08 Temmuz 2026

GÜLER TEYZENİN DEHŞET VERİCİ SIRADANLIKTAKİ KORKUNÇ HİKÂYESİ

I. 

1983 yılının Ağustos sonlarıydı. İki oda bir salon, iki cepheden güneş alan, yazın zehir gibi sıcak, kışın mutfağı buz gibi soğuk ilk evimizi satmış daha geniş yeni bir ev almıştık. İlkinin aksine bu evin bütün camları kuzeye ve batıya bakıyor ve neredeyse hiç güneş almıyordu. Serin yazların, soğuk kışların yanında bizi daha nelerin beklediği hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu. Yeni evimizin içindeki kiracı evi boşaltmakta epey sorun çıkartmış, bizi üzmüştü. Apartmanın diğer sakinleri de sevdikleri bir komşuyu onlardan uzaklaştırdığımız için bize karşı nefret besliyordu. Bu nefret elbette söze hiç dökülmedi. Olup bitenleri işlemden geçirecek yaşta değildim. Yine de bizim ülkemizde işler böyledir, hayatta kalabilmek için ortamı okumayı herkes erken yaşlarda öğrenir.

---

Aslında kendime göre bir sürü işim vardı. Yeni bir okula başlayacaktım. Birinci sınıf öğretmenimden ağıt feryat ayrılmış kısa süreli bir çocuk depresyonuna girmiştim. Evimizin, benim hatırladığım ilk ev olmasından kaynaklanan özel yeri dışında, hiç arkadaşım olmayan bir apartmandan taşınmak beni çok sarsmamıştı, yeni arkadaşlar edinme umudumu koruyordum hala. Umut kolaydı o zaman, ne de olsa sadece yedi yaşındaydım. Ankara’nın Eylül başı sıcağının akşamüstünde tatlı, ölgün güneş ışıkları balkondan içeri düşüyor, hafif hafif esen rüzgâr tülleri havalandırıyorken kardeşimle siyah beyaz televizyonumuzun önünde, en kıymetli halımızın üzerine yüzüstü uzanmış çenemizi dirseklerimize dayamış, ayaklarımızla havaya küçük daireler çizerek çizgi film seyretmiştik. Taşınma telaşının geride kaldığı bu akşamüstünün huzurlu saatlerinde, bir iki arkadaş bulayım, televizyonda çizgi filmlerin yayın saati uzasın bana yeterdi. Dönemin Türkiyesi için son derece gerçekçi ve gerçekleştirilebilir hayallerdi bunlar. 

Sabahçı/öğlenci olmak, önlük giymek, annelerin önüne oturup ağlayarak saç taratmak, okula gitmek/dönmek, sokakta oynamak, pazar günlerini banyo ve çamaşırla geçirmek, sokak satıcılarından lahmacun dahil çok çeşitli yiyecekler almak hayatın olağan akışıydı. Bu arada televizyonumuz renklenmiş, çizgi film sayısı bir miktar artmıştı. Annem öbür evde güneşten kavrulduğu için dikemediği çiçeklerle balkonumuzu doldurmuş, komşular balkonun çökme tehlikesinden bahsetmeye başlamıştı. Güler Teyzeyi fark etmem bu sıralarda oldu. Diğer komşuların altı çizilmiş varlıkları karşısında Güler Teyze apartmanda sessizce belirivermiş gibiydi. Apartmanın içindeki tırabzan, posta kutuları, hava gazı saatleri gibi hep orada bulunan her gün yanından geçtiğiniz ama kimsenin özellikle çocukların dikkatini çekmeyen, görmek için işaret edilmesi gereken nesneler gibi... Elbette annem Güler Teyzeyle çoktan tanışmış, evinin işini bitirince yer sildiği suyla apartmanın içinde sadece kendi kapısının önünü silen bireysel tarzının farkına varmıştı ki bu bireysellik kırıntıları o dönemde oldukça rahatsız edici bulunuyordu.

O sırada Turgut Özal siyaset sahnesine çıkıyor, ülke liberal siyasetle tanışıyor, 12 Eylül darbesiyle yasaklanan siyasetçiler siyasi yasakları kaldırıldığı için seçimlere giriyordu. Dünya gündemi ise tabi ki bizi yine aşıyordu. Yakalayabildiğimiz gelişmeler genellikle savaş, istikrarsızlık, ekonomik sıkıntı odaklı olanlardı. Mesela internetin küresel çaptaki doğumunu ruhumuz duymazken Soğuk Savaş’ta boğuluyorduk ve her zaman olduğu gibi yine bir nükleer savaşın eşiğindeydik.

II.

Şimdi Güler Teyze ve ailesinin hikâyesini anlatacağım. Hikâye; kahramanlarının isimleri değiştirilmek kaydıyla vebildiğim kadarıyla gerçek. Hayatın tuhaf bir oyunu olsa gerek, kahramanların kendi isimleri adeta yaşadıkları hikâyenin tam tersini dileyen bir umutla konmuşçasına mutluluk, rahatlık, bolluk anlamlarına geliyordu. Hayatta olan var mı ya da bu hikâyeyi biliyor mu bilmiyorum ama Ramiz Amca dışında bütün karakterlerin kadın olduğu bu hikâye mutlaka anlatılmalıydı. 

---

Onu tanıdığımız sırada kırklarının başındaydı galiba. Sanki böyle, bu yaşında doğmuş, hiç bebek ya da çocuk olmamıştı. Burnunun üzerine düşürdüğü, küçücük, çekik kahverengi gözlerini kocaman gösteren yakın gözlüğünün üzerinden olay yerini inceleyen İngiliz dedektifler gibi dikkatle fincanı inceliyordu. Fincana rastgele sıvanmış telvede ne bulmayı umuyordu bilmiyorum ama öyle dikkatle bakıyordu ki hakikaten bir seri katili yakalayacak ipucunu arar gibiydi. Hepimiz merakla ağzından çıkacak kelimeleri beklerken o, incecik dudaklarını sımsıkı kapatmış sabırsızlığımızın tadını çıkarıyordu. Gözlük saplarından sarkan zincir, aklından geçenleri bazen kendine saklıyor bazen de değiştiriyor gibi salladığı başının etrafında bir dalgalanma etkisi yapıyordu. Biz, büyük bir sessizlikle fincanda gördüğü gizemi bizimle paylaşmasını beklerken o asıl sırrını açıklamak için tam 40 yıl bekleyecekti. Apartman halkı olarak Güler Teyzeye dair bazı şüphelerimiz vardı ama şüphelerimizin hiçbiri gerçeğin yanından bile geçemezdi. 

---

Ufak tefek bir kadın olmasına rağmen ona dair her detay çocukları tedirgin ederdi. Dışarıda ya da apartmanda ne zaman karşılaşsak ince dudaklarını imalı bir gülümsemeyle kapatır hafif bir baş selamı verirdi. Çok konuşmaz, eve mümkün olduğu kadar az misafir kabul ederdi. Halbuki apartmanın kalanı, kolektif kültürün dibini sıyırmakla meşguldü. Hep birlikte yapılan kahvaltılar, apartmanın içinde içilen çaylar, birlikte gidilen pazar alışverişlerinin yanında kim kime gelmiş, kimle nereye gitmiş, kaç lira maaş alıyormuş, evli mi, nişanlı mıymış, nereliymiş gibi bilgi alışverişleri yapılıyordu. Hatta komşunun oğlunun sünneti bile hep beraber organize edilmişti. Kısacası herkesin burnu herkesin işinin içindeyken Güler Teyze apartman ve sokak sakinleri için büyük bir gizemdi. Nüfuz edilemeyen gizem can sıkıyordu haliyle. 

Sorgu odası ışığı altında hayatının bütün detaylarını öğrenmek isteyen komşular, Güler Teyzeye yönelttikleri soruların cevabını hiçbir zaman tatmin edici ölçülerde alamıyorlardı. O, özel hayatın sınırlarını koruma bahsinde gelecek kuşaklar için tam bir örnekti. Biri Almanya’da yaşayan dört kızı ve kocasıyla yanımızdaki dairede otururlardı. Kocası eve çok geç saatte gelir, sabahları da biz çocuklar için sadece sıkıntı konusu olurdu. Güler Teyzelerin yatak odası apartmanın giriş balkonuna baktığı ve biz de orada çizgi oynamayı, ip atlamayı sevdiğimizden “Ramiz Amcanız uyuyor, burada oynamayın!” uyarısının muhatabı olmak dışında kendisiyle bir tanışıklığımız yoktu. 

