08 Temmuz 2026

GÜLER TEYZENİN DEHŞET VERİCİ SIRADANLIKTAKİ KORKUNÇ HİKÂYESİ

I. 

1983 yılının Ağustos sonlarıydı. İki oda bir salon, iki cepheden güneş alan, yazın zehir gibi sıcak, kışın mutfağı buz gibi soğuk ilk evimizi satmış daha geniş yeni bir ev almıştık. İlkinin aksine bu evin bütün camları kuzeye ve batıya bakıyor ve neredeyse hiç güneş almıyordu. Serin yazların, soğuk kışların yanında bizi daha nelerin beklediği hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu. Yeni evimizin içindeki kiracı evi boşaltmakta epey sorun çıkartmış, bizi üzmüştü. Apartmanın diğer sakinleri de sevdikleri bir komşuyu onlardan uzaklaştırdığımız için bize karşı nefret besliyordu. Bu nefret elbette söze hiç dökülmedi. Olup bitenleri işlemden geçirecek yaşta değildim. Yine de bizim ülkemizde işler böyledir, hayatta kalabilmek için ortamı okumayı herkes erken yaşlarda öğrenir.

---

Aslında kendime göre bir sürü işim vardı. Yeni bir okula başlayacaktım. Birinci sınıf öğretmenimden ağıt feryat ayrılmış kısa süreli bir çocuk depresyonuna girmiştim. Evimizin, benim hatırladığım ilk ev olmasından kaynaklanan özel yeri dışında, hiç arkadaşım olmayan bir apartmandan taşınmak beni çok sarsmamıştı, yeni arkadaşlar edinme umudumu koruyordum hala. Umut kolaydı o zaman, ne de olsa sadece yedi yaşındaydım. Ankara’nın Eylül başı sıcağının akşamüstünde tatlı, ölgün güneş ışıkları balkondan içeri düşüyor, hafif hafif esen rüzgâr tülleri havalandırıyorken kardeşimle siyah beyaz televizyonumuzun önünde, en kıymetli halımızın üzerine yüzüstü uzanmış çenemizi dirseklerimize dayamış, ayaklarımızla havaya küçük daireler çizerek çizgi film seyretmiştik. Taşınma telaşının geride kaldığı bu akşamüstünün huzurlu saatlerinde, bir iki arkadaş bulayım, televizyonda çizgi filmlerin yayın saati uzasın bana yeterdi. Dönemin Türkiyesi için son derece gerçekçi ve gerçekleştirilebilir hayallerdi bunlar. 

Sabahçı/öğlenci olmak, önlük giymek, annelerin önüne oturup ağlayarak saç taratmak, okula gitmek/dönmek, sokakta oynamak, pazar günlerini banyo ve çamaşırla geçirmek, sokak satıcılarından lahmacun dahil çok çeşitli yiyecekler almak hayatın olağan akışıydı. Bu arada televizyonumuz renklenmiş, çizgi film sayısı bir miktar artmıştı. Annem öbür evde güneşten kavrulduğu için dikemediği çiçeklerle balkonumuzu doldurmuş, komşular balkonun çökme tehlikesinden bahsetmeye başlamıştı. Güler Teyzeyi fark etmem bu sıralarda oldu. Diğer komşuların altı çizilmiş varlıkları karşısında Güler Teyze apartmanda sessizce belirivermiş gibiydi. Apartmanın içindeki tırabzan, posta kutuları, hava gazı saatleri gibi hep orada bulunan her gün yanından geçtiğiniz ama kimsenin özellikle çocukların dikkatini çekmeyen, görmek için işaret edilmesi gereken nesneler gibi... Elbette annem Güler Teyzeyle çoktan tanışmış, evinin işini bitirince yer sildiği suyla apartmanın içinde sadece kendi kapısının önünü silen bireysel tarzının farkına varmıştı ki bu bireysellik kırıntıları o dönemde oldukça rahatsız edici bulunuyordu.

O sırada Turgut Özal siyaset sahnesine çıkıyor, ülke liberal siyasetle tanışıyor, 12 Eylül darbesiyle yasaklanan siyasetçiler siyasi yasakları kaldırıldığı için seçimlere giriyordu. Dünya gündemi ise tabi ki bizi yine aşıyordu. Yakalayabildiğimiz gelişmeler genellikle savaş, istikrarsızlık, ekonomik sıkıntı odaklı olanlardı. Mesela internetin küresel çaptaki doğumunu ruhumuz duymazken Soğuk Savaş’ta boğuluyorduk ve her zaman olduğu gibi yine bir nükleer savaşın eşiğindeydik.

II.

Şimdi Güler Teyze ve ailesinin hikâyesini anlatacağım. Hikâye; kahramanlarının isimleri değiştirilmek kaydıyla vebildiğim kadarıyla gerçek. Hayatın tuhaf bir oyunu olsa gerek, kahramanların kendi isimleri adeta yaşadıkları hikâyenin tam tersini dileyen bir umutla konmuşçasına mutluluk, rahatlık, bolluk anlamlarına geliyordu. Hayatta olan var mı ya da bu hikâyeyi biliyor mu bilmiyorum ama Ramiz Amca dışında bütün karakterlerin kadın olduğu bu hikâye mutlaka anlatılmalıydı. 

