09 Mart 2025

Cumaya Gittim Geleceğim X – KALIPLARIN DIŞINA ÇIKMAK

Boykot, “bir işi, bir davranışı yapmama kararı alma” anlamına gelen ve zalim bir uygulamaya ya da kişiye karşı yapıldığında karakterli bir duruş olan güzel bir eylem biçimi. Bu eylemin başarıya ulaşma ya da en azından fark edilme ihtimali, ne kadar büyük bir kitleyle yapıldığına bağlı. O yüzden boykotçular genellikle “tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış, istediğiniz kadar boykot edin!” tepkisini alıyorlar. Buna rağmen çok kıymetli bir duruş olarak gördüğümüz boykot, birçok insanın gündemine Gazze vesilesiyle girdi. İsrail’in Filistin’de uyguladığı soykırıma bir şekilde fon sağlayan, destek olan ya da zulme rıza gösteren firmalar, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de boykot listelerini oluşturdu. (Yıllarca kendi boykot listelerimizi yapabilmek için ekonomi sayfalarını takip etmekten bizi kurtaran boykot sayfalarına da yeri gelmişken teşekkür edelim.) Bazı ürünleri belli markalardan almamaya başlayınca alternatiflerini aramaya başladık. Çok şükür, artık birçok ürün geçmiş yıllardaki kadar alternatifsiz değil. “Sürme çikolatam/içeceğim şu markadan olmazsa yaşayamam” noktası tamamen kişisel bir durum. Elbette boykota katılıp katılmamak da herkesin kendi kararı. Kapitalizmin; boykottan/alternatifsizlikten kâr sağlama mantığının yanında, alternatif ürün üretmek için hala bir işaret düdüğü beklemek konusunu ise mutlaka konuşmalıyız.

Boykota farklı yaklaşımlar

Başörtülü kadınlar olarak yıllarca üstümüze, başımıza; yaşımıza, bedenimize, mevsime uygun kıyafetler, aksesuarlar bulamadık. Hazır giyim sektörü; uzun kollu penye tişörtler, uzun etekler, bol pantolonlar dikmeyi -kasıtlı değildir herhalde ama neticede- reddetti. 14-15 yaşlarındaki başörtülü bir genç kızken annemizin giydiği etekleri, bluzları ve onun krepten kestirdiği başörtüleri ya da kesimi armuda benzeyen pardösüleri kullandık. Benim yaşlarımda başını örten bütün genç kızlar için aşağı yukarı aynı şey geçerliydi. Sonraları “tesettür giyim” adı altında bazı markalar olduğunu ve bunların daha çeşitli kıyafetler ürettiğini gördük ama hepsi ateş pahasıydı. Sektör; başörtülü kadınlara hem “boykot” uyguluyor hem de onları fahiş fiyatlara mahkûm ediyordu. Mecbur olduğumuz için bunlardan alışveriş yapacağımız fikrinden hareketle yürütülen bu fahiş fiyat politikası bizi yıllarca tesettür giyim firmalarını “boykot” etmeye yöneltti. Eski bir konfeksiyoncu olan teyzemin tanıdığı bir terzi, yarım yamalak tarif ettiğimiz modelden, çok da yabana atılmayacak bir ücret karşılığında bize (kardeşimle bana) yaşımıza uygun kumaşlardan birer takım dikti. Boykot bu noktada bizim kanımıza çoktan karışmıştı.

O yaşlarda bu zorluğun sebebinin hani şu ünlü dergilerin arasından çıkan tek sayfa gibi katlanmış, açıldıkça büyüyen ve halıya yayılan kalıplardan kaynaklandığını sanırdım. Çünkü bana göre onlar bir standardı temsil ediyordu ve bunu aşmak mümkün değildi. Beden farklarının ya da kişisel tercihlerin bu kalıplara nasıl uygulanacağını aklım kesmezdi. O yüzden kalıpsız çalıştığını söyleyen terzilere hayrandım. Onların hayal gücü ve zihinleri; sınırların ötesine geçmeye hazırdı. Bizi kısıtlayan şey; kalıplarla düşünmek zorunda olduğumuzu sanmamızdı. Bunu bir türlü aşamadık.

Kalıplardan oluşan sistem, başörtülü kadınları, 28 Şubat’ta oldukça keskin şekilde “boykot” etti. Okullara, işyerlerine, hastanelere, ne bileyim, birilerinin kendi şahsına münhasır bir şekilde tanımladığı “kamusal alan”lara başörtümüzle giremez, oralarda var olamaz hale geldik ve evet bunca yıl geçmesine rağmen “bi bitmedi mağduriyetimiz!” Çünkü bu mağduriyet, dışarıdan bakanların sandığı gibi iyileşip gidecek bir şey değildi. Bize uygulanan boykot, birçoğumuzun hayatının tam ortasına yıldırım gibi düştü ve kaldı. Yaşanmasaydı nasıl insanlar olacağımızı ölene kadar merak edeceğimiz bir kırılma hakkında konuşmamız bile engellendi.

Sonsuzluk ve Ötesine!

Boykot listesinde yer alan Disney’in yuttuğu, animasyon şirketi Pixar’ın ilk filmi Toy Story’yi çocuklarımızla severek izlemiştik. Hikâyede ana kahraman Andy’nin, önce rakibi sonra dostu olan uzay şerifi Buzz Lightyear karakterinin “Sonsuzluk ve ötesine!” şeklinde çevirebileceğimiz bir sloganı vardı. Yakın tarihimize baktığımızda kalıpları aşmamız ve “sonsuzluk ve ötesine” bakmamız gerektiği açıkça görülüyor artık. Bu vesileyle “sonsuzluk ve ötesine” bakan birkaç kadınla ilgili biriktirdiğim küçük notları aktarıp Cuma namazı notlarımı başka bir yazıya saklayacağım. Çünkü uzaya bakan kadınlardan, Cuma vakti camide kendine yer bakan kadınlara gerilemek çok umut kırıcı. (Sizden gelecek yeni cami notları için: bilgi@hertaraf.com. Yetkililerin dikkatini çekebilmek için: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm.) 

Meryem El İcliyye ya da Meryem El Usturlabi: Tarihe adını yazdıran bir usturlap (kısaca temel işlevi yıldızların konumunu belirlemek olan bir alet) ustası. Halep’te doğdu. Babası, bilinen en eski usturlabı yapan Muhammed bin Abdullah Nastulus’un yanında yetişmiş iyi bir usturlap ustasıydı. Meryem, astronomi, matematik ve mühendislik eğitimleri aldı ve günümüzün akıllı saati sayılabilecek saat, pusula ve navigasyon cihazını bünyesinde barındıran en karmaşık ilk usturlabı üretti. Tasarladığı aletlerle adı bilim tarihine kazındı. Kariyerine duyulan saygıdan dolayı 1990’da keşfedilen bir asteroide 7060 Al-‘Ijliya ismi verildi.

Fatima El Fihri: Dünyanın ilk sürekli ve en eski üniversitesi Tunus’taki El Karaviyyin’in kurucusu. Ailesinden kalan yüklü mirası bir cami ve onun etrafında bir medrese inşa etmeye harcadı. Cami ve medrese tamamlanana kadar her gün oruç tuttu. Kurduğu medresede, İslam hukuku, tıp, matematik, astronomi, kimya, tarih ve yabancı dillerde verilen lisans eğitimi, 20 kişilik sınıflarda halka açık yapılıyordu. İbni Haldun, İbni Rüşd, İbni Arabi değişik dönemlerde bu üniversitede eğitim aldı. Üniversite hala faal ve dünyanın en eski ve güncel kütüphanesine sahip.