Neden bilmiyorum ama bence gergin bir aileydiler. Sanki aile üyeleri sadece meraklı komşulardan değil birbirlerinden de kaçınıyor gibiydi. Ramiz Amcanın bir giyim mağazası vardı. Evde pek durmaz, durduğunda dışarıda hiç görünmezdi. “Vitrin yapmışlar, akşam geç döndü, uyuyor, hadi sessiz olun” uyarısı dışında ismi cümle içinde kullanılmazdı zaten. Almanya’da yaşayan kızları Gaye gelince eve daha da kapanırlar, birkaç gün kapıya, cama çıkmazlardı. Daha güler yüzlü ama oldukça mesafeli olan Asude ile Mutlu Ablalar liseye gidiyorlardı. Sessiz sedasız, yumuşak başlı Asude Abla, liseyi bitirir bitirmez evlendi ve annesinin memleketi Konya’ya gelin gitti. Mutlu Abla daha konuşkan, girişkendi. Okullar açıldığında kitaplarımızı kaplardı. Tatlı bir muhabbet kuşu vardı. Omuzunda gezdirir, eliyle yem yedirirdi. Evin küçük kızı Çağla, nasıl böyle şımarık olmuştu hiçbir fikrimiz yoktu. Bizimle yaşıttı. Nadiren dışarı oynamaya gelir onda da kavga çıkarır, oyunlar hep onun istediği gibi oynansın isterdi. Aramıza seyrek katıldığı, küçük hayatlarımızda vazgeçilmez bir yeri olmadığı için davranışlarını çok umursamazdık. Kaprislerine kimse aldırış etmeyince ağlayarak eve gider, o gün bir daha gelmezdi. Aslında çocuk bakış açısıyla bir çocuğun arkadaş edinebilmesi için gereken her şeye sahipti. Güzel elbiseleri, topu, ipi, bebeği vardı ama hiçbirimizin evine gelmez, kimseyi evlerine davet etmezdi. Biz topluca komşuların kapısına su için, tuvalet için yığıldığımızda ya da reçeli dirseğimize doğru akan reçelli ekmeklerimizi yerken aramızda olmazdı. Yani yalnız bir çocuktu ve yalnız olmanın bütün arazlarını taşıyordu. 

Güler Teyze, haftanın belli günlerinde bir yerlere giderdi. Apartmanın radarları, gerekli bilgiyi toplamak için sorular sorduğunda “hasta bir ablası olduğunu, ona bakmaya gittiğini” söylemekle yetinirdi. Tabi ki inanmıyorduk! Ama daha fazla bilgi edinmemiz mümkün olmuyordu. Gizlilik öyle dikkatli ve organize korunuyordu ki, Güler Teyzenin evde olmadığını bile bile kapıyı çalıp kızların ağzından annelerinin nerede olduğuna dair laf almak isteyen komşuların girişimleri duvardan seken top gibi geri dönüyordu. Güler Teyze, hiç kimseyle özel bir iletişim geliştirebilecek kadar uzun süreli ve derin bir ilişkiye girmiyordu.

Bana göre bu kadar gizeme hiç uymayan bir faaliyeti vardı Güler Teyzenin: Kahve falı bakıyordu. Onu da yine kendi tuhaf rutinine uygun yapıyordu. Her zaman fal bakmaz, kimi zaman başı ağrır, kimi zaman Cuma diye kaçınır, bazı günler kendinden umulmayan bir cömertlikle komşuları kahveye çağırır yine de sınırlı sayıda kişinin falına bakardı. Dedik ya bütün davranışlarında gerilim filmi temposu vardı. Apartmanımızın kolektif huzur (!) ortamında hiç de istikrarlı olmayan tuhaf bir unsurdu. 

Evlerinin içi; dönemin modasına uygun ağır kadife ya da kocaman desenli kalın perdelerin tiyatro sahnesindeki gibi eğim verilerek camların çoğunu kapatması ve koyu kahverengi salon takımı nedeniyle hep loş oluyordu. Salon dışında bir odayı görmek asla mümkün değildi. Çocukların gürültüsünü uzaklaştırmak için başka evlerde sık sık kurulan “Hadi gidip odanızda oynayın” cümlesi bu evde hiç kurulmuyordu. Zaten Çağla ile oynanan oyunların pek tadı olmuyordu.

Asude Abla, zaman zaman Konya’dan gelir birkaç gün kalırdı. Pek mutlu görünmüyordu. Üstelik şimdi hamileydi. Komşular, nereden duyuyorlarsa ya da uyduruyorlarsa Asude Ablanın evliliğinin yolunda gitmediğini konuşuyorlardı. Kocasının zararlı alışkanlıkları ve onun ailesi ile birlikte oturdukları apartman, evliliklerine iyi gelmiyordu. Güler Teyze bir gün apar topar Konya’ya gitti. Dönüşte yanında çok sayıda valiziyle Asude Abla vardı. Sonradan öğrendiğimize göre kocası Asude Ablayı hamileliğine aldırış etmeden “yine” dövmüş, bebek düşmüştü. Tabi biz dayak bahsini ilk kez duyuyorduk. Neden sonra Konya’dan gelen bir misafir grubu Güler Teyzenin evini doldurdu ve giderlerken yanlarında Asude Ablayı da götürdü. Belli ki özürler dilenmiş, sözler verilmişti ama hiç kimse bunların tutulacağına dair umut taşımıyordu. Bütün bunlar yaşanırken Ramiz Amca’nın ismi cümle içlerine hiç girmiyordu.

Asude Abla, Konya’ya dönüşünün üzerinden çok geçmeden karnında yeni bebeği ve gözünde morluklarla baba evine döndü. Bu dönüş, Güler Teyzeyi apartmana bir açıklama yapmak zorunda bıraktı. Asude Abla, çocuğunu burada dünyaya getirdi ve kocasından boşandı. Sarhoş koca vakit kaybetmeden yeni bir evlilik ve bu evlilikten de bir çocuk yaptı. Bir süre sonra sarhoşken merdiven boşluğuna düşerek hayatını kaybetti. 

---

Çocuk insanların gündemi yetişkinlerden farklı oluyor. Biz ne oynayacağımızı, nerede oynayacağımızı falan tartışırken Güler Teyzelerin ev sahibi, o yıllarda çok moda olan “kızım oturacak” gerekçesiyle evden çıkmalarını istedi. Eve sahiden ev sahibinin kızı geldi ve Güler Teyzeyi “yabancı” bulan bir kısım apartman bireyi hemşehrilerinin kızı ile iyi anlaşacaklarını sanarak onu bağırlarına bastılar. Tek sorun Güler Teyzenin gizemler çözülmeden ellerinden kaçacak olmasıydı. Neyse ki Güler Teyzeler yan apartmandan bir daire kiralayıp oraya geçtiler. Taşınma, Güler Teyze ve kızlarının biraz özgürleşmesini sağladı. En azından apartmana girip çıkarlarken gözetim altında değillerdi artık. Güler Teyze, “hasta ablasına” yaptığı düzenli ziyaretlere devam ederken, Mutlu Abla liseyi bitirdi, işe başladı. Artık bizim kitap, defterleri kaplayacak zamanı olmuyordu. Neyse ki hassas çalışma yöntemini öğrettiği için kendi kitaplarımızı kaplamaya başladık. 

Güler Teyzelerin yan apartmandan da taşınmaları çok sürmedi. Yeni evleri Küçük Esat semtinde yine loş bir evdi. Loş evleri özel mi seçiyorlar diye düşünsem bile bu loşluğu perdeler ve mobilyalara bağladım yine. Güler Teyze, bu eve taşınmalarından sonra bizimle daha sık görüşme talebinde bulunur oldu. Evlerimize bağlanan telefonun sayesinde zaman zaman arar bizi davet ederdi. Onların neden bize hiç gelmediğini anlayamasam ve Çağla’yla arkadaşlığımızı milim ilerletemesem de sorun yoktu. Minibüs camından yeni semtleri izleye izleye gidip geliyorduk işte. 

Bir gün benim “çocukların anneleriyle gezmeye gitmeme” çağım geldi ve o andan itibaren kör topal süren iletişimimiz en aza indi. Bir noktada annemin de Güler Teyzeyle bağı koptu. Uzun yıllar hiç görüşmediler. Bu arada o apartmandaki evimizden taşındık, bambaşka bir semte ve bambaşka bir uyum sürecine geçiş yaptık.

Güler Teyze yıllar sonra kendisinde olduğunu benim pek bilmediğim bir vefa duygusuyla annemi yeniden buldu. Asude Ablayla hala evlenmemiş olan Mutlu Abla çalışıyor, Çağla iş arıyordu. Ramiz Amca dükkanı çoktan kapatmış evde oturuyordu. Güler Teyze, anneme Cuma mesajları atıyor, arada sırada dağları, tepeleri aşarak bizim ulaşımı oldukça zor olan şehir dışındaki evimize ziyarete geliyordu. Hayatındaki mutsuzluklardan daha rahat bahsediyor, her gelişinde anlattığı günlük dramlarla annemi üzüntüden üzüntüye sürüklüyordu. Hastalanan Ramiz Amcanın artan kötü muamelesi Güler Teyzenin yüzünün henüz gülemeyeceğini gösteriyordu. Biz artık Güler Teyzenin herhangi bir sırrı olmadığına bunca zamandır sadece misafir sevmediğine ve hayatındaki sıkıntılı durumları konuşmak istemediğine hükmetmiştik ki Güler Teyze, her şeyi anlatmaya karar verdi.

