02 Ekim 2026
BİLMEK AĞRISI
02 Eylül 2026
AA’NIN FİLİSTİN SÖZLÜĞÜ YAYINDA
Sözlük’te neler var?
Filistin Sözlüğü, ahlak, edebiyat, eğitim, ekonomi, hukuk, ilahiyat, medya, psikoloji, sanat, siyaset bilimi, şehir, tarih, tıp, toplum ve kültür ve uluslararası ilişkiler olmak üzere 15 alanda, Türkçe, Arapça, İngilizce, Fransızca ve Almanca dillerinde yaklaşık 300 akademisyen ve araştırmacının 2 yıl boyunca katkı vererek hazırladığı 630 maddeden oluşuyor. Sözlük ayrıca her maddenin sonunda verilen okuma listesi ve kaynakça ile benzersiz bir alternatif araştırma imkanı sunuyor. Yine verilen atıf adresleri de araştırmacılar ve öğrenciler için büyük kolaylık sağlıyor.
Sözlük’te, Filistin’in tarihini, kültürünü, doğasını ve sanatını açıklayan kavramları, Filistin kimliğini yansıtan gündelik yaşam pratikleri ve tarihi arka planı, Siyonist soykırımın yüz yılı aşan geçmişi ve Filistin’e verdiği zararları, Filistin’de tarihi kırılma dönemleri, önemli kişiler ve eylem biçimlerini, Filistinlilerin direniş, zorunlu göç, mültecilik ve diaspora deneyimlerini, hoşgörü, demokrasi ve barış kültürüne karşı siyonist tehdidi, Siyonizmin soykırımı gizlemek için kullandığı stratejiler ve kurumların yanısıra okuma grupları için tematik okuma listeleri ve 55 soruluk yönlendirme bulunuyor.
Hangi sorulara cevap veriyor?
Filistin Sözlüğü’nde “Filistin’in kimliği, kültürü ve sanatını anlamaya nereden başlamak gerekir? Önemli mimari yapıları, ibadethaneleri ve mekanları nelerdir? Siyonist saldırılar, Filistinlilerin gündelik hayatını nasıl etkilemektedir? Filistin’de yüz yılı aşkın süre devam eden gasp ve soykırım nasıl gizlendi? Siyonist işgali meşrulaştırmak için hangi dijital araçlar kullanılmaktadır? Siyonizmin Filistinlilere yönelik hak ihlalleri ve şiddet pratikleri nelerdir? Filistin direnişi teknolojik ve maddi eksikliklere rağmen neden zayıflamıyor? Uluslararası camia, İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımına nasıl bakıyor?” sorularına cevap aranıyor.
Yalnız akademisyenler, araştırmacılar ve öğrencilerin değil herkesin Filistin hakkındaki pek çok konuyu öğrenebilmesi için hazırlanan sözlüğün temel amacı, “İsrail soykırımının Filistin varlığını sadece terör ve şiddet yoluyla değil, aynı zamanda kavramlara gömülü yalan ve çarpıtmalar aracılığıyla tasfiye etme biçimlerini açığa çıkarmak”. Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Karagöz, Filistin Sözlüğü’ne yazdığı önsözde bu hedefe dikkat çekerek, Filistin halkının yaşadığı zulüm ve haksızlıkların sona ermesi, sorumluların uluslararası hukuk önünde hesap vermesi için harcanan çabanın bir parçası olan bu eserin klasik sözlük anlayışının ötesine geçen bir titizlikle hazırlandığını ifade ediyor.
Sözlüğün editörlerinden Metin Uçar giriş yazısında, bir Filistin Sözlüğü yayınlanmasına neden ihtiyaç duyulduğuna ilişkin tarihi ve güncel sebeplerin yanında sözlüğün hazırlanmasının önemi, amacı, editör ekibinin çalışma biçimi, yoğunluğu, karşılaştığı zorluklar, sözlüğün nasıl kullanılacağı gibi birçok noktaya değiniyor. Uçar, İsrail’in 1948’den günümüze kullandığı manipülasyon yöntemlerinin karşılaştıkları en büyük sorun olduğuna dikkat çekerek sözlüğün bu manipülasyonu açığa çıkarıp ötesine geçerek Filistin’e dair neredeyse her konunun bulunabileceği bir kaynak eser ortaya koymaya çalıştıklarını anlatıyor. Uçar, tam ve mükemmel bir sözlük yazmanın mümkün olmadığını vurgulayarak amacın kaynaklar, okuma önerileri, konuyla ilgili kişi seçimi, anlatım tarzı ve kavram tercihi ile okuyucuya bir araştırma yöntemi önermek ve olmayan maddeleri kendisinin araştırıp doğru şekilde öğrenmesini sağlamak olduğunu dile getiriyor.
Özellikle maddelerin seçimi, dipnotlar, referanslar gibi konularda akademik/ansiklopedik bir kaynak titizliğinin dikkat çektiği Sözlük’te siyonizmin oluşturduğu tahribata meydan okuma olarak nitelendirilebilecek bir tercih hakimiyeti görülüyor. Kavramlar, yer ve kişi adları, Siyonist İsrail’in yerleştirmeye çalıştığı biçimlerinin ötesinde Filistinlilerin adlandırdığı ya da tarihi biçimleriyle sözlük sayfalarındaki yerlerini alıyor. Mesela yıllardır bölgede yaşanan sorunun bir Filistin Sorunu değil de İsrail Sorunu olduğunun ifadesini böyle bir yayının sayfalarında bulabiliyor, İsrail’in Suriye’den çalmaya çalıştığı Golan Tepelerinin özgün adının Cevlan Tepeleri olduğunu sözlük sayesinde öğrenebiliyorsunuz. Geleneksel Tatriz nakışı ya da Analıkkırım (Maternicide), Siyonlama (Israeled) gibi kavramlar hakkında genel bir fikir edinebiliyor, maddelerin sonunda yer alan okuma listesi ve kaynakça sayesinde hem Sözlük’ten hem de başka kaynaklardan detaylı bilgi için adresler alabiliyorsunuz. İsrail’in “Güvenlik Çiti” diye adlandırarak meşru hale getirmeye çalıştığı, bu duvar vasıtasıyla işlediği suçları küçülttüğü duvara Utanç/Apartheid Duvarı dendiğinde bakış açınız kökten değişebiliyor.