Seyyide Hurra (Hür Kadın) ya da Aisha Al Alami: İslam tarihinin ilk kadın denizcisi, korsan ve bir sultan. İspanyolca ve Portekizce biliyordu. İspanyolların Endülüs’te giriştiği kıyımlar sırasında Fas’ın Tetuan (Tetvan) eyaletinin yöneticisi olan eşiyle birlikte denizlerde İspanyollar ve Portekizlerle mücadele etmeye başladı. Eşinin vefatından sonra mücadeleye tek başına devam etti. Tetvan’ı 30 yıl yönetti. Bu zaman zarfında Tetvan şehrinin jeopolitik konumunu ve köklü tersanesini gerektiği gibi kullanarak önemli başarılara imza attı. Onun başarıları Türk denizcilerin işini kolaylaştırdı. Bir dönem Oruç Reis’le iş birliği yaptı.

Kurtubalı Lübna ya da Lubna bint Abdül Mevla: Gerçek bir bilim insanı. Kurtuba’da doğdu. Aritmetik, matematik ve cebirin yanı sıra astronomi, edebiyat, hat alanlarına hakimdi. Ayrıca Yunan metinlerini okuyacak ve çevirilerini yapacak kadar Yunanca bilirdi. Endülüs Emevilerinin Sultanı III. Abdurrahman tarafından Kurtuba Kraliyet Kütüphanesinin yöneticiliğine getirildi. Matematik dehası ve kültür abidesi olarak anıldı.  

Sutayta El Mahamali: Bağdat’ta doğup büyüdü. Hafızdı, genelde hukuk, özelde miras hukuku, edebiyat, matematik alanlarında yetkindi. Ondalık sayma sistemini basite indirgeyerek günümüzde hala kullanılır düzeyde olmasını sağladı. Matematik alanındaki hakimiyeti sayesinde Bağdat’ta birçok kadı özellikle bir mülkün gelirinin vefat eden kişinin yakınlarına nasıl dağıtılacağına dair sıkıntılar yaşadıkları miras davalarıyla ilgili olarak ona danışırlardı. Muhasebe bilirdi. Ayrıca Şafi fıkhına da hakimdi.

https://hertaraf.com/koseyazisi-cumaya-gittim-gelecegim-x-kaliplarin-disina-cikmak-4472

Esra Özer Duru, Ankara, 8 Mart 2025.

25 Şubat 2025

GÜN VE HANÇER VE BEZELYE

Biz günü geçiriyorduk

ve günler geçiyordu

Özlediği denizi içinde biriktiren kadın naifliğiyle

böğrümüze saplanan dost hançerlerini

çıkaracak derman bulamadık…

Kız kardeş sıcaklığıydı umduğumuz

Kimse tutmadı ellerimizden…

Sağanak altında ıslanırken saçlarımız,

yalnızdık…

Tozlu yollarda kendine rota çizerken yağmur,

Issız adaya düşsek alacak üç şey yoktu…

ve çarşafların altındaki bezelye

bizdik!

Hiç fark etmedik!

8 Haziran 2022 

15 Şubat 2025

Cumaya Gittim Geleceğim IX - MÜMİNLER İŞLEVSEL BİR AİLE GİBİDİR

“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulur.”

“Müminin mümine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.”

Ne zamandır bu iki hadis-i şerif hakkında düşünüyorum. Doğru bir benzetme olacak mı bilemiyorum ama bana işlevsel ve işlevsiz aile tanımlarını hatırlatıyorlar. Hatta oradan bakınca ülkemiz de kocaman bir işlevsiz aile gibi görünüyor. Nasıl mı?

İşlevsiz aile[1]yi (Disfonksiyonel aile) anlayabilmek için önce işlevsel aileyi (Fonksiyonel aile) tanımak gerek. İşlevsel aile, bireyleri arasında saygı, sevgi ve güven zemininde temellenen destekleyici, koruyucu, özenli ilişkilerin olduğu ailelere denir. Böyle ailelerde çocukların özgüven ve özdeğer ölçütleri sağlıklı ve dengeli bir şekilde oluşur. Kendilerinin yanı sıra başka insanlara da değer vermeyi öğrenirler. Aynı zamanda hayata dair, hiçbir okulda, hiçbir öğretmen tarafından verilemeyecek bir eğitim alırlar. Sevilmenin, değer verilmenin en güzel örneği ailede sunulduğu için daha sonra yeterince sevilmedikleri, değer görmedikleri ilişkiler hakkında sağlıklı tavır almayı öğrenirler. Kendilerine değer verdikleri için anlamsız ilişkiler içinde olmaktan kaçınır, arkadaş, eş seçiminde buna özen gösterirler. Karşılaştıkları zorlukları aşmayı, gerekiyorsa yardım almayı bilirler.

İşlevsiz aile (Disfonksiyonel aile) ise sürekli çatışma, ihmal ve yanlış davranışların olduğu, bireylerin yoğun bir duygusal rahatsızlık yaşadığı ailedir. Ailenin yaşadığı maddi sıkıntılar, ebeveynlerin kendi ailelerinden getirdikleri işlevsiz aile geçmişleri, şiddet, aşırı katı kurallar, otorite karmaşası gibi unsurlar da böyle ailelerin ortaya çıkmasına yol açar. Ebeveynler, çocuklarının özellikle duygusal ihtiyaçlarını karşılamakta ve onlara sevgi göstermekte zorlanırlar. Çocuklar ve ebeveynleri ile ebeveynlerin kendi aralarındaki sevgi ve güven eksikliği yüzünden ebeveynler, sağlıklı otorite kuramazlar. Çatışma ortamı çocukların karakter gelişimini olumsuz etkiler. Aile içinde sürekli hissedilen korku ve kaygı, duygusal açıdan hassas ve kırılgan bireyler yetişmesine neden olur. Böyle büyüyen çocuklar, bunu normal zannederler ve öyle zannettikleri için ortamdan kaynaklanan sorunları teşhis edemez, o sorunlarla nasıl baş edeceklerini bilemezler. Yanlış ilişki denklemlerinde bulunur, herkesi memnun etmek zorunda hissettikleri için “hayır” diyemezler. Olumsuz bir şey olduğunda suçu kendilerinde arama eğilimindedirler. Terk edilmekten, başarısız olmaktan endişelenirler. Hakları olanı istemekten korkar, bunun için çatışmaya girmekten çekinirler.

Bir kadın olarak bir kadının yaptırdığı camide Cuma kılamamak: Kayseri Hunat Camii

Kayseri’de Selçuklu mimarisinin şaheserlerinden I. Alaeddin Keykubat’ın eşi ve II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in annesi Mahperi Hunat (Huand) Hatun’un 1238 yılında yaptırdığı, cami, medrese, hamam ve kümbetten oluşan bir Külliye bulunuyor. Hunat Hatun Külliyesi, Kayseri’yi ziyaret edenlerin en önemli duraklarından biri.

Cuma yazılarımı okuyan çok sevdiğim bir arkadaşım, on yıl geçmesine rağmen içini hala hüzünle dolduran bir Cuma anısını şöyle anlattı: “Bundan 10 yıl kadar önceydi. Eşimle Kayseri’ye arkadaşını ziyarete gitmiştik. Arkadaşının iş yeri tarihi Hunat Camii Medresesine çok yakındı. Günlerden Cuma ve vakit öğleydi, ezana çok az kalmıştı. Onlar namaza hazırlanırken ‘ben de sizinle Cumaya gelsem’ diye bir teklifte bulundum ancak eşimin arkadaşı çok katı bir sesle, ‘Burada kadınlar camiye gitmez, Cuma da kılmazlar yenge!’ dedi. Bana iş yerinin altındaki depoyu göstererek, ‘Seccade var, musluk da var, abdestini alıp burada kılabilirsin. Mümkünse biz gelene kadar da buradan çıkma’ dedi. Hem biraz ürpermiş hem de üzülmüştüm. Bodrum katı, nemli, karanlık bir yerde namazımı kıldım. Hunat Hatun’un camisinde bana yer yoktu. Eşimin tesellisi ise ‘Kimsenin Cumasına engel olmadın. Ya senin yüzünden yer bulamayan, farzı kaçıran biri olsaydı?’ olmuştu. Keşke camiler dolup taşsaydı da o yüzden bana yer kalmasaydı!”