---

Onu tanıdığımız sırada kırklarının başındaydı galiba. Sanki böyle, bu yaşında doğmuş, hiç bebek ya da çocuk olmamıştı. Burnunun üzerine düşürdüğü, küçücük, çekik kahverengi gözlerini kocaman gösteren yakın gözlüğünün üzerinden olay yerini inceleyen İngiliz dedektifler gibi dikkatle fincanı inceliyordu. Fincana rastgele sıvanmış telvede ne bulmayı umuyordu bilmiyorum ama öyle dikkatle bakıyordu ki hakikaten bir seri katili yakalayacak ipucunu arar gibiydi. Hepimiz merakla ağzından çıkacak kelimeleri beklerken o, incecik dudaklarını sımsıkı kapatmış sabırsızlığımızın tadını çıkarıyordu. Gözlük saplarından sarkan zincir, aklından geçenleri bazen kendine saklıyor bazen de değiştiriyor gibi salladığı başının etrafında bir dalgalanma etkisi yapıyordu. Biz, büyük bir sessizlikle fincanda gördüğü gizemi bizimle paylaşmasını beklerken o asıl sırrını açıklamak için tam 40 yıl bekleyecekti. Apartman halkı olarak Güler Teyzeye dair bazı şüphelerimiz vardı ama şüphelerimizin hiçbiri gerçeğin yanından bile geçemezdi. 

---

Ufak tefek bir kadın olmasına rağmen ona dair her detay çocukları tedirgin ederdi. Dışarıda ya da apartmanda ne zaman karşılaşsak ince dudaklarını imalı bir gülümsemeyle kapatır hafif bir baş selamı verirdi. Çok konuşmaz, eve mümkün olduğu kadar az misafir kabul ederdi. Halbuki apartmanın kalanı, kolektif kültürün dibini sıyırmakla meşguldü. Hep birlikte yapılan kahvaltılar, apartmanın içinde içilen çaylar, birlikte gidilen pazar alışverişlerinin yanında kim kime gelmiş, kimle nereye gitmiş, kaç lira maaş alıyormuş, evli mi, nişanlı mıymış, nereliymiş gibi bilgi alışverişleri yapılıyordu. Hatta komşunun oğlunun sünneti bile hep beraber organize edilmişti. Kısacası herkesin burnu herkesin işinin içindeyken Güler Teyze apartman ve sokak sakinleri için büyük bir gizemdi. Nüfuz edilemeyen gizem can sıkıyordu haliyle. 

Sorgu odası ışığı altında hayatının bütün detaylarını öğrenmek isteyen komşular, Güler Teyzeye yönelttikleri soruların cevabını hiçbir zaman tatmin edici ölçülerde alamıyorlardı. O, özel hayatın sınırlarını koruma bahsinde gelecek kuşaklar için tam bir örnekti. Biri Almanya’da yaşayan dört kızı ve kocasıyla yanımızdaki dairede otururlardı. Kocası eve çok geç saatte gelir, sabahları da biz çocuklar için sadece sıkıntı konusu olurdu. Güler Teyzelerin yatak odası apartmanın giriş balkonuna baktığı ve biz de orada çizgi oynamayı, ip atlamayı sevdiğimizden “Ramiz Amcanız uyuyor, burada oynamayın!” uyarısının muhatabı olmak dışında kendisiyle bir tanışıklığımız yoktu. 

Neden bilmiyorum ama bence gergin bir aileydiler. Sanki aile üyeleri sadece meraklı komşulardan değil birbirlerinden de kaçınıyor gibiydi. Ramiz Amcanın bir giyim mağazası vardı. Evde pek durmaz, durduğunda dışarıda hiç görünmezdi. “Vitrin yapmışlar, akşam geç döndü, uyuyor, hadi sessiz olun” uyarısı dışında ismi cümle içinde kullanılmazdı zaten. Almanya’da yaşayan kızları Gaye gelince eve daha da kapanırlar, birkaç gün kapıya, cama çıkmazlardı. Daha güler yüzlü ama oldukça mesafeli olan Asude ile Mutlu Ablalar liseye gidiyorlardı. Sessiz sedasız, yumuşak başlı Asude Abla, liseyi bitirir bitirmez evlendi ve annesinin memleketi Konya’ya gelin gitti. Mutlu Abla daha konuşkan, girişkendi. Okullar açıldığında kitaplarımızı kaplardı. Tatlı bir muhabbet kuşu vardı. Omuzunda gezdirir, eliyle yem yedirirdi. Evin küçük kızı Çağla, nasıl böyle şımarık olmuştu hiçbir fikrimiz yoktu. Bizimle yaşıttı. Nadiren dışarı oynamaya gelir onda da kavga çıkarır, oyunlar hep onun istediği gibi oynansın isterdi. Aramıza seyrek katıldığı, küçük hayatlarımızda vazgeçilmez bir yeri olmadığı için davranışlarını çok umursamazdık. Kaprislerine kimse aldırış etmeyince ağlayarak eve gider, o gün bir daha gelmezdi. Aslında çocuk bakış açısıyla bir çocuğun arkadaş edinebilmesi için gereken her şeye sahipti. Güzel elbiseleri, topu, ipi, bebeği vardı ama hiçbirimizin evine gelmez, kimseyi evlerine davet etmezdi. Biz topluca komşuların kapısına su için, tuvalet için yığıldığımızda ya da reçeli dirseğimize doğru akan reçelli ekmeklerimizi yerken aramızda olmazdı. Yani yalnız bir çocuktu ve yalnız olmanın bütün arazlarını taşıyordu. 

Güler Teyze, haftanın belli günlerinde bir yerlere giderdi. Apartmanın radarları, gerekli bilgiyi toplamak için sorular sorduğunda “hasta bir ablası olduğunu, ona bakmaya gittiğini” söylemekle yetinirdi. Tabi ki inanmıyorduk! Ama daha fazla bilgi edinmemiz mümkün olmuyordu. Gizlilik öyle dikkatli ve organize korunuyordu ki, Güler Teyzenin evde olmadığını bile bile kapıyı çalıp kızların ağzından annelerinin nerede olduğuna dair laf almak isteyen komşuların girişimleri duvardan seken top gibi geri dönüyordu. Güler Teyze, hiç kimseyle özel bir iletişim geliştirebilecek kadar uzun süreli ve derin bir ilişkiye girmiyordu.