Sözlüğün daha Uçar’ın yazdığı önsözünden, Siyonist İsrail’in ilk başbakanlarından Ukrayna Kievli Golda Meir’ın İsrail’den aldığı diplomatik öncelikli geçiş belgesi yerine uzun yıllar ABD vizesi bulunan Filistin pasaportunu kullandığını öğreniyor ve Filistin’i inkar etmenin ne kadar beyhude bir çaba olduğunu bir kez daha idrak ediyorsunuz.
Bu yazı hazırlanırken vefat eden Filistinli Ressam Süleyman Mansur’dan, “Bir Filistin vardı/ Bir Filistin yine var!” diyerek Filistin’in varlığını, özgürlüğünü mısralarıyla tüm dünyaya haykıran Mahmud Derviş’e, bir İsrail saldırısında hayatını kaybeden Rim’den ona “Ruhumun ruhu” diye hitap eden dedesi Halid Nebhan’a, ailesinin öldürüldüğü aracın içerisinde acil yardım hattını arayarak saatlerce yardım bekleyen ve İsrail ordusu tarafından 355 mermiyle vurulan aracın içerisinde katledilen Hind Receb’den Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurucusu Yasir Arafat’a, Hamas’ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin’e pek çok isim Sözlük’te hayat hikayeleri ile yerlerini alıyor. Böylece Filistin’in kayıpları istatistikleri aşarak insan kimlikleriyle hafızalarımızdaki yerlerini pekiştiriyor.
Filistin üzerine “tam” bir çalışma yapmak editör yazısında da vurgulandığı gibi tabii ki mümkün değil. Çünkü Filistin yaşıyor ve maalesef İsrail’in zulmü artarak devam ediyor. Dolayısıyla bütün güzel ve iyi düşünülmüş özelliklerinin yanında Filistin Sözlüğü’nün bazı eksikleri de var. Mesela sözlüğün yeni baskılarına mutlaka eklenmesi gereken isimlerin başında Anadolu Ajansı tarafından yapılmış bir haberde kurucusu olduğu We Are Not Numbers isimli sivil toplum kuruluşundan hayatı ve ölümüyle ilgili birçok bilgiye ulaşılabilen, bugünlerde İsrail’in Gazzeli çocukların uçurtma uçurmasını yasaklaması nedeniyle “If I Must Die” (Eğer Ben Ölmeliysem) şiiriyle yeniden hatırlanan şair, yazar, akademisyen Rifat el Arir geliyor. Canlı yayında döktüğü gözyaşları ve Gazzelilerin onu teselli edişiyle hafızamıza kazınan, görevini yaparken İsrail tarafından katledilen Gazze’nin gür sesi gazeteci Enes Eş-Şerif de Sözlük’te adı mutlaka anılması gereken isimlerden bir diğeri.
Sözlüğün sonunda, sözlüğün yazarları – katkı sundukları maddelerin listesi, Filistin hakkında okumalar yapmak isteyen okuyucular, öğrenciler ve akademisyenler için Okuma Kılavuzları ve Kronolojik Yol Rehberi, bu başlık altında Filistin Sözlüğü Tematik Okuma Haritası, 55 Soruda Filistin (Sorularla Sözlük Maddelerini Okuma) ve beş dilde göndermelerin çeviri tablosu bulunuyor ki çok faydalı ekler. Bunların yanında bir isim dizini ve tek bir tabloda Filistin Kronolojisi de bulunsaydı güzel olurdu.
Filistin direnişi ve direnişe bakışın değişmesi bütün dünya ülkelerinde Filistin hakkındaki yayınların artmasını beraberinde getirirken Anadolu Ajansı’nın Filistin Sözlüğü de ülkemizdeki Filistin külliyatına önemli bir katkı sunuyor. Sözlük, konuya saygı ve ilgi duyanların önemli bir başvuru kaynağı olacak.
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-aanin-filistin-sozlugu-yayinda-4938
Esra Özer Duru, Ankara, 28 Ağustos 2026.
30 Temmuz 2026
FAİLİN ADINI CÜMLE İÇİNDE KULLAN
Siyonistler Batı Şeria’da da 213 çocuğu öldürüp 1665 çocuğu gözaltına aldı, işkenceden geçirdi. İsrail, 151 çocuğu aç bırakarak katletti. İsrail, Gazze’de eğitim sistemini kasten çökertti. Gazze’deki okulların yüzde 97’sini, üniversitelerin yüzde 95’ini yıktı ve bunlara hasar verdi.
Tek çözüm, İsrail’in Gazze’ye yönelik ablukayı kaldırması ve Filistin toprakları üzerindeki işgalini sona erdirmesi.
Gazze’de bir çocuğu İsrail saldırısında can vermiş, bir diğeri ağır yaralı olan anneye, evladının defni ile ilgili bir isteği olup olmadığı soruluyor. Annenin ağzından “Biraz bekleyin isterseniz, belki diğeri de kardeşine katılır!” cümlesi dökülüyor. Dünya yıkılıyor, biz altında kalıyoruz!