Bu anıyı dinleyince, Cuma namazı incelemelerimizde baktığımız diğer ölçütler; kadınlar tuvaleti, tabure, kubbenin, minberin, mihrabın görünmesi, hutbenin duyulması, mekânın sıcaklığı, aydınlatması vs. ölçütleri buharlaşıverdi. Arkadaşım, Anadolu’nun en büyük, en eski şehirlerinden birinde, tam 787 yıl önce bir kadının inşa ettirdiği bir külliyenin camisinde namaz kılmaya “layık” bulunmamış, namaza götürülmemişti. Hunat Hatun, külliyeyi yaptırırken böyle bir dışlanmayı ön görmüş müdür?

Kocaman bir ailenin içinde yapayalnız hissediyorsanız, o aile bu nedenle “işlevsiz bir aile”dir. Baştaki hadis-i şerifler, işlevsel bir ailede büyümenin ve o ailenin bir bireyi olarak hayatın değişik alanlarına atılmanın nasıl bir konfor sunacağının hayalini kurdururken; işlevsiz bir ailede büyümenin, hissettiğimiz ama bilincinde olmadığımız sıkıntılarının altını çizdi. Hepimiz ebeveyn değiliz ama hepimiz bireyiz. Tamamen işlevsiz ailelerde büyüyen çocuklar gibi de değiliz, sorunu gördük, çözüm öneriyor, hakkımızı istiyoruz. Yoksa bünye tümden hasta düşecek.

(Sizden gelecek yeni cami notları için bilgi@hertaraf.com. Yetkililerin dikkatini çekebilmek için: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, Kayseri İl Müftüğü @kayseriilmuftulugu.)

Esra Özer Duru, Ankara, 13 Şubat 2025. 

[1] İşlevsel ve işlevsiz aile tanımları için Davranış Bilimleri Enstitüsünün sitesinden yararlandım. https://www.dbe.com.tr/tr/yetiskin-ve-aile/11/disfonksiyonel-aile-yapisi-nedir-ve-etkileri-nelerdir/#:~:text=Bir%20ailede%20s%C3%BCrekli%20olarak%20%C3%A7at%C4%B1%C5%9Fma,%C5%9Fekilde%20duygusal%20bir%20rahats%C4%B1zl%C4%B1k%20vard%C4%B1r (Son erişim tarihi: 12.2.2025) 

09 Şubat 2025

“FANTASTİK CANAVARLAR NELERDİR, NERELERDE BULUNURLAR?”

Canavar: (İsim, Farsça) 1. Cana kıyan yaban hayvanı. 2. (mecaz) Düşüncesizce ve acımadan her şeye kıyan kimse.

Canavarlık: (İsim) Canavar olana yakışır iş.” (TDK Türkçe Sözlük, Beşinci Baskı, Ankara, 1969)

Canavar: 1. (isim) Masallarda sözü geçen yabani, yırtıcı hayvan. 2. Köpek balığı. 3. (mecaz) Haşarı, yaramaz çocuk. 4. (halk arasında) Kurt, domuz vb. cana kıyan yaban hayvanı. 5. (sıfat, mecaz) Acımasız, kötü ruhlu, zalim (kimse). 6. (sıfat) Herhangi bir şeye çok düşkün olan: Kurabiye canavarı. 7. Domuz. 8. Kurt. 9. Gölge oyununda doğaüstü bir yaratık tasviri. Buna ejder de denir. Kötülüğün simgesidir. 10. Yılan, kertenkele, örümcek, akrep ve benzeri zehirli hayvanlar için baytarnamelerde kullanılan ad.” (kelimeler.gen.tr: https://kelimeler.gen.tr/canavar-nedir-ne-demek-58112 son erişim tarihi: 5.2.2025.)

Canavar aslında gerçek hayatta bir karşılığı olmayan ve bu yüzden daha da korkutucu hale gelen bir imaj. Eskiden, korkutarak zapturapt altına almanın yaygın olduğu dönemlerde, çocukları iğneci ve polisin yanı sıra canavarla korkuturlardı. Benim şahsi tecrübem iğnecinin daha korkunç olduğu yönündeydi. Çünkü canavarı görmemiştim ama iğneciye dair acı anılarım vardı kısa hayatımda. Canavar denince de aklıma çok iri, gözleri parlayan, orayı burayı yıkıp döken, laftan sözden anlamayan, insana kaçma, saklanma fırsatı tanımadan yakalayıp parçalayan, muhtemelen tüylü, keskin dişli, sivri tırnaklı, karanlık bir şey gelirdi. Arkadaşlarımın canavarlara dair tasvirlerinde ise pullardan oluşan zırh gibi bir deri, silaha dönüşen uzuvlar ve kuyruk da bulunuyordu. Bir canavarlıklarını görmemiştik ama Van Gölü Canavarı, Loch Ness Gölü Canavarı vardı. İstiklal Marşında “medeniyet” denilen “tek dişi kalmış canavar” vardı. Sırf eğlence olsun diye önlerine dizilen arabaların üstünden atlarken onları ezip hurdaya çeviren araçlara “canavar kamyonlar” deniyordu. Herkesin canavarı kendineydi yani. Ortak noktamız aşırı şiddet uygulayan, kalpsiz bir yaratık olmasıydı.

Büyürken bir canlının, bir şeyin canavar olarak tanımlanabilmesi için ille tüylü, pullu, keskin dişli, uzun tırnaklı falan olması gerekmediğini gördük. Canavarca hislerle cinayetler işleyen, halkları katledip ortadan kaldırmaya, topraklarını ellerinden almaya azmeden ülkeler gördük. Belki dokunulmazlık zırhları vardı ama tüyleri ya da pulları yoktu. O yüzden canavarlık kriterlerimizde bazı değişiklikler yaptık. Canavarlar, bizim gibi görünebiliyor, aramızda yaşıyorlardı.

Biz, canavarlar hakkında bu kadar bilgi edinirken yetkili etkili bazı insanların onları hiç tanımadığını fark ettik. Bu noktada yazacağım şeylerin dehşetinden dolayı özür dilerim, yazıyı tasarlarken bu detayları yazmama kararı almıştım ama bir canavarın teşhisinin neden mümkün olmadığını anlayamadığım için yazmam gerekti.

Pınar Gültekin; sıradan, etten kemikten, kedi tırmalasa tırmalandığı yerden kanı akacak bir kadın, Cemal Metin Kaya isimli bir canavar tarafından önce boğuldu. Canavar Kaya’ya bu yetmemiş olacak ki Pınar’ı hala hayattayken cenin pozisyonunda bir varile koyarak yaktı. Daha sonra üzerine beton döktü. Son olarak bir noktada yardım aldığı kardeşiyle birlikte ormanlık alana attı. Yani canavar, Pınar’ı bir değil aslında üç kere ve üç farklı yöntemle öldürdü. Üstelik delilleri görünce suçlarını itiraf etti. “Canavarca hisle ve eziyet çektirerek kasten öldürmek” suçlamasıyla yargılandı, ağırlaştırılmış müebbet istenirken “haksız tahrik”le indirim yapılan Kaya’ya 23 yıl hapis cezası verildi. Gültekin ailesinin, itirazı ile üst mahkemeye taşınan karar, o mahkeme tarafından ağırlaştırılmış müebbete çevrildi. Bu kararı da Canavar Kaya’nın ailesi Yargıtay’a taşıdı. Geçen hafta karar veren Yargıtay ağırlaştırılmış müebbet cezasını bozdu. Kaya’nın “canavarca hislerle öldürme” suçundan değil, “niteliksiz kasten öldürme suçundan haksız tahrik uygulanarak yargılanmasını” istedi. Yargıtay, bizim canavar tanımımızın “aşırı şiddet uygulayan, kalpsiz bir yaratık” ortak paydasını bilmiyor olmalı ki, Kaya’da kürk, pullu deri, keskin dişler, sivri tırnaklar, kuyruk vs. yerine (muhtemelen) takım elbise ve kravat gördüğü için onun canavarlığını teşhis edemedi.