III.

Güler Teyze, 1940’ta doğmuş. Her nasılsa kimsesiz kaldığı için o zamanlar “yetimhane” denilen bir kurumda büyümüş. Henüz 16 yaşındayken en yakın arkadaşıyla bir macera mı yaşamak istediler yoksa sıkıntılı durumlarından kurtulmayı mı umdular bilinmez, Ankara’ya gelmeye karar vermişler. Birkaç başarısız girişimin ardından yurttan kaçıp Ankara Ulus’un çok tekin olmayan İsmet Paşa mahallesinde daha önce tanıdıkları bir ablalarını bulmaya gitmişler. Ellerinde ne bir adres ne bir telefon numarası varmış o yüzden ortada kalmışlar. Mahallenin bakkalı kendilerine yardımcı olabileceğini söyleyince ona güvenip geceyi geçirmek ve ertesi gün ablalarını aramaya devam etmek üzere onun evine gitmişler ama tahmin edilebileceği gibi bakkal güvenilir değilmiş. Güler Teyzenin Türk filmlerine konu olacak hayat macerasının en acımasız kısmı böyle başlamış. İki arkadaş önce bakkalın sonra bakkalın istediği adamların tacizine, tecavüzüne maruz kalmışlar ve zulüm uzun zaman devam etmiş. Güler Teyze ilk kızı Gaye Ablaya bu sırada hamile kalmış.

Yollarını hala ayırmayan iki arkadaş, her nasıl olduysa bakkalın elinden kurtulup ablalarını bulmuş. Ama ablanın geçim yöntemi çok farklı değilmiş ve bakkal da peşlerini bırakmamış. Zaman geçip giderken Güler Teyze, babasını kendisinin bile bilmediği bebeği doğurmuş. Abla bebeğe bakıyor, Güler Teyze çalışıyormuş. Ramiz Amcayla böyle bir ortamda tanışmışlar. Ramiz Amca, Güler Teyzeyi sevmiş mi vicdani bir sorumluluk mu hissetmiş bilinmez onunla evlenmeye karar vermiş. Ancak Ramiz Amcanın ailesi bu evliliğe karşı çıkmış, onu mirastan -ki varlıklı bir aileymiş- men etmekle ve onunla bağlarını kopartmakla tehdit etmişler. Ramiz Amca vazgeçmemiş. Küçük Gaye ve Güler Teyze artık onun ailesi olmuş. Bu hikâyenin şahidi olan Güler Teyzenin “ablası” hariç herkesle tüm bağlarını kesmiş ve suskun yalnızlıkları karşılığında yeni bir hayata başlamışlar. Kendi çocukları başta hiç kimse hikâyeyi öğrenmemiş. Güler Teyze, ablasına vefa borcunu uzun yıllar belki Ramiz Amcadan bile sakladığı haftalık ziyaretlerle ödemeye çalışmış. Koyu gölgesinde yaşadıkları bu sır onları ezerken Ramiz Amcanın karakteri de evliliklerini mutsuz kılmış, evlerinin ışığını hep loş yapmış. 

Gaye Abla, Ramiz Amcanın öz babası olmadığını anlayınca yıllarca annesinden babasının ismini öğrenmeye çalışmış. Güler Teyze, kızına bir tecavüz sonucunda dünyaya geldiğini söylememek için önce babasının öldüğü sonra Avustralya’ya gittiği yalanını uydurmuş. Tutarsızlıktan şüphelenen Gaye Abla geldiğinde kapatılan camın, kapının, kimselerle görüşülmemesinin sebebi onun yıkımına sebep olabilecek bu sırrı öğrenmek için çıkardığı kavgaları örtbas etme çabasıymış. Nitekim onun baskısına daha fazla dayanamayan Güler Teyze, kızıyla görüşmeme kararı almış. 


IV.

Hikâyesini bunca yılın ardından anneme anlatan Güler Teyze, o sırada yataktan kalkamaz hale gelen Ramiz Amcaya uzun bir süre daha baktı. Ramiz Amcanın vefatından sonra ancak birkaç yıl yaşadı. Sonra bu dünyadan sessizce göçüp gitti. Asude Abla ve Çağla’nın biten evliliklerinden birer kızları olmuştu. Onlar geçimlerini sağlamak için çalışmaya devam ederken Mutlu Abla, Gaye Ablasının desteğiyle Almanya’ya gitti ve orada evlenip yerleşti. 

Tek kullanımlık insanlığını Güler Teyzeyle evlenerek gösteren Ramiz Amca, ömrünün son yıllarında bunamaya, rastgele konuşmaya, birtakım olayları anlatmaya başlayınca Güler Teyze sırrına daha fazla sahip çıkamayacağını anlamış. Kızlarını korumak için Ramiz Amcayla yıllardır taşıdıkları bu büyük yükü yine bazı detayları kendisine saklayarak açığa çıkarmış. Tuhaf, esrarengiz, soğuk, samimiyetsiz bulunan, hayatını sürekli şüpheli bakışlar altında yaşamak zorunda kalan Güler Teyze geriye minnet altında ezildiği mutsuz bir evlilik ve hüsrana uğramış kızlarını bırakmış. 

Güler Teyze bunları yaşarken başka hiç kimsenin hikâyesinin başrolünde olmadığı için kimse onu tanımadı. Hikâyesini anlatmayı hiç düşünmedi. Haliyle kimse bu konuda tarihe bir not düşmedi. Çünkü o sırada; bizim ev dahil birçok eve ilk kez telefon bağlanıyor, teyzemlere Hürpa’dan, bize Terpa’dan renkli televizyon alınıyor, “VHS mi Betamax mı?” sorusunun cevabı düşünülüyordu.

Siyah önlük, beyaz yakayla okula gidiyor, en çok bağıranın şiir okumaya seçildiği törenlere katılıyorduk. Ben hokka ve divitle el yazısı çalışmaları yapıyor, parmaklarımdaki mürekkep lekesini çıkartmayı deniyor, resim dersinden notumu yükseltebilmek için resmi iyi olan bir arkadaşıma pastel boyayla resim yaptırıyor, başka bir arkadaşımdan bisiklete binmeyi öğreniyordum. Annem halının krem rengi desenine dökülen bir demlik çayın lekesini çıkarmaya çalışıyor, sobaya bir kova daha kömür atıyor, birkaç ay sonra erkek kardeşimin masumca sarılacağı kaynar güğümü sobanın üstünden yere indiriyordu. Kız kardeşim kömürlükteki civcivlerini kedi kaptığı için gözyaşı döküyor, arkadaşlarıyla çekirdek çıtlama yarışması yapıyor, akşam yemediği yeşil fasülyeyi kahvaltıda bitirmek zorunda kalıyordu. Erkek kardeşim, saçını Romalı gibi kesmeme hiç alınmıyor, berber koltuğunda uslu uslu kesimin düzeltilmesini bekliyor, okula mavi önlükle ve “hızlı koşan ayakkabılarıyla” gidiyordu.

Sonraki yıllarda genç yaşta aramızdan ayrılacak olan eniştem, deri kılıflı küçük radyosundan canlı yayınlanan Fenerbahçe-Ankaragücü maçını kulağını radyoya dayayarak dinliyor, anneannem kirazları kime toplatacağını düşünüyor, Turgut Özal, canlı yayında uğradığı suikastten kurtuluyor, Almanya’yı ikiye bölen duvar yıkılıyor, Romanya’yı yıllarca yönetmiş karı-koca Çavuşeskular başka bir duvarın önünde kurşuna diziliyor, koskoca Sovyetler Birliği dağılıyor, Naim Süleymanoğlu halterde dünya rekoru kırıyor, Amerika, Irak’ı canlı yayında bombalıyor, biz o sırada “keza” Dilek Onay’ın simültane tercümesi ile tanışıyorduk. Fenerbahçe, efsane bir sezon oynuyor, 100. golüne hiç de favori isimler arasında sayılmayan Turhan imza atıyor, Hacettepe ikinci lige düşüyor, Türkiye, Eurovision’da ilk 12’ye bile giremiyordu. 

Güler Teyze evine kimin girip kimin giremeyeceğine karar vermeye çalışırken Türkiye, AT’ye girmeye çalışıyor, Çernobil Nükleer Santrali’nde patlama oluyor, Ankara’da hava kirliliğinden okullar tatil ediliyordu. Hem Türkiye’nin hem dünyanın gündemi çok yoğundu. Yani Güler Teyzenin hikâyesini kimse bilmiyor, bilmediği için umursamıyordu. Çünkü o hikâye dehşet verici olduğu kadar olağanüstü sıradan bir hikâyeydi. Şu koca yeryüzünde yaşamış ve ölmüş küçücük bir kadının dehşet verici sıradanlıktaki korkunç hikâyesi. 