12 Eylül 2024
SEVGİLİ AYŞENUR MÜSAADEN OLURSA…
İsrail, yıllardır Filistin’i, Gazze’yi ölümle soldurmaya çalışıyor. Neredeyse bir yılını dolduran bugüne kadarkilerin en ağır Gazze’yi yok etme harekâtı; kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı demeden bütün çiçekleri eziyor, solduruyor. Her gün onlarca ölüme şahit oluyoruz. Aileler, insanlar parçalanıyor; çocuklar annesiz babasız, anne babalar çocuksuz kalıyor. Gazze’de en az bir uzvunu kaybeden yüzlerce insan var. Sadece insanlar değil; mahalleler, sokaklar, hayvanlar, doğa da İsrail’in merhametsiz, kuralsız, insanlıktan uzak bombardımanlarıyla can veriyor. Camiler, kiliseler, hastaneler, okullar, yardım kuruluşları, zeytin bahçeleri… hepsi soluyor. Ama Gazze ve Filistin, kadim Filistin topraklarına defnettiği her bir evladıyla dünyayı diriltiyor. İşte Ayşenur Ezgi de o evlatlardan biri. Dünyanın dirilişinin bedeli bu kadar ağır olmasaydı keşke…
Ayşenur Ezgi Eygi, daha küçükken ailesiyle birlikte ABD’ye
yerleşti. Şimdilerde birçok insanın düşlediği “Amerikan rüyası” ebeveyni
tarafından sağlandı ona. Seçkin bir üniversiteden mezun oldu, çift anadal yaptı.
Yaşadığı hayat itibarıyla İsrail kurşununa hedef olması çok düşük ihtimaldi. Hani
mezuniyet törenlerinde diplomasını almaya Filistin bayrağıyla, kefiyeyle
çıktığı için alkışladığımız gençler var ya Ayşenur onlardan biriydi. Daha 26
yaşındaydı, hayatının baharındaydı.
Birçok insanın kaybetmekten korktuğu imkânları kenara itti
ve seçimini insanlıktan yana yaptı. Vatandaşlığına sahip olduğu ABD’nin baş
sponsorluğunda İsrail’in bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün zalimleri geride
bırakan zulümlerini protesto etmek için Filistin’e gelerek tamamen sivil bir
eylemde bulundu. Rachel Corrie gibi Uluslararası Dayanışma Hareketi’nin (ISM)
mensubuydu. Rachel, bundan tam 21 yıl önce İsrail buldozeri tarafından ezilerek
katledilirken Ayşenur’u oturduğu zeytin ağacının altında, başına nişan alan bir
İsrail keskin nişancısı öldürdü. Keskin nişancı mutluluktan yerinde zıpladı.
Son 21 yılında İsrail’in zalimliğinden hiçbir şey kaybetmemesini kutladı. Corrie’nin
ailesi, ABD’de ve İsrail’de açtıkları davaları kaybetti çünkü “Corrie
tehlikeden kaçınabilirdi”. Ayşenur da Rachel gibi kalbinin sesini dinlemiş
Filistin’e gitmişti. İstese o da ölümden kaçınabilirdi. Halbuki Filistin’de
ölümden kaçınılabilir ama kaçılamaz! Ayağında pembe patenleri olan çocuklar bile
vurulurken… Filistin’de yaşamanın tabiatı böyle. Ayşenur’un ölümünü farklı
kılan, “beyazlar”ın yüksek standartlarında yaşarken insanlık onuru daha fazla
ayaklar altına alınmasın diye yaptığı seçim!
Sevgili Ayşenur, sen bizim Doğu’ya dair kaybetmeye
başladığımız inancımızı tazeliyorsun. Sen insanlığımızın oraya buraya sapa sapa
ama eninde sonunda menzile doğru ilerleyen yolculuğunun sembolüsün. Sen insanın,
içine doğarak değil, seçerek de doğruyu bulabileceğinin en güzel göstergesisin.
Sen insanın içindeki “doğu”nun o batıda da yetişse eninde sonunda açığa
çıktığının ve güneşi doğurmaya muktedir olduğunun ispatısın. Sen, başka başka
mıknatıslar yüzünden doğusunu batısını şaşıran kalplerin doğruyu gösteren
sağlam pusulasısın. Eğer iznin olursa arkandan hiç olmazsa bir gıyabi cenaze
namazı kılalım. Sen kalbindeki doğudan güneşi doğurarak Rabbine giderken biz
senin bu kutlu yolculuğuna yüreklerimizden mahcup bir dua bırakalım.
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-sevgili-aysenur-musaaden-olursa-4302
Esra Özer Duru, Ankara, 11 Eylül 2024.
19 Mart 2024
YAZMAK ÜZERİNE[1]
İnsanlar ilk yazma/tarihe not düşme işine mağara resimleriyle başlamış. Av sahneleri, ailedeki kişi sayısı, el izleri mağara resimleri arasında en çok kaydı tutulanlardan. Bu da bize insanın yazmaya ihtiyaç duyduğunu anlatıyor. Bir çeşit günlük tutmuş ilk insanlar. Şimdi baktığımız noktada tarih boyunca alınan notların ne kadar önemli olduğunu idrak ediyoruz. Sadece muhasebe, istatistik, astroloji, matematik değil tarih, coğrafya, edebiyat… her şey yazma sevgimize, alışkanlığımıza bakıyor aslında.
Bildiğimiz yazma gereçleri kalem ve kâğıdın icadı çok
eskilere dayanmıyor. İnsan yazma macerasına önce duvarlara, taşlara yazarak
başlıyor. Aslında yazılabilecek her yüzeyi kâğıt, o yüzeyde iz bırakan bütün
aletleri de kalem olarak kullanıyor. Hayvan derileri tabaklanarak, bitki
lifleri ıslatılıp hamur yapılarak kağıtlar elde ediliyor. Bugünkü kâğıdın
temelleri Çin’de atılmış olsa da Anadolu topraklarında da bazı kâğıt çeşitleri
üretilmiş vaktinde. Bergamalılar, terbiye edilmiş deriden “Bergama işi” denilen
parşömeni üretmişler, Mısırlılar papirüs bitkisinden papirüsü. Üretim
süreçlerinin oldukça zor, kâğıt ustalarının sayılı olması kâğıdı hep kıymetli
kılmış. Bizde kâğıda sadece maddi olarak değil manen de değer verilir. Araplar
kâğıda kırtas derler, bugünkü kırtasiyelerin kökeni de buraya dayanır.