Velhasıl Yargıtay’ın teşhis edemediği ama bizim gördüğümüz, etimize kemiğimize değen, canımızı yakan her gün en az bir kadını bizden alan bu canavarlar, toplum içinde, aramızda yaşarlar. Yine toplum tarafından özenle beslenip büyütülürler. “Kabahat”leri kendiliğinden ortaya çıkar ya da inkâr edilemeyecek şekilde yakalanırlarsa takım elbise giydirilip denetimli serbestlik, şartlı tahliye, ağır/haksız tahrik indirimi, hükmün açıklanmasının geri bırakılması, cezanın ertelenmesi, uzaklaştırma cezası gibi yöntemlerle korunur, kollanır, kamufle edilirler. Yine bu yöntemlerle sayıları ve türleri garanti altına alınır. Biz de sanki bir fantastik roman yazarının, kimselerin aklına gelmeyen tuhaf canavar türleriyle doldurduğu kitabının sayfalarında yaşıyormuşuz gibi bütün bunların nasıl olabildiğini anlayamadan bakakalırız. 

https://www.hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-fantastik-canavarlar-nelerdir-nerelerde-bulunurlar-4449

Esra Özer Duru, Ankara, 8 Şubat 2025.  

31 Ocak 2025

Cumaya Gittim Geleceğim VIII TUZUMUZ MU KURU?

Geçen hafta Youtube’ta Salih Amel Yolcuları isimli bir platformda, Ayşe Kılınçarslan ve Elif Aldatmaz’ın moderatörlüğünde “Camisiz Kadınlar, Kadınsız Camiler” başlığıyla Cumaya Gittim Geleceğim yazılarını konuştuk. Sohbet sırasında bir kez daha fark ettim ki Cuma namazlarından hareketle dile getirdiğim camideki dışlanmışlık hissi bana özel değilmiş. Maalesef çok sayıda kadın kendisini camide; dışlanmış, istenmeyen, yersiz bir iş yapıyormuş gibi tuhaf hissediyormuş. Yola çıkarken hedef, bu hissi azaltmak hatta mümkün olursa ortadan kaldırmaktı zaten. Yine başlangıçta birtakım eleştirilere muhatap olacağımız belliydi. Gelen eleştirilerden biri, “hayatta bu kadar çok ve ağır sıkıntılar varken tek derdimiz Cuma namazlarında kadınların uğradığı ayrımcı muameleyse buna şükretmemiz” yönündeydi. Eleştiriyi yapan kişi, ağır sıkıntılar olarak gençler arasında yayıldığını ifade ettiği ateizm, deizm, dinden ve ibadetlerden uzaklaşma gibi sorunlara dikkat çekiyordu ki hiç de küçümsenecek eleştiriler değildi. Zaten hiçbir eleştiriyi kulak ardı etme lüksü olmadığını düşünüyorum, onun için bu eleştiriye iyi niyetle yaklaştım ve tam da “tuzumuzun kuru” olduğunu iddia eden ve halimize şükretmemizi tavsiye eden bu kişinin en azından kadınların dışlanmasının sonuçlarını yeteri kadar değerlendirmediği sonucuna vardım.

İslam Tarihi konusunda uzman değilim ancak bugüne kadar öğrendiklerimizden hareketle camilerin daha doğru bir ifadeyle mescitlerin, Hicretten sonra Medine’de ihtiyaçlara binaen ortaya çıktığını görürüz. Bu süreçte mescitler insanların, yeni gönderilen dini, her şeyiyle öğrenmek için geldiği ve aynı zamanda toplumsallaştığı mekânlar olur. Müminler, an be an Peygamberimizin aldığı yeni vahiyleri, yeni sorumlulukları toplandıkları mescitlerde, teşbihte hata olmasın, “canlı yayın”da öğrenirler. Toplumun sorunlarına ilişkin istişareler, itirazlar buralarda dile getirilir. Bu anlamda Cuma namazları çok sayıda insanla belli bir saatte ve yerde buluşmaya sözleşilmiş bir “toplantı” olduğu için ayrı bir önem taşır. Cemaatle kılınan vakit namazları Cuma kadar olmasa da bu anlamda mühim. Toplumun her bir üyesi mescide/camiye gelerek namaz vakitlerinde yetkililere sıkıntılarını ifade etme imkânı bulur. Nitekim Peygamberimiz hayattayken dolayısıyla vahiy aktif bir şekilde inerken bir sahabe kadının yaptığı itiraz üzerine “Eşi hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan (kadın)ın sözlerini Allah elbette duymuştur” ayetiyle başlayan Mücadele Suresinin varlığı bu kanalın ne kadar sağlıklı işlediğini gösterir. Aynı zamanda camilerin sadece bir namaz kılma mekânı değil okul olduğuna işaret eder. Camileri asıl hüviyetine kavuşturmak için bu ehliyeti mutlaka sağlamalıyız.

Kadınlar tarihin hangi noktasında cemaatle yapılan ibadetlerden uzaklaştırıldı bilmiyorum. Belki toplumsal şartlar onu gerektirmiştir ki o zaman kadınların toplumsal hayattaki varlığıyla değil o şartlarla mücadele edilmeliydi. İşte nasıl olduysa kadınlar camilerle ilgili sınırlı taleplerde bulunur olmuş, teravihler ve belirli merkezler dışında camileri dolduran kadın kalabalıkları görmek nadir bir olay. Annesi -camide huzur bulamadığı için- camiye gitmeyen bir çocuğun, hayatının merkezine camiyi koymasını beklemek abesle iştigal olur. Sohbetimiz sırasında Elif Aldatmaz hanımefendinin isabetle işaret ettiği gibi, geldiğimiz noktada “ayetle adeti birbirinden ayırmamız gerek”. Mescid-i Nebevi’nin giriş kısmına Peygamberimiz tarafından kurulan Suffe ashabından Enes bin Malik’i hepimiz biliriz. Çocukken, çocuk bir sahabe olan Enes’in rivayetlerini, hikâyelerini her duyduğumda, İslam’ı Peygamberimizden öğrenebilmek için Asr-ı Saadet’te yaşamış bir erkek olmayı dilerdim. Çünkü toplumsal kurallar bana bunu öğretiyordu.

Yazının başındaki eleştiriye dönecek olursak; muhatabına saygı gösterip adıyla sanıyla bir eleştiri yazmamış da olsa o kişinin ya da başkalarının sandığı gibi “tuzumuz kuru” olduğundan değil, bilhassa canımız yandığı için yola çıktık. Niyetimiz halistir, kalpleri bilen yalnızca Rabbimizdir.

“Kızlar Cuma Kılmaz ki!”

