin kılmaya yetmediği halde yaşadığı devirde sadece aklı başında, düzgün bir cümle kurabiliyor oluşu bile insanlar arasında belli bir saygıyı hak etmesini sağlıyor. Bu da onu Halit Ayarcı’nın hedefi ve aracı haline getiriyor. Tanpınar, uygun ambalajla her şeyi pazarlayabilecek olan Ayarcı’nın birçok suçlunun yaptıklarının suç olduğunu bilmesine rağmen suça devam etmesi çelişkisini bize şu cümlelerle anlatıyor: “Dostum sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma, bir hırka yaşamaya razı olanlar içindir. Sizin gibi her şeyi ve hepsini birden isteyenler için değil! Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.” Romanda genel olarak “kötü” sıfatıyla tanımlayabileceğimiz Ayarcı’nın yanında İrdal’ın tabiat itibarıyla iyi olduğunu söyleyebilirsek de yaptığı kötü seçimler ve o kötü seçimlerin sürekliliği, kötü insanlarla birlikteliği bizi onun iyiliğine dair şüpheye sürüklüyor. Bu gidişatında oğlu Ahmet hariç bütün dost, akraba çevresi de onunla birlikte düşüyor.
Şubeleri, müdürlükleri, memurları ile ciddi bir kurummuş gibi görünen Saatleri Ayarlama Enstitüsü bugünkü birçok dolandırıcılık sistemini işaret etmesi bakımından Tanpınar’ın dehasını gösteriyor. Enstitü, pek çok devlet insanını ideolojik zaaflarından avlayan Erke Dönergecini, Başbakanlığın örtülü ödeneğini dolandıran Titanı, birçok ev kadınını sistemlerine üye yaparak sömüren zincir satış şirketlerini, büyü, muska gibi hurafeleri kullanarak insanları korkuyla esir alan, dini istismar eden kötülük organizasyonlarını hatırlatıyor. Tanpınar, toplumun kamu kaynakları söz konusu olduğunda yağmaya ses çıkartmamasını da açıkça eleştiriyor. Ülkenin dış politikadaki eksen arayışları, hikâyeye bir şekilde dahil olan aslında Afrika’ya ait bir müzik aletiyken Amerikalılar tarafından benimsenip Amerikan Country müziğinin bir çalgısıymış gibi takdim edilen Banjo üzerinden hicvediliyor.
İşin acı tarafı; bu kitabın 70 yıl sonra hala toplumsal bir perspektif sunuyor olmasına rağmen az okunmasının yanında böyle ufku olan mahir bir yazarın kendi güvenliği için kitaba birtakım sigortalar yerleştirmiş olması. Dönemin devrimci ama devrimleri sorgulatmayan yaklaşımı nedeniyle Tanpınar, kitabın konusunun bir delinin saçmalamaları olarak değerlendirilebilmesine yetecek delilleri romana serpiştirirken tedbir olarak da yayınlanmayan bir sonuç bölümü kaleme alıyor. Romanın yayımından bir yıl sonra vefat etmesi de hayatın bir ironisi olsa gerek.
Meraklısı için kitaptan alıntılar:
“Saatler de böyledir. Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa, canı tezliğe, evlilik hayatlarına ve siyasi akidelerine göre yürüyüşlerini ister istemez değiştirirler. Bilhassa bizim gibi üst üste inkılaplar yapmış, türlü zümreleri ve nesilleri geride bırakarak dolu dizgin ilerlemiş bir cemiyette bu sonuncusuna yani az çok siyasi şekline rastlamak gayet tabiidir. Bu siyasi akideler ise çok defa şu veya bu sebeple gizlenen şeylerdir. Hiç kimse ortada o kadar kanun müeyyidesi varken elbette durduğu yerde, ‘Benim düşüncem şudur’ diye bağırmaz. Yahut gizli bir yerde bağırır. İşte bu gizlenmelerin, mizaç ve inanç ayrılıklarının kendilerini bilhassa gösterdikleri yer saatlerimizdir.”
“… Çünkü her insanın hayatında hiçbir muhayyilenin icat edemeyeceği kadar aksaklık vardır ve bu aksaklıklar o insanla beraber yetişmiş, büyümüş şahsi, nevi kendine mahsus şeylerdir. Kul kusursuz olmaz, sözü sırf bu gerçek için söylenmiş bir sözdür. Bu hikmetin gösterdiği yoldan gidip karşımızdakini tanımaya çalışacağımız yerde iftiraya kalkmak, adeta pazar malıyla giyinmeye benzer.
“Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?”
“ ‘Cenab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı; insan da saati kendine benzer icat etti…’ derdi. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı: ‘İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!’ Saat hakkındaki düşünceleri bazen daha derinleşirdi: ‘Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!’ “
“Salah, iyilik, Hakk’ın bize lütufla bakışı sayesinde olur. Saat de böyledir.”
“Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık.
Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.
… Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvela, burası zannımca en mühimidir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.”
Esra Özer Duru, 16 Haziran 2026, Ankara.
Taze Taze Hikâyeler
BEKLEME ODASI
Mart ayı ortalarıydı. Hava, okullardaki mevsim tablolarında her zaman bahara dahil edilmesine rağmen, yıllardır rolüne direnen bu aya yakışı...
-
İnsan, çocukluğunun bir aşamasında bir mekândan çıktığında, tek spot ışığı kendisine tutulmuş ve kameranın odağı sadece oymuş gibi orada ons...
-
I. 1983 yılının Ağustos sonlarıydı. İki oda bir salon, iki cepheden güneş alan, yazın zehir gibi sıcak, kışın mutfağı buz gibi soğuk ilk ev...
-
Düşüyoruz Hiç bitmiyor düşüşümüz Halbuki sonsuz düşlerimiz vardı. Düşlerimizde çiçekler açardı. Düşlerimizin bittiği yerde; Kalbim...