Okumak ve yazmak insanı diğer canlılardan ayıran en önemli
özelliklerden. Kur’an-ı Kerim’in ilk emri bildiğiniz gibi Oku’dur. Bir şey
yazılmış olmalı ki okunsun. Yine Kur’an’da Levhi Mahfuz’da her şeyin kayıt
altında olduğu bildirilir insana. Sağımızda ve solumuzda bulunan melekler
eylemlerimizi kayıt altına alırlar.
Yazının önemi, hayatımızdaki, gelişimimizdeki yeri…
Yazmak bence insan kişisinin yaptığı en önemli eylemlerden
biri. İnsanlığın en önemli ihtiyaçlarından birini karşılıyor. Tarihe not
düşmek, olanları kayıt altına almak. Bazen aile tarihinizi kayıt altına alarak
sosyolojik bir tespitin parçası olursunuz bazen sadece akli dengenizi muhafaza
edebilmek için duvara çentik atarsınız. Bazen arkadaşınıza verdiğiniz borcu
kayıt altına alırsınız bazen seçim yapmakta zorlandığınız durumları bir kâğıda
yazarak derli toplu görmek istersiniz. Bazen aile içinde anlatılıp duran eski
bir masalı kayda geçirirsiniz bazen içinizi dolduran öfkeyi kimseye
anlatamayınca sayfalarca yazarsınız.
Yazmak farzdır aynı zamanda. Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de
borç alanın da verenin de bir yere bunu not almasını buyurur. Böylece nisyan
ile yani unutmak ile malûl olan insanın bu özelliğine karşı bir tedbir
edinmesini ister.
Yazmak öyle önemlidir ki mesela Filistin’in 1948’den önce
kime ait olduğunu; kayıt altına alınmış tapular, kimlik belgelerindeki doğum
yerleri, mezar taşları, sokak isimleriyle belgeleyebilirsiniz.
Mesela doğum tarihlerimizin geçmişte ailelerimiz tarafından
not alınmış olması çok değerlidir. Bu tarihin hatırlanması çocuğa aile içinde
verilen değeri gösterir. Eskiden aileler çocuklarını kaybettiklerinde ki çocuk
ölüm oranı çok yüksekti, bu çocuk için çıkardıkları kimliği cinsiyeti uygunsa
sonra doğana verir ona göre isim koyarlardı. Yine benzer sebeplerle bir neslin
doğum tarihleri kendilerine has değil de toplu olarak kayıt altına alınmıştır.
Kışın doğanlar 1 Ocak, yazın doğanlar 1 Temmuz’da kaydedilmiştir. Bunlar üzücü
örnekler olmakla birlikte yazmanın, kayıt altına almanın insanlara nasıl bir
değer kazandırdığına dair unsurlardan biri.
Yazmak çok önemlidir. Size şöyle bir örnek anlatayım. Mısır
ile Hititler arasında yapılan meşhur Kadeş Savaşı oldukça zorlu bir savaş olur.
Savaştan sonra taraflar aralarında tarihin ilk yazılı barış anlaşması olarak
bilinen Kadeş Antlaşmasını imzalarlar. Mısır Firavunu Ramses, anlaşmayı
ülkesinde Mısır’ın zaferi şeklinde takdim eder. Hatta Mısırca’ya tercüme
edilmiş kopyalarında antlaşmanın ehemmiyeti Mısır’a atfedilmekte ve barışın
Hititlere bir lütuf olarak imzalandığı ifade edilmektedir. Ne zamana kadar?
Hititlerin başkenti Hattuşaş’ta yani bugünkü Çorum’da anlaşmanın Hititlerdeki Akkadca
kopyası bulunana kadar.
İnsanlık ortak mirasını yazarak biriktirir. Bu
kültürel mirasın en büyük kayba uğradığı dönemler, kütüphanelerin yağmalandığı,
yakıldığı dönemlerdir. Bu olaylardan sonra birikimi yok edilen toplumlar
geriler. Bunlardan biri İskenderiye’deki el yazmalarıyla dolu büyük
kütüphanenin Romalılar tarafından birkaç kez yakılmasının ortaya çıkardığı
tahribattır. Moğolların işgalleri sırasında da çok sayıda önemli kültür eseri
ve kütüphane yakılıp yıkılmıştır. Bağdat’taki Beytülhikme bunlardan
biridir.
Peygamberimizin vefatından sonra sahabenin ilk işi Kur’an-ı
Kerim’i bir araya getirmek olmuştur. Sahabenin elinde bulunan metinler
toparlanmış, hassasiyetle ele alınmış, aynı tür malzeme üzerine yazılarak bir
kapak altına alınmıştır. Sonraki dönemlerde nüshalar çıkartılarak çoğaltılmış
genişleyen İslam beldelerine gönderilmiştir. Yani yazmak hayati bir öneme
haizdir.
Dolayısıyla yazmak bir ihtiyaçtır. Hem anlattığımız gerekçelerle hem de insanın kendini ifade etmesinin en düz, en sırlı, en kolay yollarından biridir. Sait Faik Abasıyanık’ın bir hikâyesi vardır. Hikâyede, anlatıcı kendi kendisine yazmamaya söz verir ve bütün gün yazmamak için direnir. Ancak günün sonunda bir bakkaldan kâğıt kalem alır ve yazmaya başlar. Yazmak onun için öyle bir ihtiyaçtır ki, “yazmasam ölecektim” der.
Yazıyı öğrenme sürecimiz… Neden yazmak istemiyoruz?
Öğretmen, bugün diğer günlere nazaran daha heyecanlıydı. Bu
durum sınıfın dikkatini çekmişti. Öğretmenleri öğretim yılının ilk haftasında
malzeme listesi yazdırırken bir sürü çizgileri olan tuhaf bir de defter
istemişti. Çocuklar bu defteri ne yapacaklarını sormuşlardı heyecanla. Vakti
gelince anlayacaklarını söylemekle yetinmişti. Galiba bekledikleri vakit
gelmişti. Öğretmen sabah, elinde bir yorgan ipi yumağıyla sınıfa gelmişti o
gün. O zamanlar nevresim denilen şey yaygın değildi. İnsanlar yorganlarını iki
büyük geniş bezle yüzler, bu bezleri yorganın kenarına düzgün bir dikişle
tuttururlardı. İp çok kolay tüylenmeyen sağlam bir ipti. Öğretmen yorgan ipiyle
sınıfa gelince çocukların hepsi bir ağızdan gülüp ne yapacağını sormuşlardı.