Bu haftaki Cuma namazı değerlendirmemiz, Gölbaşı’nda mahalle içinde nispeten küçük ve güzel bir cami olan Bilal-i Habeşi Camisinden. Kadınlar tuvaletinin kapısı kilitli. Erkekler için hem şadırvan hem de tuvalet var. Etrafta esnafın yoğun olması nedeniyle Cuma vakitlerinde oldukça kalabalık. Ayakkabılık ortak. Aynı alana açılmasına ve zaten erkekler tarafından da kullanılmasına rağmen işaretçi amcalar bizi kadınlar girişine yönlendirdi. Caminin girişi düz ayak ancak Cuma vakti erkeklerin doldurduğu kadınlar kısmına ulaşmak için çok sayıda basamak çıkılması gerekiyor. Caminin merdiven aralarında asma katımsı bölümler var. Bunlardan 14-15 yaşında erkek çocukların doldurduğu bir alanı gözümüze kestirdik. Çocuklar bizi “Kızlar Cuma kılmaz ki!” diye karşıladı. “Bu kızlar kılacak” deyip gülerek seccadelerimizi sererken odayı bize bıraktılar. Bu bölüm aydınlık, temiz ama caminin ana mekânından tamamen ayrı, tabure bulunmuyor ve soğuk. Kıble tarafındaki duvarda, biraz yukarıda caminin kubbesini ve o katta bulunan erkek cemaatin sırtlarını görebileceğiniz bir cam var. Sünneti kıldığımız zaman zarfında kapı defalarca açıldı. Hutbe başlayacağı sırada daha önce gülüşerek odayı bize terk eden genç cemaat deyim yerindeyse odaya doluştu. Namazı bizimle kılmak için izin isteyince biz de onlara yer açtık. Onların kıpır kıpır gençlik neşesi eşliğinde hutbe dinleyip namazımızı kıldık. Yalnız kıldığımız cumalardan daha keyifliydi. Camiden yüzümüzde engellemediğimiz bir tebessümle ayrıldık.

(Sizden gelecek yeni cami notları için bilgi@hertaraf.com, yetkililerin dikkatini çekebilmek için: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, Gölbaşı Müftülüğü @golbasimuftulugu.)

https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-cumaya-gittim-gelecegim-viii-tuzumuz-mu-kuru-4441 

https://www.youtube.com/live/bR2o4RVNKVc?si=xrO5_vfCzkgN8Ux2

Esra Özer Duru, 29 Ocak 2025, Ankara. 

20 Ocak 2025

KEDİ CİNAYETLERİ

Sonbaharın ilk günleriydi. Her şey Tuzlu Pati’nin cesedinin bulunmasıyla başladı. O güne kadar miutlu bir hayatları vardı. Oturdukları yerin girişindeki çok uzun, çok yapraklı at kestanesinin vedalaştığı yapraklarının arasında anne kişisi o sabah bulmuştu, boylu boyunca cansız uzanmış yatan Tuzlu Pati’yi. Görevli Murrrat, alacalı renkli tüylü bedeni açtığı çukura gömmüştü. Anne kişisi öyle demişti yani. Dökülen yapraklar sadece sonbaharın değil, kedi topluluğunu ilgilendiren kötü olayların da habercisiydi.

Birkaç gündür kayıp olduğunu bilseler de dönüp gelmesini uman kedi topluluğu, Tuzlu Pati’ye veda etmek için bir veda miyavlaması düzenledi. Olaylar tamamen dışlarında ve hızla geliştiği için cenazeye katılamamışlardı. Dorilerin arka bahçesinde yaptıkları veda miyavlamasına son yıllarda epey tembelleşen Şerife, ev sahibi oldukları için mecburen katılırken; Garfield, Bambıl, Kuzu, Fare, Perişan, Gölge, Bitter ve Rebeka, Tuzlu Pati’ye veda edip arkasından birkaç vefa mırlaması yapmak üzere geldiler. Bahçenin her yerinde üzgün üzgün salınan kedi kuyrukları görünüyordu. Evin anne kişisi görse ne düşünürdü?

Sitenin en yaşlı ve bilge kedisi Garfield, Tuzlu Pati’yi pek tanımadıklarını ama kaybından büyük acı duyduklarını söyledi. Diğer kediler de başlarını ve kuyruklarını eğerek onu tasdik ettiler. Garfield, sadece kediler değil, site kişileri arasında da oldukça saygın bir konuma sahipti. Diğer kedilerin içlerinden ne geçtiğinin farkındaydı. Saygı kuyruğunun ardından bir süre bekledi ve gırtlağını temizleyerek söze başladı. “Tuzlu Pati, sitemizde yaşamıyordu ama bizi sık sık ziyaret ederdi. Bir kedinin ölmesi için başına dokuz canını birden tüketen bir kötülük gelmesi gerekir. Sıradan sebeplerle öldüyse yapacak bir şey yok ama ölümüne sebep olacak bir kötülük yaşandıysa bunu bilmeliyiz. O yüzden hepiniz gözlerinizi iyi açın, bıyıklarınızı keskin tutun, insan kişilerinizin konuşmalarına kulak verin. Hem Tuzlu Pati’nin neden öldüğünü çözmeli hem de topluluğumuzu tehdit eden bir korkunçluk olup olmadığını öğrenmeliyiz” dedi.

Her zaman hızla paniğe kapılan Dori, acemi kediler gibi ortaya atılıp karmakarışık miyavlamaya başlayınca Garfield sert bir kuyruk sallamasıyla ona sakin olmasını ima etti. Bunun üzerine Dori, titreyen bir sesle çok korktuğunu bundan sonra dışarı çıkmak istemediğini miyavladı. Şerife ne zamandır kısık duran gözlerini aralayarak dik dik Dori’ye baktı. Ağzını açmadan karnından konuşuyor gibi “Sadece bir kedi öldü. Bu kadar korkmana gerek yok. Garfield’ın dediği gibi tedbirli olmamız gerekiyor” diye tısladı. Şerife soğukkanlı ve ters bir kediydi. Sahipleri dahil herkes, onu görünce biraz gerilirdi. Kimse onun miyavlamasının üstüne miyavlamadı.

Kuzu, Dori kadar korkmuyor Şerife’ye de katılmıyordu. Sitede bir süredir hareketli anlar yaşanıyordu. İnsan kişilerin, çocuk kişileri kedilerden uzak tutmak için kurdukları okullar bir zamandır kapalıydı ve çocuk kişiler sabahtan akşama kadar sokaktaydı. Çocuk kişilerin oradan oraya sürekli dolaşmaları sırasında köpekleri de peşlerinde geziyordu ve bu köpekler, sitenin köpek kişileri Freya’yla Tarçın’ın aksine kedilerle iyi geçinemiyordu. Onlar sitenin sokağında koşup havlamaya başlayınca Kuzu başta, birkaç kedi kendini en yakın ağaçta buluyordu. Kuzu ağaçları zaten severdi. İnsan kişilerinin balkonunda, balkon çatılarında gezer, ağaçlardaki kuş yuvalarına dadanır, etrafı seyrederdi. Ama korkuyla ağaca tırmanmak farklıydı. Hesaplamadan, bakmadan koştuğu için dallara çarpıp yara bere içinde kalıyordu. Biraz içine kapanık bir kedi olduğu için o an bir şey söylemese de etrafı seyretme işini bir gözetleme görevine çevirmeye karar verdi.  

-

Garfield, anne kişisinin telefondaki birine “Aaaa, tüh tüh, nereye gitmiş olabilir ki?” deyişine uyanıp kulak kabarttı. Anladığı kadarıyla Dori ortada yoktu. İçinden, “Korkak Dori, evin içinde bir yerlere saklanmıştır, zaten söylüyordu” diye geçirdi. Ama Dori’nin anne kişisi evin her yerine bakmış üzüntüyle kendi anne kişisine Dori’yi görüp görmediğini sormak istemişti. Bu kötüye işaretti. Kayıplar ikiye çıkmıştı.

Aynı gün etrafta bisikletle gezmeye çıkan evin çocuk kişisi eve üzgün döndü. Annesine yan sitenin kenarında tekir bir kedi ölüsü bulduğunu anlattı. Anne kişisi, kedi kayıplarının ve ölümlerinin bu kadar üst üste gelmesinin hiç güzel olmadığını söyledi. Aynı anda hüzünle Garfield’a baktılar. Garfield kedileri alarma geçirmesi gerektiğini anlamıştı. Hemen bir toplantı daha yapmaya karar verdi. Henüz Dori’den ölü ya da diri bir haber alamamışlardı ama bulunan ikinci kedi bedeni büyük bir tehlikenin işareti olabilirdi. Kediler oldukça dikkatli canlılardı ve arabalardan genellikle kaçarlardı. Bu kedinin ölümüne başka bir şey yol açmıştı belli ki.