Bana göre bu kadar gizeme hiç uymayan bir faaliyeti vardı Güler Teyzenin: Kahve falı bakıyordu. Onu da yine kendi tuhaf rutinine uygun yapıyordu. Her zaman fal bakmaz, kimi zaman başı ağrır, kimi zaman Cuma diye kaçınır, bazı günler kendinden umulmayan bir cömertlikle komşuları kahveye çağırır yine de sınırlı sayıda kişinin falına bakardı. Dedik ya bütün davranışlarında gerilim filmi temposu vardı. Apartmanımızın kolektif huzur (!) ortamında hiç de istikrarlı olmayan tuhaf bir unsurdu. 

Evlerinin içi; dönemin modasına uygun ağır kadife ya da kocaman desenli kalın perdelerin tiyatro sahnesindeki gibi eğim verilerek camların çoğunu kapatması ve koyu kahverengi salon takımı nedeniyle hep loş oluyordu. Salon dışında bir odayı görmek asla mümkün değildi. Çocukların gürültüsünü uzaklaştırmak için başka evlerde sık sık kurulan “Hadi gidip odanızda oynayın” cümlesi bu evde hiç kurulmuyordu. Zaten Çağla ile oynanan oyunların pek tadı olmuyordu.

Asude Abla, zaman zaman Konya’dan gelir birkaç gün kalırdı. Pek mutlu görünmüyordu. Üstelik şimdi hamileydi. Komşular, nereden duyuyorlarsa ya da uyduruyorlarsa Asude Ablanın evliliğinin yolunda gitmediğini konuşuyorlardı. Kocasının zararlı alışkanlıkları ve onun ailesi ile birlikte oturdukları apartman, evliliklerine iyi gelmiyordu. Güler Teyze bir gün apar topar Konya’ya gitti. Dönüşte yanında çok sayıda valiziyle Asude Abla vardı. Sonradan öğrendiğimize göre kocası Asude Ablayı hamileliğine aldırış etmeden “yine” dövmüş, bebek düşmüştü. Tabi biz dayak bahsini ilk kez duyuyorduk. Neden sonra Konya’dan gelen bir misafir grubu Güler Teyzenin evini doldurdu ve giderlerken yanlarında Asude Ablayı da götürdü. Belli ki özürler dilenmiş, sözler verilmişti ama hiç kimse bunların tutulacağına dair umut taşımıyordu. Bütün bunlar yaşanırken Ramiz Amca’nın ismi cümle içlerine hiç girmiyordu.

Asude Abla, Konya’ya dönüşünün üzerinden çok geçmeden karnında yeni bebeği ve gözünde morluklarla baba evine döndü. Bu dönüş, Güler Teyzeyi apartmana bir açıklama yapmak zorunda bıraktı. Asude Abla, çocuğunu burada dünyaya getirdi ve kocasından boşandı. Sarhoş koca vakit kaybetmeden yeni bir evlilik ve bu evlilikten de bir çocuk yaptı. Bir süre sonra sarhoşken merdiven boşluğuna düşerek hayatını kaybetti. 

---

Çocuk insanların gündemi yetişkinlerden farklı oluyor. Biz ne oynayacağımızı, nerede oynayacağımızı falan tartışırken Güler Teyzelerin ev sahibi, o yıllarda çok moda olan “kızım oturacak” gerekçesiyle evden çıkmalarını istedi. Eve sahiden ev sahibinin kızı geldi ve Güler Teyzeyi “yabancı” bulan bir kısım apartman bireyi hemşehrilerinin kızı ile iyi anlaşacaklarını sanarak onu bağırlarına bastılar. Tek sorun Güler Teyzenin gizemler çözülmeden ellerinden kaçacak olmasıydı. Neyse ki Güler Teyzeler yan apartmandan bir daire kiralayıp oraya geçtiler. Taşınma, Güler Teyze ve kızlarının biraz özgürleşmesini sağladı. En azından apartmana girip çıkarlarken gözetim altında değillerdi artık. Güler Teyze, “hasta ablasına” yaptığı düzenli ziyaretlere devam ederken, Mutlu Abla liseyi bitirdi, işe başladı. Artık bizim kitap, defterleri kaplayacak zamanı olmuyordu. Neyse ki hassas çalışma yöntemini öğrettiği için kendi kitaplarımızı kaplamaya başladık. 

Güler Teyzelerin yan apartmandan da taşınmaları çok sürmedi. Yeni evleri Küçük Esat semtinde yine loş bir evdi. Loş evleri özel mi seçiyorlar diye düşünsem bile bu loşluğu perdeler ve mobilyalara bağladım yine. Güler Teyze, bu eve taşınmalarından sonra bizimle daha sık görüşme talebinde bulunur oldu. Evlerimize bağlanan telefonun sayesinde zaman zaman arar bizi davet ederdi. Onların neden bize hiç gelmediğini anlayamasam ve Çağla’yla arkadaşlığımızı milim ilerletemesem de sorun yoktu. Minibüs camından yeni semtleri izleye izleye gidip geliyorduk işte. 

Bir gün benim “çocukların anneleriyle gezmeye gitmeme” çağım geldi ve o andan itibaren kör topal süren iletişimimiz en aza indi. Bir noktada annemin de Güler Teyzeyle bağı koptu. Uzun yıllar hiç görüşmediler. Bu arada o apartmandaki evimizden taşındık, bambaşka bir semte ve bambaşka bir uyum sürecine geçiş yaptık.