Bu kadar küçük bir kadının bu kadar büyük bir dramı kendisine sır olarak sakladığını bilmemiz mümkün değildi.

Esra Özer Duru, Ankara, 5 Temmuz 2026.


17 Haziran 2026

OTUZ İKİ KISIM TEKMİLİ BİRDEN TOPLUMSAL ELEŞTİRİ: SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kaleme aldığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, isabetli sosyolojik tespitleriyle Türk edebiyatının klasikleri arasındaki seçkin yerini hak ediyor. Üst metindeki hikâyenin zaten ilginç olmasının yanında hikâyenin sembolizmi metni büyütüyor; zamanın ötesine geçiriyor. 


Roman, aynı zamanda anlatıcısı olan kahramanımız Hayri İrdal’ın çocukluğunu, ailesini, oturdukları mahalleyi, tahsil sürecini, Halit Ayarcı ile tanışmasının ardından bambaşka bir hal alan iş hayatını anlatırken Osmanlı’nın son dönemini, sembolik olarak “babasız” kalan toplumun savruluşunu, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra yeni “baba” figürünün değerlerini sorgusuz sualsiz takip edişini; ilk kısmı zaman zaman çalışan, kendine ait bir işleyişi olan ayaklı büyük saat Mübarek’in, ikinci kısmı ise Halit Ayarcı’nın kurduğu Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerinden tasvir ediyor.


Şimdi hayatta olsa okuma güçlüğü, dikkat dağınıklığı gibi bir teşhis alması muhtemel İrdal’ın çocukluğu, rehber bir ebeveynin yokluğu nedeniyle başıboş geçiyor. Aile evinin atadan kalma eşyaları arasında bulunan saati, tıpkı toplumsal meselelere yaklaşımlardaki gibi ev halkının bir kısmı “Mübarek” diye adlandırırken, İrdal’ın babası onu ailenin başına gelen bazı talihsizliklerin sorumlusu olarak gördüğü için “menhus” sıfatıyla anıyor. İrdal, belki bir meslek edinir diye bir dönem merak saldığı Mübarek sayesinde bir saatçi ustasının yanına çırak veriliyor. Anne babası tarafından hayata, iyiye, doğruya ilişkin bir pusula sağlanmayan kahramanımız, bir baba figürüne en yakın kişi olan ustasının zamana dair sözlerini, çalışma prensiplerini hiç unutmuyor; bu değerler aktif bir yönlendirici olarak hayatına rehberlik etmeseler de derinlerde bir yerde değerler sözlüğü niteliğini taşımaya devam ediyor. 


Saat Allah’ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi”


Tanpınar, Mübarek’in arızalı halini anlatırken ağırlaşan, aksayan, kendini yenileyemeyen devlet mekanizmasını da eleştiriyor. “Yıkalım yenisini yapalım” yaklaşımı yerine çalışmayan yerlerin bulunup tamir edilmesi halinde eskisi gibi çalışma umudu bulunan Mübarek, ehil ellere geçmediği için hiç tamir edilemiyor. İrdal’ın saatçi çıraklığı Mübarek’i işlevselliğine döndüremiyor. Mübarek yavaş yavaş evin tavan arasındaki tozlu terk edilmişliğine mahkum olurken alarm zamanlarında şarkı, türkü çalan yeni bir saat onun yerini alıyor. 


Yetişkin İrdal’ın hayatında birkaç evre görüyoruz. Bunlardan biri ilk eşi Emine ile yaptığı evlilik ki aslında doğruya, güzele dair hayatında kalan şeylerin kaynağı ustasından sonra bu evlilik. Bu dönem himayesine girdikleri Abdüsselam Efendi ile ilişkisi, İrdal’ın bireysel sınırlarını korumayı bir türlü öğrenemediği bir çerçevede gerçekleşiyor. Eşi Emine’ye, evliliklerine bakışı İrdal’ın bir ebeveyne duyduğu ihtiyacı tekrar gözler önüne sererken bu evlilikten doğan kızı Zehra, hayatının ileri safhalarında onun için doğrunun, sağduyunun bir temsili oluyor. Kahve avanesiyle (define ekibi) tanışması, Emine’nin ve çocukların varlığına rağmen bir iş güç sahibi olup bunu sürdürmek yerine onlarla takılmaya başlaması İrdal’ı yeni bir çıkmaza sokuyor.


Tanpınar, define arama yolculuğuna yaklaşımında Osmanlı’nın son dönemi üzerinden geçmişin maddi manevi hazinelerinin yağmalanmasına büyüteç tutuyor. Zaten yıkıldığını/yıkılacağını düşündüğü için bir pay kapma telaşıyla tarihi türbenin parmaklığını çalıp satması böyle bir davranış olarak İrdal’ın kişisel tarihindeki yerini alıyor. Parmaklığı çalınan türbenin tıpkı Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerindeki gibi yağmalanması ve sonrasında harap olması hızlanıyor ve yaptığımız küçük seçimlerin büyük sonuçları açısından bizi düşündürüyor. 

Bu sıralarda Hayri İrdal’ın hayatına dahil olan Doktor Ramiz, Avrupa’da ortaya çıkan Psikanaliz akımının Türkiye’deki temsilcisi. 


Tam dönemin ruhuna uygun şekilde her şeyi Psikanalizle açıklamaya çalışan Doktorun bu alışkanlığı, kendi bildiklerinden başka doğrular olduğuna inanmayan insanları hatırlatıyor. Psikanalizin tek kurtuluş yöntemi olduğunu düşünen Dr. Ramiz, ülkeye dönüşte bu yöntemi tatbik edecek bir göreve getirilmediği için küsüyor. Tanpınar, burada İrdal’ın ağzından toplumun bir kesiminin hayattaki duruşunu anlayabilmemiz için benzersiz tespitler sunuyor: “Hiçbir şeyin üzerinde duramayan ancak zaruri bir şekilde bir iş yaparken veya şikâyet ederken mesut olan insanlardandı. Bu yüzden çok güzel bir mesleği, cemiyet içinde bir yeri olduğu halde kendisini biçare, her hakkı yenmiş, gelecek için ümitsiz sanıyordu. Belki beni de kendisi gibi bir sınıf dışı, bir gayri memnun zannettiği için sevmiş, himayesine almıştı.


Toplumun uçlarda yaşayıp toplumsal tarihinden tecrübeler edinmemesine dikkat çeken Tanpınar, baş döndürücü bir hızla gerçekleştirilen inkılaplara dair eleştirilere de yer veriyor. Yazar, İrdal’ın ağzından eşi Pakize’nin evde kendisine ait hiçbir kıyafet bırakmaması yüzünden giyecek bir şey bulamayınca ilişkilerinden hoşnut olmadığı bir tanıdığın kıyafetlerini giymeye başladığını aktarırken başkalarının kıyafetini giymeye başlayan insanın, onun karakterine büründüğünü belirterek, “İlmi zihniyet gibi tabirlerle konuşmaya, kendi isteksizliğime ‘zaruret’, ‘imkansızlık’ gibi adlar koymaya, şarkla garp arasında ölçüsüz mukayeseler yapmaya, ciddiliğinden kendim de ürktüğüm hükümler vermeye başladım” diyor. 


Kitabın en önemli karakterlerinden Halit Ayarcı ise girişimci ruhuyla tam bir tüccar. İrdal’ın hiçbir konudaki bilgisi, becerisi onu hiçbir alanda yetkin kılmaya yetmediği halde yaşadığı devirde sadece aklı başında, düzgün bir cümle kurabiliyor oluşu bile insanlar arasında belli bir saygıyı hak etmesini sağlıyor. Bu da onu Halit Ayarcı’nın hedefi ve aracı haline getiriyor. Tanpınar, uygun ambalajla her şeyi pazarlayabilecek olan Ayarcı’nın birçok suçlunun yaptıklarının suç olduğunu bilmesine rağmen suça devam etmesi çelişkisini bize şu cümlelerle anlatıyor: “Dostum sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma, bir hırka yaşamaya razı olanlar içindir. Sizin gibi her şeyi ve hepsini birden isteyenler için değil! Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.” Romanda genel olarak “kötü” sıfatıyla tanımlayabileceğimiz Ayarcı’nın yanında İrdal’ın tabiat itibarıyla iyi olduğunu söyleyebilirsek de yaptığı kötü seçimler ve o kötü seçimlerin sürekliliği, kötü insanlarla birlikteliği bizi onun iyiliğine dair şüpheye sürüklüyor. Bu gidişatında oğlu Ahmet hariç bütün dost, akraba çevresi de onunla birlikte düşüyor.