Cevap yine en zayıf yerlerinden vurmuştu onları: “Sabredin, zamanı gelince
öğreneceksiniz!”
Beslenme teneffüsünde öğretmenleri hepsinin meraklı
bakışları altında birtakım hazırlıklar yapmaya başladı. Önceki teneffüs elinde
renkli tebeşirlerle gelmiş hepsinin dikkatini çekmeyi başarmıştı. Şimdi de
karatahtanın tebeşir tozlarının toplandığı tozluğunu itinayla temizledi. Sonra
yorgan ipinden tahtanın boyu uzunluğunda parçalar kesti. Herkes ilgiyle
izlerken sınıftan bir yardımcı arandığını anlayınca gözüne şirin görünmek için
hareketlendiler. Bu esrarengiz işte katkıları olmasını hepsi istiyordu. Öğretmen
içlerinden iki kişiyi seçti. Ellerine yorgan ipliğinin uçlarını verip tahtanın
iki başına geçirdi. Onlardan ipi tozluğun içinde tutmalarını istedi. Gizli bir
zevk alıyormuş gibi ağır hareketlerle masasından aldığı renkli tebeşirle yavaş
yavaş ipi boyamaya başladı.
Çocuklar kendi aralarında öğretmenin bu işi neden yaptığına
dair birtakım teoriler geliştirerek fısıldaşıyorlardı. Herkes beslenmesini
kenara bırakmış şanslı arkadaşlarıyla öğretmeni izliyordu. İlk ip boyanınca
öğretmen, bekleşen çocuklardan birine öğretmen arkadaşlarından birinin adını
söyleyerek bulup getirmesini söyledi. Kendisi de ikinci bir ip için aynı
adımları izlemeye başladı. Arkadaş öğretmen gelince ikisi karşılıklı tahtanın
üstünde bir noktaya neredeyse bitişik tutarak tebeşirle boyanmış ipi iyice
gerdiler ve bir yay gibi çekip bıraktılar. Tahtaya çarpan ip üzerindeki tebeşir
tozuyla tahtada düz bir çizgi şeklinde iz bıraktı. Öğretmenler aynı şeyi üç
kere daha yapıp dört satırlık bir dizi elde ettiler. Sonra öğretmen daha fazla
merakta bırakmayıp çocuklara bu satırları neden hazırladıklarını anlattı. Güzel
yazı yani el yazısı yazmayı öğreneceklerdi. Tabi çocuklar bunun nasıl bir
serüvene dönüşeceği hakkında hiçbir fikre sahip değillerdi. İşte böyle başlayan
el yazısı serüveni genellikle acıklı hikâyelerle dolu. Elini kaldırmadan
yazmaya çalışmak, ağrıyan, kramp giren minik eller ve sonu ağlamayla biten yazı
işkencesi… Dahası hokka, divit, dolmakalem, mürekkeple yaşanan tatsız anılar da
cabası. El yazısı işkencesi belki de bizim yazma serüvenimizin başlamadan
bitmesine sebep olmuştur.
İnsanlar kendi çocukluklarından da çocuklarından da
hatırlarlar, en çok kızılan ödevler yazma gerektiren ödevlerdir. Çocuklar,
gençler yazmaktan hoşlanmıyor, zevk almak bir yana işkence gibi görüyor. Bunda
genel olarak yazı öğretme tekniklerimizin rolü olabilir mi mutlaka
düşünmeliyiz. Hatta sınav tekniklerimiz bile etkili olabilir. Çocuklar
sınavların test yöntemiyle yapılmasından çok memnunlardı. Yazılı dediğimiz
tarzın yeniden sınav çeşitleri arasına alınması tepkilerine sebep oldu.
Yazmanın
geleceği
Kâğıda kalemle yazmanın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar bilgisayar kullanmak, elle yazdığımızdan daha hızlı yazabilmek, yanlış yapınca düzeltmek, saklamak, şekil vermek gibi birçok imkân sunuyor olsa da kâğıt kalemin yerini tutmuyor. Eskiden çok daha az fotoğraf çektirirdik ama saatlerce albümlere bakardık, albüme bakmanın bir lezzeti vardı. Şimdi dünya kadar fotoğraf çekiyoruz hatta bazı insanların her anı fotoğraflarla kayıt altına alınıyor. Ama artık onlara çay ve sohbet eşliğinde bakılmıyor. Çoğunu silip atıyoruz ya da dijital hafızalarda depolanıp duruyor. Bilimkurgu edebiyatının en önemli isimlerinden Ray Bradbury, Fahrenheit 451’inde, kitapların yakılarak yok edildiği bir gelecek tahayyülünü anlatır. İnsanlar dev ekranlardan sürekli bir şeyler izlemektedir. Okunacak hiçbir şey kalmamıştır. Otorite bir yerde kitap olduğunu haber aldığında orayı basmakta ve bulduğu kitapları yakmaktadır. Kitabın adı da buradan gelir. Kitapların yanma derecesi 451 Fahrenheit’tır. Bizim ülkemizde de maalesef kitapların yakıldığı dönemler oldu. Bradbury’nin kitabında, kitapların yok edilişini izlerken tasvir ettiği acıyı ya da 12 Eylül’de kitapların yakılmasının toplumumuza yaşattığı travmayı düşünmek bile istemiyor insan. Yani elinde bir kitap tutmanın, ondan notlar almanın, yazı fikirlerini alt alta sıralamanın da bambaşka bir tadı var.
Esra Özer Duru, Ankara, 20 Şubat 2024.