Güler Teyze yıllar sonra kendisinde olduğunu benim pek bilmediğim bir vefa duygusuyla annemi yeniden buldu. Asude Ablayla hala evlenmemiş olan Mutlu Abla çalışıyor, Çağla iş arıyordu. Ramiz Amca dükkanı çoktan kapatmış evde oturuyordu. Güler Teyze, anneme Cuma mesajları atıyor, arada sırada dağları, tepeleri aşarak bizim ulaşımı oldukça zor olan şehir dışındaki evimize ziyarete geliyordu. Hayatındaki mutsuzluklardan daha rahat bahsediyor, her gelişinde anlattığı günlük dramlarla annemi üzüntüden üzüntüye sürüklüyordu. Hastalanan Ramiz Amcanın artan kötü muamelesi Güler Teyzenin yüzünün henüz gülemeyeceğini gösteriyordu. Biz artık Güler Teyzenin herhangi bir sırrı olmadığına bunca zamandır sadece misafir sevmediğine ve hayatındaki sıkıntılı durumları konuşmak istemediğine hükmetmiştik ki Güler Teyze, her şeyi anlatmaya karar verdi.

III.

Güler Teyze, 1940’ta doğmuş. Her nasılsa kimsesiz kaldığı için o zamanlar “yetimhane” denilen bir kurumda büyümüş. Henüz 16 yaşındayken en yakın arkadaşıyla bir macera mı yaşamak istediler yoksa sıkıntılı durumlarından kurtulmayı mı umdular bilinmez, Ankara’ya gelmeye karar vermişler. Birkaç başarısız girişimin ardından yurttan kaçıp Ankara Ulus’un çok tekin olmayan İsmet Paşa mahallesinde daha önce tanıdıkları bir ablalarını bulmaya gitmişler. Ellerinde ne bir adres ne bir telefon numarası varmış o yüzden ortada kalmışlar. Mahallenin bakkalı kendilerine yardımcı olabileceğini söyleyince ona güvenip geceyi geçirmek ve ertesi gün ablalarını aramaya devam etmek üzere onun evine gitmişler ama tahmin edilebileceği gibi bakkal güvenilir değilmiş. Güler Teyzenin Türk filmlerine konu olacak hayat macerasının en acımasız kısmı böyle başlamış. İki arkadaş önce bakkalın sonra bakkalın istediği adamların tacizine, tecavüzüne maruz kalmışlar ve zulüm uzun zaman devam etmiş. Güler Teyze ilk kızı Gaye Ablaya bu sırada hamile kalmış.

Yollarını hala ayırmayan iki arkadaş, her nasıl olduysa bakkalın elinden kurtulup ablalarını bulmuş. Ama ablanın geçim yöntemi çok farklı değilmiş ve bakkal da peşlerini bırakmamış. Zaman geçip giderken Güler Teyze, babasını kendisinin bile bilmediği bebeği doğurmuş. Abla bebeğe bakıyor, Güler Teyze çalışıyormuş. Ramiz Amcayla böyle bir ortamda tanışmışlar. Ramiz Amca, Güler Teyzeyi sevmiş mi vicdani bir sorumluluk mu hissetmiş bilinmez onunla evlenmeye karar vermiş. Ancak Ramiz Amcanın ailesi bu evliliğe karşı çıkmış, onu mirastan -ki varlıklı bir aileymiş- men etmekle ve onunla bağlarını kopartmakla tehdit etmişler. Ramiz Amca vazgeçmemiş. Küçük Gaye ve Güler Teyze artık onun ailesi olmuş. Bu hikâyenin şahidi olan Güler Teyzenin “ablası” hariç herkesle tüm bağlarını kesmiş ve suskun yalnızlıkları karşılığında yeni bir hayata başlamışlar. Kendi çocukları başta hiç kimse hikâyeyi öğrenmemiş. Güler Teyze, ablasına vefa borcunu uzun yıllar belki Ramiz Amcadan bile sakladığı haftalık ziyaretlerle ödemeye çalışmış. Koyu gölgesinde yaşadıkları bu sır onları ezerken Ramiz Amcanın karakteri de evliliklerini mutsuz kılmış, evlerinin ışığını hep loş yapmış. 

Gaye Abla, Ramiz Amcanın öz babası olmadığını anlayınca yıllarca annesinden babasının ismini öğrenmeye çalışmış. Güler Teyze, kızına bir tecavüz sonucunda dünyaya geldiğini söylememek için önce babasının öldüğü sonra Avustralya’ya gittiği yalanını uydurmuş. Tutarsızlıktan şüphelenen Gaye Abla geldiğinde kapatılan camın, kapının, kimselerle görüşülmemesinin sebebi onun yıkımına sebep olabilecek bu sırrı öğrenmek için çıkardığı kavgaları örtbas etme çabasıymış. Nitekim onun baskısına daha fazla dayanamayan Güler Teyze, kızıyla görüşmeme kararı almış. 


IV.

Hikâyesini bunca yılın ardından anneme anlatan Güler Teyze, o sırada yataktan kalkamaz hale gelen Ramiz Amcaya uzun bir süre daha baktı. Ramiz Amcanın vefatından sonra ancak birkaç yıl yaşadı. Sonra bu dünyadan sessizce göçüp gitti. Asude Abla ve Çağla’nın biten evliliklerinden birer kızları olmuştu. Onlar geçimlerini sağlamak için çalışmaya devam ederken Mutlu Abla, Gaye Ablasının desteğiyle Almanya’ya gitti ve orada evlenip yerleşti. 


Tek kullanımlık insanlığını Güler Teyzeyle evlenerek gösteren Ramiz Amca, ömrünün son yıllarında bunamaya, rastgele konuşmaya, birtakım olayları anlatmaya başlayınca Güler Teyze sırrına daha fazla sahip çıkamayacağını anlamış. Kızlarını korumak için Ramiz Amcayla yıllardır taşıdıkları bu büyük yükü yine bazı detayları kendisine saklayarak açığa çıkarmış. Tuhaf, esrarengiz, soğuk, samimiyetsiz bulunan, hayatını sürekli şüpheli bakışlar altında yaşamak zorunda kalan Güler Teyze geriye minnet altında ezildiği mutsuz bir evlilik ve hüsrana uğramış kızlarını bırakmış. 