Şubeleri, müdürlükleri, memurları ile ciddi bir kurummuş gibi görünen Saatleri Ayarlama Enstitüsü bugünkü birçok dolandırıcılık sistemini işaret etmesi bakımından Tanpınar’ın dehasını gösteriyor. Enstitü, pek çok devlet insanını ideolojik zaaflarından avlayan Erke Dönergecini, Başbakanlığın örtülü ödeneğini dolandıran Titanı, birçok ev kadınını sistemlerine üye yaparak sömüren zincir satış şirketlerini, büyü, muska gibi hurafeleri kullanarak insanları korkuyla esir alan, dini istismar eden kötülük organizasyonlarını hatırlatıyor. Tanpınar, toplumun kamu kaynakları söz konusu olduğunda yağmaya ses çıkartmamasını da açıkça eleştiriyor. Ülkenin dış politikadaki eksen arayışları, hikâyeye bir şekilde dahil olan aslında Afrika’ya ait bir müzik aletiyken Amerikalılar tarafından benimsenip Amerikan Country müziğinin bir çalgısıymış gibi takdim edilen Banjo üzerinden hicvediliyor. 


İşin acı tarafı; bu kitabın 70 yıl sonra hala toplumsal bir perspektif sunuyor olmasına rağmen az okunmasının yanında böyle ufku olan mahir bir yazarın kendi güvenliği için kitaba birtakım sigortalar yerleştirmiş olması. Dönemin devrimci ama devrimleri sorgulatmayan yaklaşımı nedeniyle Tanpınar, kitabın konusunun bir delinin saçmalamaları olarak değerlendirilebilmesine yetecek delilleri romana serpiştirirken tedbir olarak da yayınlanmayan bir sonuç bölümü kaleme alıyor. Romanın yayımından bir yıl sonra vefat etmesi de hayatın bir ironisi olsa gerek. 


Meraklısı için kitaptan alıntılar: 


Saatler de böyledir. Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa, canı tezliğe, evlilik hayatlarına ve siyasi akidelerine göre yürüyüşlerini ister istemez değiştirirler. Bilhassa bizim gibi üst üste inkılaplar yapmış, türlü zümreleri ve nesilleri geride bırakarak dolu dizgin ilerlemiş bir cemiyette bu sonuncusuna yani az çok siyasi şekline rastlamak gayet tabiidir. Bu siyasi akideler ise çok defa şu veya bu sebeple gizlenen şeylerdir. Hiç kimse ortada o kadar kanun müeyyidesi varken elbette durduğu yerde, ‘Benim düşüncem şudur’ diye bağırmaz. Yahut gizli bir yerde bağırır. İşte bu gizlenmelerin, mizaç ve inanç ayrılıklarının kendilerini bilhassa gösterdikleri yer saatlerimizdir.”


“… Çünkü her insanın hayatında hiçbir muhayyilenin icat edemeyeceği kadar aksaklık vardır ve bu aksaklıklar o insanla beraber yetişmiş, büyümüş şahsi, nevi kendine mahsus şeylerdir. Kul kusursuz olmaz, sözü sırf bu gerçek için söylenmiş bir sözdür. Bu hikmetin gösterdiği yoldan gidip karşımızdakini tanımaya çalışacağımız yerde iftiraya kalkmak, adeta pazar malıyla giyinmeye benzer.


Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?” 


“ ‘Cenab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı; insan da saati kendine benzer icat etti…’ derdi. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı: ‘İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!’ Saat hakkındaki düşünceleri bazen daha derinleşirdi: ‘Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!’ “


Salah, iyilik, Hakk’ın bize lütufla bakışı sayesinde olur. Saat de böyledir.”


Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık. 

Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım. 


… Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvela, burası zannımca en mühimidir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.”

https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-otuz-iki-kisim-tekmili-birden-toplumsal-elestiri-saatleri-ayarlama-enstitusu-4879 


Esra Özer Duru, 16 Haziran 2026, Ankara.

03 Ocak 2026

HERKES SADECE KENDİ HİKÂYESİNİN BAŞROLÜNDE

İnsan, çocukluğunun bir aşamasında bir mekândan çıktığında, tek spot ışığı kendisine tutulmuş ve kameranın odağı sadece oymuş gibi orada onsuz yeni bir faaliyet yapılmadığını deyim yerindeyse hayatın durduğunu sanır. Hatta kendisi yokken bir oyun oynandığını, yenilip içildiğini vs. öğrenirse şaşırır. İlk hayal kırıklıklarından biri “Bensiz neler yapmışlar?” olur. Zamanla hayatın odağının sadece kendisi olmadığını anlar ve bir ölçüde uyum sağlar. Hepimiz kendi hayatımızın başrolünde, başkalarının hayatında figüranızdır. Anneannem, ben çocukken “Ben yanarım yavruma, yavrum yanar yavrusuna” derdi. Kızımla birlikte “Hayat Size Mandalina Verdiğinde” (When Life Gives You Tangerines) isimli Kore dizisini seyrederken bunu daha iyi anladım.

Oe Sun’un Hikâyesi

Dizi, Türkiye’ye gelenek görenek, siyasi tarih açısından çok benzeyen Güney Kore’nin Jeju isimli bir ada kasabasında geçiyor. Kasaba halkının, gençler başka iş alanlarına yönelmeye başlayana kadar, temel geçim kaynağı deniz. Hikâyenin ana kahramanları büyükanne, anne ve torun olmak üzere üç ayrı kuşaktan üç kadın. İsimlerin akılda tutulmasındaki zorluk; zaman atlamaları nedeniyle kimin kim ya da kimin gençliği/yaşlılığı olduğunu oturtmaya çalışmak çaba gerektirse de dizinin geneli buna değiyor. İzleyenlerin yorumlarına bakıldığında aktarımdaki çoklu perspektifiyle herkesin bir kahramanın şahsında ya da hikâyesinin bir yerinde kendisini bulması sayesinde dizinin genel olarak sevildiği görülüyor. Büyüklere saygı, erkek çocuğa verilen aşırı önem, fedakârlık, katlanma ve bunların diyetini bekleme hali, ülke olarak geçilen ekonomik/siyasi zorluklar, bazı meslek gruplarına atfedilen kutsiyet, gelenekleri sorgulamaya karşı öfke, toplumsal dayanışma, ebeveyn/evlat kaybına verilen tepkiler; tanıdık gelen bazı temalar. Anne babaların gerçekleştiremedikleri hayallerini çocuklarının sırtına yüklemesi ve çocuğun buna itiraz etmesi halinde yaşanan kırgınlık da yine dizinin geneline yayılan bir ebeveyn hüznü teması olarak yerini alıyor.  

Dizide bütün ana karakterlerin çocuklukları ve orta yaşlı halleri için farklı birer oyuncu yer almış. Manzaralar muhteşem. Toplumsal şartların insanların hayatlarına yansıyış biçimleri de gayet detaylı resmedilmiş. Aynı olayın üç kuşakta yarattığı sarsıntı, kişinin o sırada aile içinde bulunduğu role göre ona verdiği tepki ayrı ayrı işlenmiş. İlk bakışta genellikle tek boyutuyla (bütün bir dilimmiş gibi) görülen olayların, mandalinanın minik guddelerinden her biri gibi küçük, üst üste, birbirine bağlı formuna benzemesi; dizi ismindeki mandalina metaforunun kaydettiği isabeti gösteriyor. Dizide belki biraz da idealize edilerek aktarılan kadın dayanışması; kahramanların hayatın çetin dalgalarına dayanırken destek aldıkları en önemli motivasyon. Baş kahramanımız Oe Sun’un onu derin bir sevgiyle çocukluklarından itibaren seven eşinin varlığı da Oe Sun’u birçok kadından daha şanslı kılıyor.   