[1] Yetim ve Öksüzler İçin El Ele Derneği'nin Youtube kanalında Melike Baktemur Hanımefendi ile yaptığımız sohbetin ilk metni. Sohbeti izlemek için video linki: https://youtu.be/_P0kQpeHDfs?si=iXD0v4aOcGKjvBOI
22 Aralık 2023
SİYONİST İSRAİL KENDİ YARATTIĞI EFSANEYİ YIKARKEN
Siyonizm, “katledilen masum halk” rütbesini kimseyle paylaşmak istemediği için Nazi Almanyasında Yahudilerden başka insan topluluklarının da öldürüldüğünün konuşulmasını istemez. Halbuki Naziler; Yahudilerin yanında Romanları, Polonyalıları, çeşitli Slav halklarını, ırkı fark etmeksizin engellileri de ortadan kaldırmayı denedi. Siyonistlerin en önemli silahı olan Hollywood yapımı filmlerde, kamplarda ölen diğer halkların ismi bu nedenle neredeyse hiç geçmez. Yıllardır esaslı Siyonist bir eğitimden geçiyor olmasına rağmen dünya halklarının geldiği İsrail’in meşruiyetini ve zulümlerini sorgulayan nokta o yüzden takdire şayan.
Kıyamet filmleri (apokaliptik) denilen bir kategori vardır, meraklısı seyreder. Hollywood, bu filmlerde dünyanın bir felakete gidişini ya da bir felaketten nasıl toparlandığını anlatır. Bu filmler, komplo teorisyenleri için bolca malzeme içerir. Diğer yandan anlatılan hikâyede, izleyeni, mantıkla, gerçekle bağdaştığı için rahatsız eden yönler vardır. 2013 yılında Dünya Savaşı Z isimli bir film gösterime girdi. Senaryonun kaydettiği isabet filmin, Covid salgını sırasında bol bol haber olmasını sağladı. Film, laboratuvarda üretilen bir salgın hastalık virüsünün kontrolden çıkarak dünyaya yayılması ve cengâver bir grup insanın bununla mücadelesini anlatıyordu. Ekip, mücadelelerine destek ararken çeşitli ülkelere gidiyor ancak hiçbirinden umdukları yardımı alamıyordu. Duraklardan biri de İsrail’di. İsrailliler virüsün ülkelerine girmeyeceğinden çok eminlerdi çünkü ülkelerinin etrafı kalın ve yüksek duvarlarla çevriliydi. Zaten bu duvarları ileri görüşlülükleriyle (!) Filistinliler ve onlardan gelecek böyle tehlikelerden korunmak için örmüşlerdi. Burada senaryonun ironisi devreye girdi, beklenmeyen gerçekleşti, hastalıktan deliren İsrailliler, o duvarların içini birbirlerinin mezarına çevirdi.
Hz. İbrahim, oğlu İsmail, kurbanlıktan azat edildiğinde;
başka bir oğlunun soyundan gelen torunlarının, insan kardeşlerini kıyıma
uğratacağını hiç düşünmüş müdür? Kendilerine onun ve oğullarının adını ata adı
olarak seçen İbraniler/İsrailoğulları/Museviler/Yahudiler -bunların hepsi bir
peygambere dayanan isimlendirmeler- yazdıkları efsanevi öykülerden
devşirdiklerini sandıkları meşruiyetle, akraba bir kavmi yok edebilmeyi mi
hedefliyor? Torah’ta Hz. Adem’in oğullarından Kabil, Habil’i öldürdüğünde,
Tanrı’nın Kabil’e sorduğu “Kardeşine ne yaptın?” sorusundan kaçabileceklerini
mi düşünüyor? Kur’an-ı Kerim’de aynı kıssa anlatıldıktan sonra yapılan “İşte
bundan dolayı İsrailoğulları için şu hükmü koyduk: ‘Bir cana kıymanın veya
yeryüzünde bozgunculuk çıkarmanın cezası olmaksızın kim bir kimseyi öldürürse
sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa sanki
bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.’ Şüphesiz peygamberlerimiz
onlara apaçık deliller, mucizeler getirdiler. Ne var ki, bütün bunlardan sonra
onların pek çoğu hâlâ yeryüzünde taşkınlık yapıp durmaktadırlar” ilahi
ikazından kurtulabileceklerini mi hayal ediyor?
Bu kadar kan, acı, gözyaşı üstüne bir şehir, bir ülke nasıl
kurulabilir?
Hangi dinin kutsal kitabı, peygamberi, böyle bir soykırımı
emredebilir ve meşru bulabilir?
Ölü bedenler üzerine bir medeniyet inşa edemezsiniz!
O kan sizi tutar!
Siyonistler, yıllardır kendilerine Nazi Almanyasında maruz
kaldıkları zulümleri istismar ederek sanal bir güçlülük dünyası inşa ettiler. “Yenilmez”,
“güçlü”, “Ortadoğu’nun tek demokrasisi”, “dünyanın mazlumu” gibi sıfatlarla
zalim, katliamcı, gayrimeşru, haysiyetten yoksun, canavar Siyonist işgallerinin
üstünü örtebileceklerini zannettiler. Ancak çok yanıldılar. Dünya halkları
uyandı. İsrail’in ne kadar düşebileceğini gördü. Tıpkı Dünya Savaşı Z
filmindeki gibi İsrail, kendisini, inşa ettiği o duvarlar arasında yok edecek.
Dünya halkları, İsrail’in kibirden aynasını paramparça edecek ve zafer mazlum
Gazzelilerin olacak!
BİSAN’IN SAÇLARI[1]
Çerçeve Hikâye, içinde başka öykü ya da öyküler barındıran iç
içe geçmiş hikâyelerdir. Anlatılan ilk hikâye ya da tüm hikâyelerin yanında
sürüp giden hikâye ana hikâyedir, dış çerçeveyi oluşturur. Bu teknik sayesinde
yazar okuyucusuna bir metinde birkaç hikâyeyi, mesajı birlikte ve kolayca
verebilir. Başka bir deyişle “öykü içinde öykü” veya “öyküler dizisi”
barındırır.