Güler Teyze bunları yaşarken başka hiç kimsenin hikâyesinin başrolünde olmadığı için kimse onu tanımadı. Hikâyesini anlatmayı hiç düşünmedi. Haliyle kimse bu konuda tarihe bir not düşmedi. Çünkü o sırada; bizim ev dahil birçok eve ilk kez telefon bağlanıyor, teyzemlere Hürpa’dan, bize Terpa’dan renkli televizyon alınıyor, “VHS mi Betamax mı?” sorusunun cevabı düşünülüyordu.

Siyah önlük, beyaz yakayla okula gidiyor, en çok bağıranın şiir okumaya seçildiği törenlere katılıyorduk. Ben hokka ve divitle el yazısı çalışmaları yapıyor, parmaklarımdaki mürekkep lekesini çıkartmayı deniyor, resim dersinden notumu yükseltebilmek için resmi iyi olan bir arkadaşıma pastel boyayla resim yaptırıyor, başka bir arkadaşımdan bisiklete binmeyi öğreniyordum. Annem halının krem rengi desenine dökülen bir demlik çayın lekesini çıkarmaya çalışıyor, sobaya bir kova daha kömür atıyor, birkaç ay sonra erkek kardeşimin masumca sarılacağı kaynar güğümü sobanın üstünden yere indiriyordu. Kız kardeşim kömürlükteki civcivlerini kedi kaptığı için gözyaşı döküyor, arkadaşlarıyla çekirdek çıtlama yarışması yapıyor, akşam yemediği yeşil fasülyeyi kahvaltıda bitirmek zorunda kalıyordu. Erkek kardeşim, saçını Romalı gibi kesmeme hiç alınmıyor, berber koltuğunda uslu uslu kesimin düzeltilmesini bekliyor, okula mavi önlükle ve “hızlı koşan ayakkabılarıyla” gidiyordu.

Sonraki yıllarda genç yaşta aramızdan ayrılacak olan eniştem, deri kılıflı küçük radyosundan canlı yayınlanan Fenerbahçe-Ankaragücü maçını kulağını radyoya dayayarak dinliyor, anneannem kirazları kime toplatacağını düşünüyor, Turgut Özal, canlı yayında uğradığı suikastten kurtuluyor, Almanya’yı ikiye bölen duvar yıkılıyor, Romanya’yı yıllarca yönetmiş karı-koca Çavuşeskular başka bir duvarın önünde kurşuna diziliyor, koskoca Sovyetler Birliği dağılıyor, Naim Süleymanoğlu halterde dünya rekoru kırıyor, Amerika, Irak’ı canlı yayında bombalıyor, biz o sırada “keza” Dilek Onay’ın simültane tercümesi ile tanışıyorduk. Fenerbahçe, efsane bir sezon oynuyor, 100. golüne hiç de favori isimler arasında sayılmayan Turhan imza atıyor, Hacettepe ikinci lige düşüyor, Türkiye, Eurovision’da ilk 12’ye bile giremiyordu. 

Güler Teyze evine kimin girip kimin giremeyeceğine karar vermeye çalışırken Türkiye, AT’ye girmeye çalışıyor, Çernobil Nükleer Santrali’nde patlama oluyor, Ankara’da hava kirliliğinden okullar tatil ediliyordu. Hem Türkiye’nin hem dünyanın gündemi çok yoğundu. Yani Güler Teyzenin hikâyesini kimse bilmiyor, bilmediği için umursamıyordu. Çünkü o hikâye dehşet verici olduğu kadar olağanüstü sıradan bir hikâyeydi. Şu koca yeryüzünde yaşamış ve ölmüş küçücük bir kadının dehşet verici sıradanlıktaki korkunç hikâyesi. 

Bu kadar küçük bir kadının bu kadar büyük bir dramı kendisine sır olarak sakladığını bilmemiz mümkün değildi.

Esra Özer Duru, Ankara, 5 Temmuz 2026.


17 Haziran 2026

OTUZ İKİ KISIM TEKMİLİ BİRDEN TOPLUMSAL ELEŞTİRİ: SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kaleme aldığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, isabetli sosyolojik tespitleriyle Türk edebiyatının klasikleri arasındaki seçkin yerini hak ediyor. Üst metindeki hikâyenin zaten ilginç olmasının yanında hikâyenin sembolizmi metni büyütüyor; zamanın ötesine geçiriyor. 


Roman, aynı zamanda anlatıcısı olan kahramanımız Hayri İrdal’ın çocukluğunu, ailesini, oturdukları mahalleyi, tahsil sürecini, Halit Ayarcı ile tanışmasının ardından bambaşka bir hal alan iş hayatını anlatırken Osmanlı’nın son dönemini, sembolik olarak “babasız” kalan toplumun savruluşunu, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra yeni “baba” figürünün değerlerini sorgusuz sualsiz takip edişini; ilk kısmı zaman zaman çalışan, kendine ait bir işleyişi olan ayaklı büyük saat Mübarek’in, ikinci kısmı ise Halit Ayarcı’nın kurduğu Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerinden tasvir ediyor.


Şimdi hayatta olsa okuma güçlüğü, dikkat dağınıklığı gibi bir teşhis alması muhtemel İrdal’ın çocukluğu, rehber bir ebeveynin yokluğu nedeniyle başıboş geçiyor. Aile evinin atadan kalma eşyaları arasında bulunan saati, tıpkı toplumsal meselelere yaklaşımlardaki gibi ev halkının bir kısmı “Mübarek” diye adlandırırken, İrdal’ın babası onu ailenin başına gelen bazı talihsizliklerin sorumlusu olarak gördüğü için “menhus” sıfatıyla anıyor. İrdal, belki bir meslek edinir diye bir dönem merak saldığı Mübarek sayesinde bir saatçi ustasının yanına çırak veriliyor. Anne babası tarafından hayata, iyiye, doğruya ilişkin bir pusula sağlanmayan kahramanımız, bir baba figürüne en yakın kişi olan ustasının zamana dair sözlerini, çalışma prensiplerini hiç unutmuyor; bu değerler aktif bir yönlendirici olarak hayatına rehberlik etmeseler de derinlerde bir yerde değerler sözlüğü niteliğini taşımaya devam ediyor. 