Tıpkı hayatı hepimizin kendi kamerasının vizöründen görüntülemesi gibi diziyi izleyenler de farklı açılar görebiliyor. Bu farklar nedeniyle bazen benim etkilendiğim sahnelerden kızım benim kadar etkilenmezken onun takıldığı yerlere de ben onun kadar takılmadım. Kuşak farkı deyip geçtiğimiz durum tam da bu aslında. Çocuk yetiştirirken ebeveyn neyi, neden yaptığını çok iyi biliyormuş gibiyken eylemlerinin çocuk üzerindeki etkilerini pek hesaba katmıyor. Yaşarken birçok rolü aynı anda üstleniyor. Bir süreçten, sıkıntıdan geçerken “şu bitsin de diğeri öyle gelsin” demek imkânı yok. Kişi, aile bireylerinden birinin kaybıyla baş etmeye çalışırken aynı anda parasızlık çekiyor, menopoza girmiş bir anne olarak hormonlarıyla uzlaşamıyor, o sırada bir sorunuyla önüne çıkan çocuğunun kalbini kırıyor. Bu süreçler herkesin hafızasına kendi bakış açısıyla kaydoluyor. Sonra, çocuklar anne babalarının hatalarını sayıp dökme çağına geldiklerinde, çatışma can yakıcı bir hal alabiliyor. Çocuk, bütün öfkesini yansıtıp kendi çocukluğunda ona yapıldığını hatırladığı gibi ebeveyninin canını acıtmak isterken; ebeveyn, o işin öyle olmadığını çünkü çocuğun o sırada farkında olmadığı başka etkenler olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Velhasıl kimse kimseye “Ne çektin be Gülistan!” diye plaket vermiyor. Geçmiş kuşaklarda mutluluğun bir bedeli olarak acı çekmek değerli görülürken gençler mutlulukları için bedel ödemek istemiyor.  Ebeveynler bilerek ya da bilmeyerek katlandığı, katlanmayı seçebildiği zorluklarla ilgili çocuklarının rızasını hiç almıyor, almayı da düşünemiyor. Anne babaların yaptığı seçimler ya da katlanmak zorunda kaldığı şartlar çocuklarının kaderi oluyor. Ebeveynlerin doğru yaptığını sandığı davranışlar, çocuklarına doğru gibi gelmiyor. Bir noktada çocuklar ebeveynlerine suçlamalar yöneltiyor, itiraz ediyorlarsa acı verici olsa bile geçmişin değiştirilemeyeceği bilinciyle bunu şahsi bir saldırı gibi değerlendirmeden konuşmayı başarmak gerekiyor. Çünkü herkes hikâyesini kendi kamerasıyla kayıt altına alıyor.  

Esra Özer Duru, Ankara, 22 Eylül 2025. 

23 Aralık 2025

SON FRANKENSTEİN UYARLAMASINA ALT METİNLERİNDEN BİR BAKIŞ

Frankenstein; sinemada en çok gönderme yapılmış edebi metinlerden biri. Fakat erkek egemen bir çağda yine erkek egemen edebiyat dünyasının sınırlı hayran kitlesine sahip bilim kurgu türünde belki de bir kadın tarafından kaleme alındığından, yazarının kim olduğu çok az bilinen bir roman. Kitabın yazarı onu 19 yaşında kaleme alan Mary Shelley. Edebiyat çevrelerinde Shelley’nin bilim kurgu yazarı olarak tanınması epey uzun zaman alıyor. Halbuki kadın yazarların, eserlerini kendi isimleriyle bastıramadığı bir dönemde yazılan Frankenstein, döneminin birçok tartışmasını günümüze taşıyan ufuk açıcı bir metin. Shelley, kitabını yaşının ve zamanının çok ötesine geçerek bilime bakışın pek çok kutsallık tanımını sarstığı bir dönemde, insanın Tanrı’yı oynama cüretine bir eleştiri ve doğal olanın üstünlüğüne yapılan vurguyla kaleme alıyor. Romanda, ortaya çıkarılan bir eserin, başlatılan hareketin; onu oluşturan kişiden bağımsız bir varlığa dönüşerek ya da farklı bir ivme kazanarak kontrolden çıkabileceğinin altı çiziliyor. Bu anlamda kitapta da Yönetmen Guillermo Del Toro’nun uyarlamasında da ateşi çalıp insanlara getirmek isterken kontrolden çıkaran ve felaketlere yol açan mitolojik karakter Prometheus göndermesini görüyoruz. 

Yönetmen bize tarih ve mekân gibi unsurları en az düzeyde tutarak ünlü tablolardan hatta tiyatro oyunlarından ilhamla dekore ettiği sahneler üzerinden zaman zaman senfonik bir müzik eşliğinde fantastik bir evren kuruyor. Del Toro, bugüne kadar genellikle Gotik bir dekorda yapılan uyarlamalardan farklı olarak filmini, buzullar arasına sıkışmış bir gemide başlatıyor. Film boyunca sekizi çok bariz olan ünlü tablolara yapılan göndermelerin ilki bu. Yönetmen, bugüne kadarki filmografisinde yürüttüğü iyilik, kötülük gibi kavramlara ilişkin tartışmaları sürdürüyor. Normalde eli yüzü düzgün bir oyuncuya “yaratık” rolü vererek güzellik standartlarını da yeniden düşünmemizi talep ediyor.

Henüz psikolojik akımların, teorilerin çok yeni olduğu bir dönemde kaleme alınan romandan uyarlanan filmdeki altı çizilmiş psikolojik göndermeler yönetmene ait. Victor’ın annesinin erken kaybı ile başlayan travması, ölümü yenmeyi, yeni bir hayat başlatmayı takıntı haline getirmesine sebep oluyor. Victor, kendisinin yeni versiyonunu; eldeki malzemeyi kullanarak oluşturduğunu göz ardı ederek bu ikinci el malzemeden yeni bir sürüm çıkmasını bekliyor. Baba Victor’ın Çocuk Victor’a yönelik genel davranışlarında ihmalkâr- mükemmeliyetçi bir ebeveynin yaklaşımını, Oğul Victor’ın film boyunca babasının şefkatini, onayını arayan hallerinde de “Ödipal Çatışma”nın dokunaklı bir dışa vurumunu görüyoruz. Yazarın kitapta yaratığa bir isim koymayarak okuyucuyu onu yaratıcısının adıyla anma hatasına bilinçli olarak ittiği gibi Del Toro da filmdeki yaratığın kendisine babasının ismini seçmesini sağlıyor. Bu durum okuyucuya/seyirciye, Baba Victor’ın, Çocuk Victor’ı bir kopyası olarak göreceği ve onun kendi özgün karakterini geliştirmesine izin vermeyeceğine dair ipuçları taşıyor. Böylece hem okuyucu hem seyirci, sık sık kendi bireyleşmesini sağlayamamış iki karakter arasında değişip duran baba/oğul, tanrı/insan rollerine dair kafa karışıklığı yaşarken bu sayede hikâyeye iki ayrı perspektiften bakabiliyor.  

Çocuk Victor’a dair beklentilerin aşırı yüksekliği, onların karşılanabilirliğini sadece Baba Victor açısından değil, Çocuk Victor açısından da ortadan kaldırıyor. Çocuk Victor, babasının kendisinden ne beklediğini, neden hayal kırıklığına uğradığını, kendisini neden sevemediğini bir türlü anlamıyor. Halbuki istediği tek şey babasından biraz şefkat ve onay görmek. Çocuk Victor’ın babası tarafından bu önemli bilgiden mahrum bırakılması, onun çocuk dünyasına ve yetersizlik hislerine hapsolmasına sebep oluyor.  

Baba Victor’ın, öğretilmesi gerekenlerin çokluğu karşısında korkup sorumluluktan kaçması, Çocuk Victor’ı babasının en büyük başarısızlığı haline getiriyor. Halbuki Çocuk Victor bilgiye, öğrenmeye aç ve açık. Babasının yanında bulunmadığı zamanlarda kendisi olmaya daha çok yaklaştığı anlar yaşıyor. Nitekim daha sonra sığındığı kulübede gözlemlediği aile ve ailenin gözleri görmeyen dedesinin bilgeliği, şefkati ona ihtiyacı olan bilgiyi ve gelişme imkânını veriyor. Burada yaşananlar Çocuk Victor’ın; babasının onu bir “üretim” olarak görmeyi aşamaması nedeniyle mahrum kaldığı, bir ailenin parçası olmak, sevilmek, takdir görmek gibi ihtiyaçları karşılansaydı sağlıklı bir birey olabileceğini gösteriyor. Çünkü kısa süreli de olsa gerçek bir çocuk gibi aile içindeki sorumluluklarını yerine getirme, yaptığı işten zevk alma, kendini onaylama gibi gelişmeler kaydediyor.

Yine buradaki gelişim sürecinde görüyoruz ki Çocuk Victor’ın dünyaya dair üst düzey bir kavrayışı var. İyilik-kötülük kavramlarına yaklaşımı, insanın ya da hayvanın doğasına ait davranışları yorumlama biçimi gayet olgun. Yönetmen bize Çocuk Victor’ın kendisine ilişkin olumsuz yargılarının Baba Victor’dan kaynaklandığını gösteriyor. Dedenin Çocuk Victor’a yaklaşımı, Baba Victor’dan öyle farklı ki Victor, iyilik ve kötülüğe yönelik çoklu bir bakış açısı edinirken biz de iyi-kötü tanımlarının kim tarafından yapıldığına göre şekillendiğini görüyoruz. Çünkü babanın “kötü” diye tanımladığı davranışlar arasında gerçek kötülüğe dair objektif kriterler yok, sadece Çocuk Victor’ın babasının “iyilik” kalıplarına uymayan davranışları var. İyilik-kötülük tanımlarını dayatan Baba Victor, süreçte bütün iyi parçalarını kaybediyor.      