“Gülüşleri ve öpüşleri çalınmış çocuğun gidişler uğruna
uzattığı saçları için…”[2]
Bisan’ın kıvır kıvır çok güzel saçları vardı. Örmezdi
ama bazen başının üstünde bazen de kulaklarının arkasında topuzlar yapardı. Bisan’ın
kıvırcık saçlarından başka içleri gülen gözleri, cıvıl cıvıl bir gülüşü vardı. Bisan
Gazzeliydi[3].
1983’te babam yeni kurulmuş bir yayınevinin (Çekirdek Yayınları) bastığı “İslam Ülkelerinden Hikâyeler Dizisi[4]”nden üç kitap getirdi. Kitaplar geldiğinde okuma yazmam yoktu, çizimleriyle dost olduk. Yalçın Turgut’un çizdiği iri gözlü, kıvırcık saçlı, hüzünlü çocuklarla yarenlik ettik uzun süre. Onlara kafamda birer hikâye yazmıştım ama hikâyeleri başkaydı.
Filistin’de Bir Çocuk’un hüzünlü kahramanı 10 yaşında,
kıvırcık saçları iki örgülü Ayşe Sevra, bir mülteci kampında doğmuştu. Bütün
Filistinli çocuklar gibi büyük hayalleri vardı. Dalgın gözlerinde hep bir damla
yaşı olurdu. Gerçek bir olayın kahramanı 9 yaşındaki Mehtike Libyalıydı.
İki yandan ördüğü koyu renkli, kıvırcık saçlarını hoplata hoplata kuzularının
peşinden koşardı. Kısacık ömrü, kuzularını otlatırken ABD üssünden kalkan bir
helikopterden açılan ateşle bitiverdi. Küçük Tuba Büyük Yolda’da Tuba
ailesi ile birlikte karayoluyla hac yolcusu bir Türk kızıydı. Tabi ki kıvırcık,
iki yanından örgülü saçları vardı.
Bisan, Filistinli bir sosyal medya içerik üreticisi,
kendi hikâyesinin başrolünde. Dünya, Gazzeli kadınların acılarını,
ihtiyaçlarını onun objektifinden ve anlatımından öğreniyor. Bisan, birkaç
gün önce uzun ve kıvırcık saçlarını, İsrail’in Gazze’deki zulümlerinden biri
olan susuzluk nedeniyle kesmek zorunda kaldığını açıkladı. Paylaştığı
fotoğrafta, avucunda güzelim kıvırcık saçlarından kesilmiş bir tutam vardı.
Bisan’ın saçlarını görünce aklıma kendi çocukluğum
geldi. Biraz komik biraz talihsiz bir sebeple o güne kadar sımsıkı ördüğüm kıvırcık
saçlarımı kısacık kestirmek zorunda kalmıştık. Bazı arkadaşlarım o sırada
popüler olan bir köle dizisindeki çocuk köleden ilhamla bana isim takmıştı. Küçük
Sebastio özgürlüğü için mücadele ediyordu.
Yerli kadınları da saçlarını iki yanlarından örerlerdi. Gazzeli
kadınlarla kendi ülkelerinde dayanışan yerli kadınlar (sömürgecilerin
adlandırmasıyla Kızılderililer) örgülü saçlarıyla dans edip şarkı söylüyorlar.
Yani Bisan’ın saçları çerçeve hikâyemiz. Bizi, yeryüzünün özgür
kadınlarını, birbirimize bağlıyor. Ayşe Sevra’nın, Mehtike’nin, Tuba’nın,
Esra’nın, Mahsa’nın, Rachel’ın, Bisan’ın kıvırcık, düz,
uzun, kısa, sarı, siyah, örgülü, örtülü, örtüsüz saçları… Sevgili Bisan’ın
saçları; özgür Filistin’in özgür rüzgarlarında çok yakında uçuşur inşallah[5].
Esra Özer Duru, Ankara, 20.12.2023.
[1] Yazıyı
okurken dinleme önerisi: Savage Daughter https://youtu.be/tegev08KyHY?si=WlcSskV532iTffM0
[2] Bu
mısranın şairini hatırlayamadım ve internet taramalarında da bulamadım. Özür ve
saygıyla…
[3] Bisan,
Gazze’de ve şimdilik iyi. -di’li geçmiş zamanı, hikâye zamanı olduğu için
kullandım.
[4] Çekirdek
Yayınevi, 1982’de ORBAY Ortadoğu Basın Yayın A.Ş tarafından çocuklara İslam
coğrafyasında yaşananları anlatabilmek amacıyla kitaplar yayınlamak için kuruldu.
İdare Meclisi Başkanı Hasan Aksay’dı. Filistin’de Bir Çocuk ve Mehtike’nin
yazarı Abdurrahman Dilipak, çizeri ise Yalçın Turgut Balaban’dı. Balaban,
2021’de vefat etti. Hasan Aksay, (Aralık 2023 itibariyle) rahatsızlığı
nedeniyle hastanede tedavi görüyor. Küçük Tuba Büyük Yolda’nın yazarı Hasan
Fettahoğlu ile ilgili bilgi bulunamadı.