Saat Allah’ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi”


Tanpınar, Mübarek’in arızalı halini anlatırken ağırlaşan, aksayan, kendini yenileyemeyen devlet mekanizmasını da eleştiriyor. “Yıkalım yenisini yapalım” yaklaşımı yerine çalışmayan yerlerin bulunup tamir edilmesi halinde eskisi gibi çalışma umudu bulunan Mübarek, ehil ellere geçmediği için hiç tamir edilemiyor. İrdal’ın saatçi çıraklığı Mübarek’i işlevselliğine döndüremiyor. Mübarek yavaş yavaş evin tavan arasındaki tozlu terk edilmişliğine mahkum olurken alarm zamanlarında şarkı, türkü çalan yeni bir saat onun yerini alıyor. 


Yetişkin İrdal’ın hayatında birkaç evre görüyoruz. Bunlardan biri ilk eşi Emine ile yaptığı evlilik ki aslında doğruya, güzele dair hayatında kalan şeylerin kaynağı ustasından sonra bu evlilik. Bu dönem himayesine girdikleri Abdüsselam Efendi ile ilişkisi, İrdal’ın bireysel sınırlarını korumayı bir türlü öğrenemediği bir çerçevede gerçekleşiyor. Eşi Emine’ye, evliliklerine bakışı İrdal’ın bir ebeveyne duyduğu ihtiyacı tekrar gözler önüne sererken bu evlilikten doğan kızı Zehra, hayatının ileri safhalarında onun için doğrunun, sağduyunun bir temsili oluyor. Kahve avanesiyle (define ekibi) tanışması, Emine’nin ve çocukların varlığına rağmen bir iş güç sahibi olup bunu sürdürmek yerine onlarla takılmaya başlaması İrdal’ı yeni bir çıkmaza sokuyor.


Tanpınar, define arama yolculuğuna yaklaşımında Osmanlı’nın son dönemi üzerinden geçmişin maddi manevi hazinelerinin yağmalanmasına büyüteç tutuyor. Zaten yıkıldığını/yıkılacağını düşündüğü için bir pay kapma telaşıyla tarihi türbenin parmaklığını çalıp satması böyle bir davranış olarak İrdal’ın kişisel tarihindeki yerini alıyor. Parmaklığı çalınan türbenin tıpkı Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerindeki gibi yağmalanması ve sonrasında harap olması hızlanıyor ve yaptığımız küçük seçimlerin büyük sonuçları açısından bizi düşündürüyor. 

Bu sıralarda Hayri İrdal’ın hayatına dahil olan Doktor Ramiz, Avrupa’da ortaya çıkan Psikanaliz akımının Türkiye’deki temsilcisi. 


Tam dönemin ruhuna uygun şekilde her şeyi Psikanalizle açıklamaya çalışan Doktorun bu alışkanlığı, kendi bildiklerinden başka doğrular olduğuna inanmayan insanları hatırlatıyor. Psikanalizin tek kurtuluş yöntemi olduğunu düşünen Dr. Ramiz, ülkeye dönüşte bu yöntemi tatbik edecek bir göreve getirilmediği için küsüyor. Tanpınar, burada İrdal’ın ağzından toplumun bir kesiminin hayattaki duruşunu anlayabilmemiz için benzersiz tespitler sunuyor: “Hiçbir şeyin üzerinde duramayan ancak zaruri bir şekilde bir iş yaparken veya şikâyet ederken mesut olan insanlardandı. Bu yüzden çok güzel bir mesleği, cemiyet içinde bir yeri olduğu halde kendisini biçare, her hakkı yenmiş, gelecek için ümitsiz sanıyordu. Belki beni de kendisi gibi bir sınıf dışı, bir gayri memnun zannettiği için sevmiş, himayesine almıştı.


Toplumun uçlarda yaşayıp toplumsal tarihinden tecrübeler edinmemesine dikkat çeken Tanpınar, baş döndürücü bir hızla gerçekleştirilen inkılaplara dair eleştirilere de yer veriyor. Yazar, İrdal’ın ağzından eşi Pakize’nin evde kendisine ait hiçbir kıyafet bırakmaması yüzünden giyecek bir şey bulamayınca ilişkilerinden hoşnut olmadığı bir tanıdığın kıyafetlerini giymeye başladığını aktarırken başkalarının kıyafetini giymeye başlayan insanın, onun karakterine büründüğünü belirterek, “İlmi zihniyet gibi tabirlerle konuşmaya, kendi isteksizliğime ‘zaruret’, ‘imkansızlık’ gibi adlar koymaya, şarkla garp arasında ölçüsüz mukayeseler yapmaya, ciddiliğinden kendim de ürktüğüm hükümler vermeye başladım” diyor. 


Kitabın en önemli karakterlerinden Halit Ayarcı ise girişimci ruhuyla tam bir tüccar. İrdal’ın hiçbir konudaki bilgisi, becerisi onu hiçbir alanda yetkin kılmaya yetmediği halde yaşadığı devirde sadece aklı başında, düzgün bir cümle kurabiliyor oluşu bile insanlar arasında belli bir saygıyı hak etmesini sağlıyor. Bu da onu Halit Ayarcı’nın hedefi ve aracı haline getiriyor. Tanpınar, uygun ambalajla her şeyi pazarlayabilecek olan Ayarcı’nın birçok suçlunun yaptıklarının suç olduğunu bilmesine rağmen suça devam etmesi çelişkisini bize şu cümlelerle anlatıyor: “Dostum sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma, bir hırka yaşamaya razı olanlar içindir. Sizin gibi her şeyi ve hepsini birden isteyenler için değil! Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.” Romanda genel olarak “kötü” sıfatıyla tanımlayabileceğimiz Ayarcı’nın yanında İrdal’ın tabiat itibarıyla iyi olduğunu söyleyebilirsek de yaptığı kötü seçimler ve o kötü seçimlerin sürekliliği, kötü insanlarla birlikteliği bizi onun iyiliğine dair şüpheye sürüklüyor. Bu gidişatında oğlu Ahmet hariç bütün dost, akraba çevresi de onunla birlikte düşüyor.