Baba oğulun tekrar karşılaşması sırasında baba, oğlunun kaydettiği gelişmeyi gördüğü ve onun kendisiyle felsefi bir tartışma yapacak düzeye geldiğini anladığı halde bundan etkilenmiyor. Çocuk Victor burada sıkıntıyı kendi açısından çarpıcı bir şekilde “Asıl mucize benim konuşabilmem değil, senin dinleyebilmen…” diyerek ortaya koyuyor. Çoğu zaman hepimizin sıkıntıları da iletişimsizlikten kaynaklanmıyor mu zaten? Dinlemediğimiz için ön yargılı davrandığımız, dinlenmediğimiz için anlaşılmamış hissettiğimiz iki parantezin içinde geçiyor tüm iletişim çabamız.

Elizabeth’in, Çocuk Victor’ın ruhunun hangi parçasında olduğuna dair sorusuna, oğlunun bağımsız bir birey olduğunu görmezden gelen kibriyle verdiği “Bilmiyorum” cevabı, Baba Victor’a oğluna göstermesi gereken saygıdan kaçınabilmesi için “mazeret” üretiyor. Film boyunca farklı oyuncular arasında geçen farklı sahneler aracılığıyla hayat ve ölümün, iyi ile kötünün, eski ile yeninin birbirini kovalayan sonsuz döngüsünü izliyoruz. Eski kaçınılmaz olarak tıpkı hayatta olduğu gibi filmde de yerini yeniye bırakıyor.

https://www.hertaraf.com/haber-son-frankenstein-uyarlamasina-alt-metinlerinden-bir-bakis-esra-duru-15143


Esra Özer Duru, Ankara, 21 Aralık 2025. 

03 Temmuz 2025

Cumaya Gittim Geleceğim XII - DİKKAT! KADINLAR CUMAYI ÇALACAK!

Yine bir Cuma, Cuma namazına gittik. Kadın kısmının kapısı kilitli. Ezan okunuyor, bizi bir telaş aldı. Şu kenarda kılıversek, mümkün değil. Anahtarı soralım diye camiye girmek isteyince bu sefer içeride bir telaş. Salgın hastalıkla falan giriyormuşuz ya da orduyla baskına gitmişiz muamelesi. Halbuki bir annem, bir ben maalesef. Cemaatten; imamı, müezzini tanıyan biri alelacele anahtarı getirdi, namaza yetiştik. Çoğu camide, üç-beş metrekarelik kadınlar “odası”na göz dikilmesi, kadınlar kısmı büyükse alt katta erkek cemaat dolmuş taşmış gibi o katın yarıdan fazlasının paravanla bölünüp erkeklere tahsis edilmesi, elektrik süpürgesi, artmış halı parçaları, kırık taburelerle namaz kılma çıkmazı vb. yetmezmiş gibi; böyle kadınlar kısmının anahtarının unutulması, kapının kilitli bırakılması vakalarını da epey yaşıyoruz. Bu unutmaları her zaman iyi niyetli yorumlamak mümkün olmuyor. Böyle olunca akla “dil sürçmesi” geliyor.

Lapsus[1] (dil sürçmesi) terimini ilk kez 1895’te Avusturyalı dilbilimci Rudolf Meringer ve psikolog Carl Mayer ortaya atıyor. Daha sonra Freud, “kusurlu eylemler” tanımıyla kavrama kitabında yer veriyor. Kavram daha sonra dil yanlışlarını aşarak günlük hayatı sabote eden başka bazı davranışları tarif eden bir kapsama kavuşuyor. Gerçek hislerimizi kendimizden bile saklarken “ağzımdan öyle çıkıverdi”, iş yapmak istemezken “bir sürü işim vardı kapıyı çektim, anahtarı içeride bıraktım, bütün işler kaldı” diye tepki verdiğimiz, sıradan bir davranış gibi göründüğü halde arka planında içimizdeki duyguları yansıttığımız “yanlış”larımıza “sürçme” deniyor. Tabi ki sürçmelerin hepsinin altında böyle bir duygu durumu olmayabiliyor. Bazıları yorgunluktan, konuşma hızından, çok konuşmaktan, yaştan kaynaklanabiliyor. Ama birden fazla ve birkaç camide tekrarlanan anahtar unutma/kapıyı kilitli bırakma halleri mazur görülebilecek sınırı aşıyor.   

Noel’i Çalmaya Çalışan Grinch, Cuma’ya göz mü koydu?

Çalınamayacak bazı şeyler vardır ve onların çalınmasından endişelenmek çok olgun bir davranış sayılmaz. 2000 yılında vizyona girmiş bir Jim Carrey filmine konu olan Grinç[2], ilk defa Dr. Seuss olarak tanınan çocuk kitapları yazarı Theodor Geisel’in 1957’de yazdığı bir kitabında ortaya attığı, kötü anıları ve yalnızlığı nedeniyle Noel’den nefret eden ve insanların mutlu olmalarını çekemediği için Noel’i çalmaya çalışan bir karakter. Geisel, karakterin bu kadar popüler hale geleceğini hatta bir kavram olarak sözlüklere gireceğini tahmin etmemiştir. Kitapta, “Kalbi iki beden küçük olan kötü huylu” biri olarak resmedilen Grinç, hikâyenin sonunda tabi ki “Noel neşesi”ne kavuşarak iyileşir. İngilizcenin genel sözlüğünde ise bu kelime, “başkalarının zevkini bozan, asabi, huysuz, somurtkan, neşe kaçıran, oyunbozan kimse”yi tanımlar.

Cumaya giden kadınların bir şekilde sürçme gibi “masum” görünen hallerle engellenmesini, Grinç’in Noel’i çalması korkusunun yaşattığı panikle açıklayabilir miyiz bilmiyorum. Belki belli bir sevap pastası var da kadınlar cumaya gelince o pastadan erkeklerin payına düşen miktar azalacak ya da kadınlar cumayı öyle güzel kılacak ki Allah katında erkeklerin önüne geçecek ya da kadınlar camiye girerse bir daha çıkmayacak falan sanılıyordur. Diğer endişeleri kadınları engelleyenlerin kendilerinin gidermesi gerekecek ama en azından kadınların namazdan sonra camide kalma ihtimali olmadığını söyleyebiliriz. Ayette buyurulduğu üzere: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma Suresi, 9-10. Ayetler) Neticede namazı kılınınca eve gideriz bence.

Rahman Camii

Bu haftaki Cuma namazı gözlemimizi birkaç defa gittiğimiz Ankara Gölbaşı Rahman Camiinde yaptık. İnşaatı yeni tamamlanmış, oldukça ferah ve büyük bir cami. Güneş ışığı, caminin içini kubbeye ve kubbe altına yerleştirilmiş çok sayıda vitraylı ve düz camdan girerek zarafetle aydınlatıyor, kalem işleri de yine oldukça zevkli. Ana mekâna girişte sağda pvc ile bölünmüş bir oda bulunuyor. Merdiven çıkamayan kadın cemaatin namazını burada kılabilmesi mümkünse de burayı yine erkek cemaat kullanıyor. Kadınlar kısmı üst katta asma kat şeklinde konumlandırılmış. Çok sayıda merdivenle çıkılıyor. Üst kattan kubbe, minber, alt kat rahatça görünüyor. Caminin ana mekânının maneviyatında ibadet etmek insanı mutlu ediyor. Ses sistemi gayet iyi çalışıyor, hutbe rahatça takip edilebiliyor. Üst katta çok sayıda plastik rahle olmasına rağmen namazını oturarak kılabilenler için sadece bir tabure bulunuyor. Camide erkeklerin abdest alabilmesi için şadırvan mevcut. Kadınlar tuvaletinde ise kabin bölümleri yapılmamış ve inşaat hala sürdüğü için tuvalet kullanılamıyor.

(Sizden gelecek cami notları için bilgi@hertaraf.com, yetkililerin dikkatini çekebilmek için: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, Gölbaşı Müftülüğü @golbasimuftulugu.)    


Esra Özer Duru, Ankara, 2 Temmuz 2025.

02 Haziran 2025

Cumaya Gittim Geleceğim XI - PATATES BASKIDAN MAHALLE BASKISINA

Patates baskının tarihçesine dair bir araştırma yaptım ancak anlaşılabileceği gibi hiç veri bulamadım. Konumuzun tamamen dışında ama Japonlar bunu da bir sanata dönüştürerek yeni bir boyut kazandırmışlar. (Merak edenler için https://metropolisjapan.com/the-ancient-japanese-art-of-potato-prints/

Bilmeyenler için patates baskıyı kısaca anlatayım. Patates baskı, şimdilerde ana sınıfı faaliyetleri arasında eskiden ilkokulda resim derslerinde pek eğlenceli bir baskı yöntemiydi. Elinize aldığınız irice bir patatesi en geniş yerinden ikiye böler, patatesin kestiğiniz yüzüne kalem, bıçak, kalıp gibi bir şeylerin yardımıyla istediğiniz şekli çizerdiniz. Şeklin kenarlarında kalan artık parçaları koparıp elde ettiğiniz patates mührünü suluboya ile boyar, kâğıda bastırarak şekiller elde ederdiniz. En eğlenceli resim faaliyetlerdendi. Hatta bunun iple, başka nesneleri boyayarak yapılanları da vardı.