Dorisiz toplantı hüzünlü başladı. Dori’yle ev arkadaşı sayılan Şerife, ondan birkaç gündür haber alamadıklarını doğruladı. Bu kayıp, Şerife’nin çok umurunda görünmüyordu, Dori onun için tüy döken ve sorun çıkaran alık bir ev arkadaşıydı sadece. Garfield yine de insan kişilerinden duyduklarını anlattı ve arkadaşlarının bir bilgisi olup olmadığını sordu. Kimse bir şey bilmiyordu. Belki Kuzu… Hayır, Kuzu da siyah parlak tüylerle kaplı başını “bilmiyorum” anlamında eğdi. Konuşacak çok bir şey yoktu. Tedbirleri arttırmak gerektiğine işaret edip dağıldılar. Artık herkes çok gergindi. Kedi topluluğu sürekli arkasını kolluyor, bıyıklarını titretip duruyordu.

-

Bu sabah Garfield, Kuzu’yu hep çıktığı ağaçta göremeyince onu birkaç gündür göremediğini fark etti. Önce bundan şüphelenmedi çünkü Kuzu simsiyah tüyleriyle karanlıklarda usta bir saklanmacıydı ve herkesle iletişim kurmayı sevmezdi. Ama Kuzu’nun anne kişisi de seslenip aranıyordu. Garfield anlamıştı, üzüntüyle kuyruğunu büktü. Belki de Kuzu, kuş gibi ağaçlara tünediği yerden bir şeyler görmüş ve kötüler tarafından ortadan kaldırılmıştı. Kuzu’nun kayıp olduğunu duyan kedilerin kuyrukları düştü. Tuzlu Pati, tanımadıkları kedi, Dori şimdi de Kuzu… Dört kedi birden kaybolmuş ya da ölmüştü. Saat daha hızlı işlemeye başlamıştı. Neler oluyor bulmalılardı.   

-

Garfield ortalığı kolaçan ederken insan kişilerini sitenin parkında bulunca şaşırdı. Site toplantısı dedikleri bir şey için bir aradaydılar. Anne kişisinin yanına gidip ayaklarının dibine uzandı. Sitede herkes tarafından sevildiği, kediden korkan insanlar bile ondan korkmadığı için bir dokunulmazlığı vardı. Uyuyor numarası yaparken rahat rahat onları dinleyebilirdi. Kedi kayıplarını konuşmalarını beklerken şaşkınlıkla bir insan kişisinin artan kedi nüfusundan şikâyet ettiğini duydu. Kaybolan dört kedinin farkında bile değillerdi. Anladığı kadarıyla sitenin sonunda, Tuzlu Pati’nin ölü bulunduğu yere çok yakın bir bahçede, birkaç kedi yavrulamış ve yavrular her tarafa dağılmıştı. İnsan kişiler, bahçelerindeki masaya örtü seremediklerini, sandalyelere minder koyamadıklarını, bebek kedilerin sürekli miyavladığını, her tarafın kedi kakası olduğunu falan söylüyordu. Duyduklarının bir kısmına katılmadığı halde bebek kedileri Garfield da sevmezdi. Her tarafa girer çıkar, hadsiz hadsiz büyüklerinin mama kabına dadanırlar, mamalarını etrafa saçarlar ve evet, kakalarını ortada bırakırlardı. İşte Bambıl salağı öyle değil miydi? Garfield’ın sevgili ailesine kendisini zorla kakalamıştı. Ama asaletten nasibini gram almamıştı, aptal! Tam o sırada başka bir site sakini geçenlerde beyaz bir minibüsten sitenin çıkışındaki parka birkaç kedi bırakıldığını kendi gözleriyle gördüğünü anlatıyordu.

-

Toplantıdan aldığı bilgileri arkadaşlarına aktaran Garfield onları uyanık olmaları yönünde tekrar tembihledi. Ah Kuzu! Ölmüş olmalıydı, yaşasaydı şimdi gözlem yeteneğiyle çok işe yarayabilirdi, daha önce Garfield’ın birkaç köpek saldırısını savuşturmasına yardım bile etmişti. Şerife evde oturduğu yerden pek bir bilgi sağlayamazdı. Rebeka o kadar tüylüydü ki önünü gördüğünden bile emin değillerdi. Fare’nin aklı bir karış havadaydı, sadece iri gözleriyle boş boş bakıyordu. Bambıl belki işe yarardı ama o da Garfield’ın sevgili ailesini kafaya almak için şirinlik yapmaktan başka bir şeye zaman bulamıyordu. Bitter desen o da başka bir sorundu. Kendisini insanların önüne atıyor, toz toprağın içinde dana gibi debeleniyordu. Geriye Garfield, Perişan ve Gölge kalıyordu ki bu işin sorumluluğu üç kedinin yüklenemeyeceği kadar ağırdı.

-

Bahçe parmaklıklarının tepesine tünemiş etrafa bakarken Garfield, Fare’nin koşarak geldiğini gördü. Nefes nefese kalan Fare bir ağız dolusu kelimeyi Garfield cümleye çevirsin diye önüne bıraktı. “Kirpiler, şu sondaki bahçelerde, neden bilmiyorum, çocuk ağlıyordu, kirpiler, iki üç tane, düşmüş yerlere, çocuk kişi, anne kişisine niye hareket etmiyorlar diyordu, kirpiler...” Bu Fare, Garfield’ın sabrını zorluyordu. Sert bir kuyruk sallaması ve öfkeli bir miyaklamayla onu sustururken “Bir nefes al ve düzgünce anlat” dedi. O sırada yanlarına yaklaşan Gölge, “Sitenin sonunda, hani bahçelerindeki bebek kedilerden şikâyet eden insan kişiler var ya bu sabah birkaç kirpi ölüsü bulmuşlar. Bebek kediler ölse bu kadar üzülmezlerdi sanırım ama kirpilere çok üzülmüşler. O evde yaşayan çocuk kişiler ağlıyordu” diye bir solukta anlatıp Garfield’ı işkenceden kurtardı. Hep birlikte işin aslını araştırmaya gittiler. Kirpilerin ölü bulunduğu bahçenin karşısında birkaç insan kişisi toplanmış fısıltıyla ama gergin bir şekilde konuşuyorlardı. Kedilerin kendilerini dinlediğinden hiç şüphelenmediler. İlki, “Bence kirpiler zehirlenmiş, belki de birisi kedi yavrularını öldürmek isterken yanlışlıkla onları öldürdü” derken diğeri neredeyse aynı anda karşı çıkıyordu: “Hiç sanmıyorum, bu kadar kötü bir insanla aynı yerde yaşadığımızı düşünmek bile istemiyorum. O yüzden böyle bir ihtimal yok bence.” Bir başkası arada kalmıştı: “Bilemedim, site toplantısında da kedilerden şikâyet etmişlerdi ama gerçekten hiç kimse bunu yapabilecek kadar kötü olamaz.”

Daha fazla bilgi alamayacaklarını anlayan kediler, Garfieldların bahçesine döndüler. Bu arada diğer kediler olayı duymuş toplanmıştı. Kedileri zehirlediği düşünülen site kişisinden intikam planları havada uçuşmaya başlamıştı bile. Kimisi karanlığa saklanıp kedi ve kirpi katili insan kişisinin yüzüne doğru atlamayı, kimisi çocuk kişilerini tırmalamayı planlıyor, kimisi en sevdiği çiçeğin dibine topluca çiş yapıp kurutmayı teklif ediyordu. Her ne kadar Tuzlu Pati’nin, yan sitede ölü bulunan tekir kedinin ve kirpilerin ölümlerinde ve Dori ile Kuzu’nun kaybında bu site kişisinin parmağı olduğuna dair bir delilleri yoksa da öfke mantıklarını yok etmişti. Miyavduyu çağrısında bulunmak tamamen beyhudeydi. Yine de yaşça diğer kedilerden büyük olan Garfield, Perişan ve Gölge şanslarını denediler. Panik halinde sağa sola saldıran diğerleri, üç kedinin delil toplama ve suçluyu ya da suçluları deliller üzerinden cezalandırma planına zoraki razı oldu. Tek şartları çabuk olunmasıydı. Olaylar soğumadan suçlu bulunmalı, suçlunun cezası kesilmeliydi. Kedi topluluğunun bir kayba daha tahammülü kalmamıştı.