Şubeleri, müdürlükleri, memurları ile ciddi bir kurummuş gibi görünen Saatleri Ayarlama Enstitüsü bugünkü birçok dolandırıcılık sistemini işaret etmesi bakımından Tanpınar’ın dehasını gösteriyor. Enstitü, pek çok devlet insanını ideolojik zaaflarından avlayan Erke Dönergecini, Başbakanlığın örtülü ödeneğini dolandıran Titanı, birçok ev kadınını sistemlerine üye yaparak sömüren zincir satış şirketlerini, büyü, muska gibi hurafeleri kullanarak insanları korkuyla esir alan, dini istismar eden kötülük organizasyonlarını hatırlatıyor. Tanpınar, toplumun kamu kaynakları söz konusu olduğunda yağmaya ses çıkartmamasını da açıkça eleştiriyor. Ülkenin dış politikadaki eksen arayışları, hikâyeye bir şekilde dahil olan aslında Afrika’ya ait bir müzik aletiyken Amerikalılar tarafından benimsenip Amerikan Country müziğinin bir çalgısıymış gibi takdim edilen Banjo üzerinden hicvediliyor. 


İşin acı tarafı; bu kitabın 70 yıl sonra hala toplumsal bir perspektif sunuyor olmasına rağmen az okunmasının yanında böyle ufku olan mahir bir yazarın kendi güvenliği için kitaba birtakım sigortalar yerleştirmiş olması. Dönemin devrimci ama devrimleri sorgulatmayan yaklaşımı nedeniyle Tanpınar, kitabın konusunun bir delinin saçmalamaları olarak değerlendirilebilmesine yetecek delilleri romana serpiştirirken tedbir olarak da yayınlanmayan bir sonuç bölümü kaleme alıyor. Romanın yayımından bir yıl sonra vefat etmesi de hayatın bir ironisi olsa gerek. 


Meraklısı için kitaptan alıntılar: 


Saatler de böyledir. Sahiplerinin mizaçlarındaki ağırlığa, canı tezliğe, evlilik hayatlarına ve siyasi akidelerine göre yürüyüşlerini ister istemez değiştirirler. Bilhassa bizim gibi üst üste inkılaplar yapmış, türlü zümreleri ve nesilleri geride bırakarak dolu dizgin ilerlemiş bir cemiyette bu sonuncusuna yani az çok siyasi şekline rastlamak gayet tabiidir. Bu siyasi akideler ise çok defa şu veya bu sebeple gizlenen şeylerdir. Hiç kimse ortada o kadar kanun müeyyidesi varken elbette durduğu yerde, ‘Benim düşüncem şudur’ diye bağırmaz. Yahut gizli bir yerde bağırır. İşte bu gizlenmelerin, mizaç ve inanç ayrılıklarının kendilerini bilhassa gösterdikleri yer saatlerimizdir.”


“… Çünkü her insanın hayatında hiçbir muhayyilenin icat edemeyeceği kadar aksaklık vardır ve bu aksaklıklar o insanla beraber yetişmiş, büyümüş şahsi, nevi kendine mahsus şeylerdir. Kul kusursuz olmaz, sözü sırf bu gerçek için söylenmiş bir sözdür. Bu hikmetin gösterdiği yoldan gidip karşımızdakini tanımaya çalışacağımız yerde iftiraya kalkmak, adeta pazar malıyla giyinmeye benzer.


Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikâyet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?” 


“ ‘Cenab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı; insan da saati kendine benzer icat etti…’ derdi. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı: ‘İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!’ Saat hakkındaki düşünceleri bazen daha derinleşirdi: ‘Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!’ “


Salah, iyilik, Hakk’ın bize lütufla bakışı sayesinde olur. Saat de böyledir.”


Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve bir tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık. 

Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım. 


… Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvela, burası zannımca en mühimidir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.”

https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-otuz-iki-kisim-tekmili-birden-toplumsal-elestiri-saatleri-ayarlama-enstitusu-4879 


Esra Özer Duru, 16 Haziran 2026, Ankara.

03 Ocak 2026

HERKES SADECE KENDİ HİKÂYESİNİN BAŞROLÜNDE

İnsan, çocukluğunun bir aşamasında bir mekândan çıktığında, tek spot ışığı kendisine tutulmuş ve kameranın odağı sadece oymuş gibi orada onsuz yeni bir faaliyet yapılmadığını deyim yerindeyse hayatın durduğunu sanır. Hatta kendisi yokken bir oyun oynandığını, yenilip içildiğini vs. öğrenirse şaşırır. İlk hayal kırıklıklarından biri “Bensiz neler yapmışlar?” olur. Zamanla hayatın odağının sadece kendisi olmadığını anlar ve bir ölçüde uyum sağlar. Hepimiz kendi hayatımızın başrolünde, başkalarının hayatında figüranızdır. Anneannem, ben çocukken “Ben yanarım yavruma, yavrum yanar yavrusuna” derdi. Kızımla birlikte “Hayat Size Mandalina Verdiğinde” (When Life Gives You Tangerines) isimli Kore dizisini seyrederken bunu daha iyi anladım.