Patates baskı yapıldığı gün, sınıfta her taraf patates olur, hepimiz dudaklarımızı kemire kemire en güzel şekli çizmeye çalışırdık. Patates mührüyle yapılan ilk baskıdaki canlılık; patates sürekli sulandığı için bozulur, patatesleri baskı aralarında kurulamak gerekirdi. Baskı kalitesini; patatesin cinsi, patatesi oyarken kullandığınız malzemenin ne olduğu, sulu boyaların markası bile etkilerdi. Yani aslında aynı şekli bile oysak patates baskılarımızın her biri kendine özgü olurdu. Japonlar kadar vizyonlu olmadığımız için sadece 62’den tavşan, çiçek, harf, araba falan yapar, bir süre sonra da sıkılırdık. Bu faaliyet zaten yılda en fazla bir kere yapılırdı. Çünkü malum, patates, erişimi en kolay ama en kıymetli temel gıdalardan biriydi ve anneler bir tekini bile feda etmek istemeyebiliyordu.

Baskıdan baskıya

“Mahalle baskısı” kavramı ilk olarak 2007 yılında Şerif Mardin tarafından dile getirildi. Mardin, “mahalle” kavramını “cemaat” kavramının temel tanımlarından hareketle tarif etti. İnsanların büyüdüğü, geliştiği, havasını soluyup suyunu içtiği ve kendisini onun değerleri üzerinden tanımladığı kavramsal bir topluluk “mahalle”. Mahallenin kuralları var ve özellikle doğu toplumlarında bu kuralları denetlemek topluluğu oluşturan bireylere düşüyor. Kendi iklimini inşa eden mahalle; bazen başka mahalleleri bu iklime uyum sağlamaya zorluyor, uymazlarsa onlara ayrımcılık yapabiliyor, bazen de kendi içinde aykırı bulduğu bireyleri denetliyor. Bu denetim kollektif bir şekilde oluştuğu için oldukça katı ve zorlayıcı olabiliyor. Hatta ölçüyü kaçırıp temel kuralların dışında detayları takip eden tuhaf ve bunaltıcı bir aygıta dönüşüyor.

Son zamanlarda, değişen toplumsal tanımlardan dolayı “mahalle baskısı”nın azaldığına ve birbirimizi denetlemediğimiz için bunaltıcı sorun dağlarıyla karşı karşıya olduğumuza dair yorumlar yapılıyor. (Bu noktada “emri bil maruf nehyi anil münker/iyiliği teşvik edip kötülükten sakındırmak” emrini mahalle baskısından ayrı tutmak gerekiyor.) Aslında biraz düşününce bu sonuca mahalle baskısının tuhaflığının yol açtığı görülüyor. Sürekli denetlenip üstünde toplumsal baskı hisseden insanlar, kendilerini diğeri baktığı için iyi davranmak zorunda hissediyor. Patates baskısında bile kendine özel şartlar yüzünden farklılıklar olabilirken mahalle baskısı tek tip bir tanım dayatıyor, hep mahallede kalıyor ve bireysel gelişimi engelliyor. Geldiğimiz noktada karşımıza “mahalle baskısının gevşemesi” nedeniyle “gemi azıya alan” yığınlar çıkıyor. Halbuki bütün bunlar, hayatını birbirini denetlemeye hasreden mahalle sakinleri aynada kendilerine hiç bakmadığı için yaşanıyor.     

İşte Cuma namazına gittiğinizde camiye gelen küçücük kadın cemaatlerinde bu çarpık yönler kristalize oluyor. Her ne kadar durumun sorumlusu, yüzlerce yıldır cumanın kadınlara farz olmadığını ya da cemaatle namaz kılmanın erkeklere has bir toplu ibadet olduğu algısını kuran anlayışsa da bir bütün inşa edebilmek için bu anlayışla şekillenen kadın davranışlarını da eleştirmek gerekiyor.

Üzücü bir tespit olarak birçok kadın, Cuma namazının, daha kötüsü cemaatle namazın nasıl kılınacağını bilmiyor. Bazıları özellikle Ankara-Ulus bölgesinde tarihi ya da daha kutsal buldukları camilerde yoğunlaşıp dilek dileme, adak adama, kesme şeker/lokum/lokma/helva dağıtma gibi safsataları yaşatıyor, bunları yapmak için camileri geziyorlar. Hatta bu amaçlar o kadar ön plana geçiyor ki bazen farz olan Cuma namazını eda etmek gibi bir endişeleri bulunmuyor. Bu insanlar, Cuma namazının rükunlarını bilmedikleri için; safların düzgün tutulması, günlük kıyafetin üstüne namaz eteği giyilip giyilmediği gibi rükunla ilgisi olmayan şeylere takıp bunları takip ediyorlar. Gerçekten namaza gelmiş insanların huzurunu kaçırma pahasına hutbe sırasında konuşuyor, tespih çekip nafile namaz kılıyorlar. Namazlarını imamdan önce bitirip gidenler, sünneti kıldıktan sonra işleri olduğu için farzı kılmadan camiyi terk edenler oluyor. Açıkçası “emri bil maruf nehyi anil münker” yapılıyormuş gibi uygulanan “mahalle baskısı” tat kaçırıyor, ilkinin de imajını bozuyor.

Ahi Şerafettin’de Cuma

Ankara Kalesi’nde tam 735 yaşındaki Ahi Şerafettin[1] ya da diğer adıyla Aslanhane Camii, Ulus’ta Selçuklu’dan yadigâr, ahşap camilerden biri. Daha önce bu camide namaz kılmanın güzelliğine dair birkaç satır yazmıştım[2]. Caminin, Allah bilir, kimlerin sarıldığı, yaslandığı sütunları arasında, dizlerini koyduğu zeminde, ellerini açtığı kubbenin altında dua ederek namaz kılmanın insana yaşattığı his, Nuh’un Gemisi’ndeymişsiniz gibi. Birkaç defa denk geldiğimiz dikkatli ve bilgili bir imamı var. Vakit uygunsa soranlara caminin tarihi, tamiri hakkında bilgi veriyor. Namaz vakti değilse alt katta caminin ana mekânında namaz kılma imkânı bulunabiliyor. Kadınlar kısmı ahşap merdivenlerle çıkılan asma katta bulunuyor. Aslında kapı perdesi bulunmasından anladığımız kadarıyla üst katta bir kapı mevcut ancak kapalı duruyor. Kapı açık olsa asansöre ihtiyaç duyulmadığı gibi doğrudan bu kata girilebilir. Büyük ihtimalle güvenlik gerekçesiyle kapı kapalı tutuluyor. Kadınlar için ayakkabılık üst katta da mevcut, sayı yeterli. Kadınlar mahfilinin herhangi bir yerinde halı parçası, elektrik süpürgesi bulunmuyor. Kenardaki parmaklıklara ek olarak paravanlar konmak suretiyle üst kata ekstra mahremiyet sağlanıyor. Böylece caminin ahşap tavanını, tarihi minberini ve mihrabını yukarıdan görmek mümkün oluyor. Bu katta yeterli miktarda tabure de mevcut. Alt katın sıcaklığı neyse üst katınki aynı. Cuma sırasında cemaatte bir artış oluyor ama artış, erkek cemaatin kadınlar kısmını zapt etmesini gerektirecek kadar yoğun değil. Böylece kadınlar kendilerine ayrılan yerde rahatça namazlarını kılabiliyor. Caminin bahçesinde bir adet alaturka tuvaleti olan bir abdest alma yeri bulunuyor. Tuvalet temiz ancak kapının açılma yönü nedeniyle abdest alınırken dışarıdan görülme riski var. Belki kapının girişine içeriden konacak bir paravanla mahremiyet arttırılabilir.   

(Sizden gelecek yeni cami notları için: bilgi@hertaraf.com. Yetkililerin dikkatini çekebilmek için: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm.)

[2] https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-ruyalarin-yapildigi-maddeden-yapilmayiz-biz-ruhumuz-olmadan-sadece-birer-makineyiz-3483 

Taze Taze Hikâyeler

BEKLEME ODASI

Mart ayı ortalarıydı. Hava, okullardaki mevsim tablolarında her zaman bahara dahil edilmesine rağmen, yıllardır rolüne direnen bu aya yakışı...

Yeni Yazılardan Haberdar Olun

Kaçırmayın!