-

Üç bilge kedi, sitenin çeşitli yerlerinde bulunan güvenlik kameralarının görüntülerini izlemeye karar verdiler. Bu çok iyi ama çok uçuk bir fikirdi. Güvenlik kulübesine girip “Merhaba, biz kamera kayıtlarını izlemeye geldik” diyemeyeceklerine göre kayıtların izlenmesi için bir sebep yapmaları gerekiyordu. Parlak fikir Gölge’den çıktı. Gölge, ne zamandır uzaktan uzaktan izlediği çocuk kişilerin ellerindeki beyaz şeylerin üstüne eğilip sivri uçlu bir aletle izler bıraktıklarını sonra “olmuş mu?” diye birbirlerine gösterdiklerini görmüştü. Bugüne kadar tırnakları makas görmemiş, doğal yöntemlerle kütüklerde ve kapı paspaslarında bilenmiş kediler, gece yarısı sitenin otoparkında duran araçların üstüne çocuk kişilerin yaptığı işaretlerden koyacaklar böylece Murrrat kameralardan bu işaretleri kimin yaptığına bakmak zorunda kalacaktı. Kediler de Murrrat’ı bu görevi sırasında çaktırmadan izleyecek kendi keşiflerini yapacaklardı. Murrrat kedilerin arabalara iz bıraktığını görse bile kendisi dahil kimse buna inanmazdı.

Hemen o akşam harekete geçtiler. Görevli kediler önce Gölge’den bırakmaları gereken işaretleri öğrendiler. Gölge onlara arabaların sert olduğunu, öyle insan teni gibi kolayca çizilmeyeceğini, izleri bırakabilmek için acıya katlanarak kararlı bir şekilde çalışmaları gerektiğini anlattı. Mümkünse tek hareketle büyük çizikler atmalılardı. Sitede yuvarlak ve renkli kulaklar takıp yürüyüş yapanlar ortadan kaybolduktan ve son araba otoparka girdikten sonra plan uygulamaya kondu. Zaten gece canlısı olan kediler için zamanlama işin en kolayıydı. Pati zorlayan, birkaç tırnağa mal olan yoğun çalışmalardan sonra sabaha karşı sitedeki en yeni arabalara işaretler konmuştu. Gölge yönettiği çalışmayı güneş doğarken gururla denetledi. Garfield yarı ev kedisi olduğundan rapor vermek için uyanmasını beklemek zorundaydı. İlk yürüyüş kişisi ortaya çıkmadan biraz dinlenmeye çekildiler. Şimdi iş arabalarına işaret bırakılan insan kişilerin işaretleri fark edip öfkelenmesine kalmıştı.

-

Her ne kadar kediler, işaretleri bırakırken üzülecek gibi oldularsa da sağ kalma içgüdüsü, katili bulma gerekliliği ve intikam duygusu onlara üzüntüyü bir kenara bıraktırmıştı. İlk isyan Fare’nin insan kişisinden geldi. Arabasını alalı daha bir ay bile geçmemişti. Sabah erken saatlerde renkli kulaklarını takıp yaptığı yürüyüş sırasında arabasındaki çizikleri görmüş, çok üzülmüştü. Gölge, işi tam zamanında bitirdikleri için derin bir nefes aldı. Sonraki gürültü, ölü kirpileri bulup ağlayan çocuk kişilerin evinde koptu. Arabalarına bakımı yeni yaptırmış olan insan kişiler, sabah kaportalarındaki “lele”leri görünce çok öfkelendiler.

Herkes tam da kedilerin hedeflediği şekilde okumayı yeni sökmekte olan çocuk kişilerden kuşkulandı. Olağan şüpheliler, kedilerin korkulu rüyası Paşa, Karamel ve Kral’ın sahibi çocuk kişiler oldu. Kirpilerin ölü bulunduğu gün olayı tartışan komşu kişiler, şimdi aynı yerde bu sefer de arabaları kimin çizmiş olabileceğini tartışıyorlardı. İlki, “Kim yapmış?” diye sorarken diğeri, “Arabalara harfler kazınmış, çocuklardan başka kim yapmış olabilir?” diyordu. Üçüncünün kafası yine karışık mırıldanıyordu: “Belki çocuklar değildir, bu kadar hızlı sonuca ulaşmamak lazım.”

-

Kedi topluluğu hedefine ulaşmıştı. Arabası çizilen site kişileri, site görevlisi Murrrat’ın kameralardan otoparkın kayıtlarını izlemesini talep ettiler. Çizikleri ilk fark eden Fare’nin insan kişisinin arabası bir süredir otoparkta durduğundan uzun bir zaman dilimine ait kayıtların incelenmesi gerekecekti. Oldukça sıkıcı bir iş de olsa Murrrat, site içindeki işlerin tamamını bırakıp kendini güvenlik kulübesine kapattı. Murrrat’ın bilmediği şey, yalnız olmadığıydı. Kulübedeki bilgisayarın ekranını en iyi görecekleri yere yerleşmiş esrarengiz takipçileri vardı.

Garfield, Gölge ve Perişan üç ayrı görev timi oluşturmuşlardı. Murrrat’ın kayıtları izlediği süre zarfında nöbetleşe çalışacak olan bu timler, Garfield-Bambıl, Gölge-Fare ve Perişan-Rebeka’dan oluşuyordu. Asıl işi tabi ki tahmin edileceği gibi tecrübeli kediler yapacaktı. Olur da ihtiyaç molası vermeleri gerekirse diye yanlarına diğer kedilerden birer partner almışlardı.

-

Kayıtların izlenmesi günler sürdü. Murrrat, bütün gün masa başında oturamıyor, sitenin sonbahar işlerini yapmak için inceleme görevini sık sık duraklatması gerekiyordu. Kedi timindekilerin artık başı dönmüştü. Gözlerinin önünden siteye ve park yerine giriş çıkış yapan arabalar, kargocular, motorlu kuryeler, yürüyüş yapan renkli kulaklı insanlar geçiyordu. Murrrat görüntüleri çabuk tarayabilmek için hızlandırdığından arada da aceleci adımlarla çocuk kişiler ve köpeklerinden oluşan bir kervan geçit yapıyordu. İncelemenin ortasında bir yerde Murrrat birden görüntüleri durdurdu. Kedi timi mola verdiğini sandı ama o bir şey görmüştü. Nöbet Garfield’la Bambıl’daydı. Garfield, Murrrat’ın ne gördüğünü anlamak için dikkat kesilirken patisiyle Bambıl’ı dürttü. Beceriksiz beceriksiz kendisini yalamakla meşgul Bambıl, hemen dikleşip ekrana kilitlendi. Görüntüyü artık altı göz birden tarıyordu. Murrrat’ın aklına bir şey gelmiş gibiydi, atlaya atlaya tarihte geri gidiyordu. Garfield iyice ayaklanmıştı, Murrrat bir şey görmüş olmalıydı. “İnşallah arabalara kimin imza attığını anlamamıştır” diye düşünürken görüntüye panik halinde giren Tuzlu Pati’yi tanıdı. Tuzlu Pati, korkmuş ve sinmiş şekilde bir şeye bakıyordu. Her an kaçmaya hazır bedeninde büyük bir gerginlik vardı. Baktığı tarafta şimşek gibi bir hareketle Paşa belirdi. Göz açıp kapayıncaya kadar Tuzlu Pati’yi boynundan yakaladı. Garfield daha fazlasına bakamadı.