Oe Sun’un Hikâyesi

Dizi, Türkiye’ye gelenek görenek, siyasi tarih açısından çok benzeyen Güney Kore’nin Jeju isimli bir ada kasabasında geçiyor. Kasaba halkının, gençler başka iş alanlarına yönelmeye başlayana kadar, temel geçim kaynağı deniz. Hikâyenin ana kahramanları büyükanne, anne ve torun olmak üzere üç ayrı kuşaktan üç kadın. İsimlerin akılda tutulmasındaki zorluk; zaman atlamaları nedeniyle kimin kim ya da kimin gençliği/yaşlılığı olduğunu oturtmaya çalışmak çaba gerektirse de dizinin geneli buna değiyor. İzleyenlerin yorumlarına bakıldığında aktarımdaki çoklu perspektifiyle herkesin bir kahramanın şahsında ya da hikâyesinin bir yerinde kendisini bulması sayesinde dizinin genel olarak sevildiği görülüyor. Büyüklere saygı, erkek çocuğa verilen aşırı önem, fedakârlık, katlanma ve bunların diyetini bekleme hali, ülke olarak geçilen ekonomik/siyasi zorluklar, bazı meslek gruplarına atfedilen kutsiyet, gelenekleri sorgulamaya karşı öfke, toplumsal dayanışma, ebeveyn/evlat kaybına verilen tepkiler; tanıdık gelen bazı temalar. Anne babaların gerçekleştiremedikleri hayallerini çocuklarının sırtına yüklemesi ve çocuğun buna itiraz etmesi halinde yaşanan kırgınlık da yine dizinin geneline yayılan bir ebeveyn hüznü teması olarak yerini alıyor.  

Dizide bütün ana karakterlerin çocuklukları ve orta yaşlı halleri için farklı birer oyuncu yer almış. Manzaralar muhteşem. Toplumsal şartların insanların hayatlarına yansıyış biçimleri de gayet detaylı resmedilmiş. Aynı olayın üç kuşakta yarattığı sarsıntı, kişinin o sırada aile içinde bulunduğu role göre ona verdiği tepki ayrı ayrı işlenmiş. İlk bakışta genellikle tek boyutuyla (bütün bir dilimmiş gibi) görülen olayların, mandalinanın minik guddelerinden her biri gibi küçük, üst üste, birbirine bağlı formuna benzemesi; dizi ismindeki mandalina metaforunun kaydettiği isabeti gösteriyor. Dizide belki biraz da idealize edilerek aktarılan kadın dayanışması; kahramanların hayatın çetin dalgalarına dayanırken destek aldıkları en önemli motivasyon. Baş kahramanımız Oe Sun’un onu derin bir sevgiyle çocukluklarından itibaren seven eşinin varlığı da Oe Sun’u birçok kadından daha şanslı kılıyor.   

Tıpkı hayatı hepimizin kendi kamerasının vizöründen görüntülemesi gibi diziyi izleyenler de farklı açılar görebiliyor. Bu farklar nedeniyle bazen benim etkilendiğim sahnelerden kızım benim kadar etkilenmezken onun takıldığı yerlere de ben onun kadar takılmadım. Kuşak farkı deyip geçtiğimiz durum tam da bu aslında. Çocuk yetiştirirken ebeveyn neyi, neden yaptığını çok iyi biliyormuş gibiyken eylemlerinin çocuk üzerindeki etkilerini pek hesaba katmıyor. Yaşarken birçok rolü aynı anda üstleniyor. Bir süreçten, sıkıntıdan geçerken “şu bitsin de diğeri öyle gelsin” demek imkânı yok. Kişi, aile bireylerinden birinin kaybıyla baş etmeye çalışırken aynı anda parasızlık çekiyor, menopoza girmiş bir anne olarak hormonlarıyla uzlaşamıyor, o sırada bir sorunuyla önüne çıkan çocuğunun kalbini kırıyor. Bu süreçler herkesin hafızasına kendi bakış açısıyla kaydoluyor. Sonra, çocuklar anne babalarının hatalarını sayıp dökme çağına geldiklerinde, çatışma can yakıcı bir hal alabiliyor. Çocuk, bütün öfkesini yansıtıp kendi çocukluğunda ona yapıldığını hatırladığı gibi ebeveyninin canını acıtmak isterken; ebeveyn, o işin öyle olmadığını çünkü çocuğun o sırada farkında olmadığı başka etkenler olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Velhasıl kimse kimseye “Ne çektin be Gülistan!” diye plaket vermiyor. Geçmiş kuşaklarda mutluluğun bir bedeli olarak acı çekmek değerli görülürken gençler mutlulukları için bedel ödemek istemiyor.  Ebeveynler bilerek ya da bilmeyerek katlandığı, katlanmayı seçebildiği zorluklarla ilgili çocuklarının rızasını hiç almıyor, almayı da düşünemiyor. Anne babaların yaptığı seçimler ya da katlanmak zorunda kaldığı şartlar çocuklarının kaderi oluyor. Ebeveynlerin doğru yaptığını sandığı davranışlar, çocuklarına doğru gibi gelmiyor. Bir noktada çocuklar ebeveynlerine suçlamalar yöneltiyor, itiraz ediyorlarsa acı verici olsa bile geçmişin değiştirilemeyeceği bilinciyle bunu şahsi bir saldırı gibi değerlendirmeden konuşmayı başarmak gerekiyor. Çünkü herkes hikâyesini kendi kamerasıyla kayıt altına alıyor.  

Esra Özer Duru, Ankara, 22 Eylül 2025. 

Taze Taze Hikâyeler

BEKLEME ODASI

Mart ayı ortalarıydı. Hava, okullardaki mevsim tablolarında her zaman bahara dahil edilmesine rağmen, yıllardır rolüne direnen bu aya yakışı...

Yeni Yazılardan Haberdar Olun

Kaçırmayın!