[5] https://www.hertaraf.com/koseyazisi-siyonist-israil-kendi-yarattigi-efsaneyi-yikarken-3981
13 Aralık 2023
GAZZE İSRAİL’İN ÜSTÜNÜ KIRIK KALEMİYLE ÇİZİYOR
Düşünmeye, yazmaya, konuşmaya, yaşamaya çalışıyoruz. Olmuyor! Dünya halkları, Gazze’deki soykırıma bağırarak, ağlayarak, protesto ederek, meydanlara çıkarak, şarkılar söyleyip dans ederek, mumlar yakarak… karşı koyarken, İsrail ve işbirlikçileri gözümüzün önünde, Gazze’de; bilmediğimiz bir tanrıya, kirlettikleri semboller eşliğinde gözü dönmüş şekilde cinayetler işleyip kan akıtarak kurbanlar sunuyor. Bu tanrıyı kutsamak için, Hz. Musa’yı, Hz. Davut’u, Hz. Süleyman’ı, Davut Yıldızı da dedikleri Mühr-ü Süleyman’ı, Tevrat’ı, “vadedilmiş topraklar”ı, yıkmaya çalıştıkları Mescid-i Aksa’yı, “antisemitizm”i, “Holokost”u, “kendini savunma hakkı”nı, “kınama”yı, “ateşkes”i, “esir takası”nı, “orantılı güç kullanımı”nı… her şeyi ama her şeyi bozup yeniden tanımlamaya kalkışıyor. Cümleler merhametsizce formüle ediliyor. Fail İsrail olunca fiiller edilgenleşiyor, Gazzeliler sanki kendiliğinden ölüyor.
İsrail hep yaptığını yapıyor. Fotoğraflarla, haritalarla, videolarla,
kayıtlarla, haberlerle, enkazlarla oynuyor, kendince “haklılığını” dekore
ediyor. Gerçeğin şahitleri gazetecileri ortadan kaldırmak istercesine
kendilerini, ailelerini öldürüyor. Hastaneleri, camileri, kiliseleri, okulları,
sivil toplum binalarını yok ediyor. Bir halkı orada hiç yaşamamışçasına yok
etmeyi, hepimizi bu algıya maruz bırakmayı deniyor. Kelimelerimizle,
vicdanımızla, aklımızla, tarihimizle oynuyor. Hem üzümü yiyip hem bağcıyı
dövüyor hem de ciyak ciyak bağırıyor. Bunları yaparken öyle rahat ki, yarın
dünyaya dönüp “Gazze mi? Saçmalamayın, burada öyle bir yer yoktu!” diyebilir,
bir dizi şahit bile getirebilir. Bu utanmazlık, insafsızlık karşısında
hissettiklerimizi ifade edecek kelime, eylem, duygu bulamıyoruz. Hatta
boykotların duyurulduğu şekillendirildiği, sansürlere direnildiği yeni bir
mecra olan sosyal medya meydanının dili “emoji”ler de yetersiz kalıyor şahit
olduklarımız karşısında. Ne desek hafif kalıyor!
Gazze bizim neyimiz olur?
Ankara’daki Kelime Müzesinde g harfindeki “gazlı bez” kelimesinin tanımında şöyle yazıyor: “Düşeriz, dizimizi kanatırız, yaralanırız da oraya gazlı bez sararız. Ama koklarsın, koklarsın gaz kokusu gelmez. Çünkü gazlı bez, gazlı bez değildir. Onun aslı gaz bezidir. Onun da aslı Gazze bezi. Gazze’nin meşhur incecik tülbent bezi.” Yani Gazze bizim hem yaramız hem yaramızı saranımız oluyor. Gazze; yakamızı, kalbimizi, elimizi bırakmıyor. Aklımız, fikrimiz, gündemimiz hep Gazze… Buna rağmen Gazze’de yaşananlar, insanlığımızın, merhametimizin, cesaretimizin, aklımızın, mantığımızın, fedakârlığımızın, hassasiyetimizin, kahramanlığımızın üstünü; çaresizliğimizin, acizliğimizin, az gelişmişliğimizin altını çiziyor.
Gazze’de şu kadar çocuk, şu kadar kadın, şu kadar erkek
ölüyor… İsimleri sevgiyle konulmuş, sofraya çağrılmış, hediyeler alınmış, başı
okşanmış, dizine yatılmış, saçının topuzu öpülmüş, bir tohum ekmiş, bir çiçeği
sulamış, bir kediyi kucaklamış, topu arabanın altına kaçmış, şarkılar söylemiş,
dualar etmiş, hatta bu dünyanın oksijeni dahi ciğerlerine küvözsüz nasip
olmamış bebeklerin aralarında olduğu her kim varsa vahşi bir ölümle öldürüyor
İsrail. Seçmiyor, ayırmıyor, acımıyor, durmuyor, dinlemiyor.
Hesapların üstünde bir hesap var: İsrail kendi ayağına
sıkıyor
Siyonist İsrail, Gazze’deki cürümleri işlerken bugüne kadar
istismar ettiği “Nazi mağduru”, “Holokost sağ kalanı” imajlarını kendi kendine yerle
bir ediyor. Siyonistler gerçek yüzleriyle bütün dünyada ilk kez böyle faş
oluyor. Aralarında Nazi soykırımından sağ kalmış insanların çocukları ve
torunları da olan bazı Yahudiler İsrail’e “bizim acımızı kullanma, bizim
adımıza öldürme” diyerek karşı çıkıyorlar. Kıyamete yaklaşan dünyada hiçbir şey
gizli kapaklı kalmıyor. Gazze’nin şehitleri, emanetlerini teslim etmeye bütün
ihtişamlarıyla yükselirken İsrail’i ve işbirlikçilerini tarihin en büyük utancı
ve hesabı bekliyor[1].
Esra ÖZER DURU, Ankara, 8 Aralık 2023.
Taze Taze Hikâyeler
BEKLEME ODASI
Mart ayı ortalarıydı. Hava, okullardaki mevsim tablolarında her zaman bahara dahil edilmesine rağmen, yıllardır rolüne direnen bu aya yakışı...
-
İnsan, çocukluğunun bir aşamasında bir mekândan çıktığında, tek spot ışığı kendisine tutulmuş ve kameranın odağı sadece oymuş gibi orada ons...
-
Sıcak yaz akşamlarında bahçelerde, odalarda, zayıf ampullerde bir bir yanar Yorgunca huzur… Tüplü televizyonun ışığında, kanepede uyukla...
-
I. 1983 yılının Ağustos sonlarıydı. İki oda bir salon, iki cepheden güneş alan, yazın zehir gibi sıcak, kışın mutfağı buz gibi soğuk ilk ev...