-

Tam üç gün neredeyse kesintisiz uyudu Garfield. Kalkıp mamasını yiyor, biraz su içiyor, kumunu ziyaret edip yeniden yatıyordu. Dışarı çıkmakta hiç gözü yoktu. Sahipleri endişelenmiş, veterinerden, “Mamasını yiyip tuvalete gidiyorsa endişelenmeyin” cevabını almışlardı. Garfield’ın asla görmek istemediği şeylere şahit olduğunu bilemezlerdi. Üç günün sonunda soluk sonbahar güneşine çıktığında kendisini Bambıl karşıladı. Murrrat’ın taramaları, kameralar otoparkı gereken açıda görüntülemediği için arabaları kimin çizdiği konusunda sonuçsuz kalmıştı. Arabaların sahipleri durumu olgunlukla mecburen kabullenmişlerdi. Onu geri getirmeyecekse de Murrrat’ın beş günlük çalışması, Tuzlu Pati’nin katilinin bulunmasını sağlamıştı. Dori ve Kuzu’dan hala haber yoktu ama artık kimse sağ dönmelerini beklemiyordu. Kirpilere gelince onların neden öldüğünü hala kimse bilmiyor.

Esra Özer Duru, Ankara, 13.01.2025  

 

12 Ocak 2025

Cumaya Gittim Geleceğim VII İTİRAZIM VAR!

Beklenmedik gelişmeler nedeniyle bu hafta ikinci Cuma yazısını yazmam gerekti. Bu ülkede doğmuş 48 yaşında bir kadınım. Hayatımın her günü, hadi abartmayayım bir gün durup bir günü, bütün kadınlar gibi varlık mücadelesi verdim. Ailede, okulda, işte, sokakta, camide; erkek olsak bazı işlerin ne kadar kolay olacağını göre göre yaşadık. Yine birçok kadın gibi ben de erkeklere ne kadar benzersem o kadar rahat edeceğim mesajını aldım, günlük hayatta “erkek gibi” davranmayı öğrendim. Hayatımın ilk günlerinden itibaren ben ve başka kadınlar, şimdi tarif ettiğim şekilde “cinsiyetsizleştirme” politikasına maruz kaldık. Şu koca yeryüzüne kadınsak nasıl sığdırılmadığımızı, nasıl hiçbir yerde (camide dahi) yerimiz olmadığını nefes alıp verir gibi idrak ettik. Bir yere gittiğimizde bize “uygun” yer bulunamadığının, orada bulunmamızdan oranın yerlilerinin ne kadar rahatsız olduğunun hep farkında olduk.

Dün Cuma namazı için Ankara Gölbaşı’nda, Gölbaşı’nın büyük ihtimalle en büyük camisi olan Mevlana Camii’ne gittim. Safları sıklaştırsalar ancak alt katı doldurabilecek erkek müminler mutlu mutlu, sıcak sıcak, caminin altını üstünü, sağını solunu, bildikleri gibi doldurdukları için bir tek bana koca camide yer kalmamıştı. Elimde seccademle kadınlar kısmını ararken içeride iki tur attım. En son üst katta uygun bulduğum bir köşeye seccademi serip namazımı orada kılacağımı gösterince bir işaretçi amca aşağıda bir oda tarif etti. Yersiz bir iş peşinde olduğuma dair şaşkın bakışlar arasında seccademi toplayıp tarif edilen yere gittim. Kapısına yaslanmış insanlardan izin isteyip girdiğim odada namazımı tek başıma, soğukta, elektrik süpürgeleriyle birlikte kılarken Cuma hutbesinin ironisi canımı yaktı.

Hutbede, Rabbimizin insanı bir kadın ve bir erkek olarak aynı özden yarattığına dikkat çekilerek cinsiyetlerin herhangi bir üstünlük ya da eksiklik sebebi olmadığı vurgulanıyordu. O sırada ben bir ayrımcılığın tam göbeğinde namaz kılmaya çalışıyordum. Her iki cins birbirinin rakibi ya da alternatifi değil, tamamlayıcısı ve destekleyicisiydi ama ben kendimi “Allah’ın evi”nde yapayalnız ve istenmeyen bir kul olarak hissetmemek için üstün bir çaba sarf ediyordum. Hz. Ömer’e hutbe sırasında itiraz eden kadın sahabe geldi aklıma, onun kadar cesur değildim. “Dünyada bu yalnızlık hissi herhangi bir insana reva mıdır?” diye düşünürken Allah’ın emirleri ile toplumsal kodları birbirinden ayırabildiğim için şükrettim.

Yıllardır çeşit çeşit ortamda bulundum. Kur’an-ı Kerim’de ataerkil bir ton olduğunu söyleyen arkadaşlarıma itiraz ettim. O “ton”un Allah’a ve O’nun muhteşem kitabına, dinine ait olmadığını anlatmaya çalıştım. Bugüne kadar şu yeryüzünde bu toplumsal kodlar yüzünden bir tek kız çocuğu “Allah galiba erkek!” diye düşündüyse bu vebal kıyamet günü hepimize yeter. Bir tek kadın kendini rahatsız, tehdit altında hissetti ve onun için camiden, dinden uzaklaştıysa bunun sorumluluğunun altında hep birlikte kalırız. Geldiğimiz noktada dayatılan toplumsal din anlayışına, İslam’ın erkek dini gibi takdim edilmesine itirazım var! Ama tek başımıza yaptığımız bu itirazın hiçbir manası olmuyor. Cami cemaatini yönlendirmek, kadınların varlık mücadelesinin haklılığını anlatmak için kurumsal destek gerekiyor. (Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, Gölbaşı Müftülüğü @golbasimuftulugu.)

Kızkardeşlerime de kırgınım. Cuma yazılarıma destek vermiyorlar diye falan değil! O zor yola, alacağım desteğin sınırlı olacağını ve büyük bir işe kalkıştığımı bilerek çıktım. Dünkü üzüntüme rağmen Allah izin verdiği, gücüm yettiği müddetçe yazmaya devam etmek istiyorum. Kırgınım çünkü -ne kadar zamandır bilmiyorum- istenmediğimiz camilerde bulunmamayı nasıl kabullendiniz? Kırgınım çünkü nasıl “Yüce Allah, neden sadece erkeklere, üstün bir sevap kazanacakları bir ibadet ikram etti?” diye sorgulamadınız? Kırgınım çünkü “üstünlük takvadadır” buyuran Rabbimizin böyle bir ayrım yapacağını (haşa) nasıl aklınız aldı?

Cuma yazılarını yazmaya başlarken bu noktaya eninde sonunda geleceğimi biliyordum da böyle hızlı olmasını beklemiyordum. Keşke küçücük Gölbaşı’nda bir yetkili, her hafta benim yaptığım gibi ayrı bir camide Cuma kılsa ve bu eksikleri benim yerime tespit etseydi. Kendime bir önem atfediyor da değilim. Sadece bir kadın olarak camide mutlu ve rahat olmak istiyorum. Bence çok şey istemiyorum.

(Sizden gelecek yeni cami notları için bilgi@hertaraf.com, yetkililerin dikkatini çekebilmek için: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, Gölbaşı Müftülüğü @golbasimuftulugu.) 

https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-cuma-namazina-gittim-gelecegim-vii-itirazim-var-4426

Esra Özer Duru, Ankara, 11 Ocak 2025.  

Taze Taze Hikâyeler

BEKLEME ODASI

Mart ayı ortalarıydı. Hava, okullardaki mevsim tablolarında her zaman bahara dahil edilmesine rağmen, yıllardır rolüne direnen bu aya yakışı...

Yeni Yazılardan Haberdar Olun

Kaçırmayın!