depresyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
depresyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2026

ERTELEMEKTEN VAZGEÇEBİLİR MİYİZ?

Çocukken ailece görüştüğümüz bir arkadaşım, bir pazar sabahı, dönemimizin en önemli kitle iletişim aracı olan radyonun içinde, benim de duyunca hak verdiğim “yayında ve yapımda görev alan ve yayının bize ulaşmasını sağlayan arkadaşları” merak etmiş olacak ki evlerindeki radyoyu tamamen söküp dağıtmıştı. İçeride uyuyan anne ve babası radyonun söküm aşamasında hiçbir şey duymamışlar, arkadaşım, küçük parçalara ayrılmakta direnen son parçayı çekiçle kırmaya çalışırken babası uyanıp salona gelmiş ve kalanı da baba kız birlikte kırmışlardı. Bence de bir şeyin nasıl çalıştığını ya da neden çalışmadığını bulmanın en temel yolu onu söküp açmaktır. İşte Nihan Kaya, Erteleme kitabında çekiçle küçük parçalara ayırmayı önermese de bu kitap özelinde “erteleme”ye, başka kitaplarında başka sorunlara çözüm bulabilmek için sebepleri ve hikâyeleri incelememizi öneriyor.

Kaya’nın kitapta aktardığı bilgiler ışığında genel olarak mükemmellik beklentisinin ve ebeveynlerin bu beklentisinin karşılanması ile ilgili endişenin ertelemeye yol açtığını söyleyebiliriz. Çocukluktan itibaren otoriter ve yüksek beklentili ebeveynler tarafından çocuğun yaratıcı potansiyellerinin ketlenmesi, iç çocuğun sesinin ebeveyninin beklentilerinden ve otoriter dış sesinden olumsuz etkilenmesi, bireyin, bir işe başlamak/bir işi tamamlamak için harekete geçme motivasyonunu genel olarak azaltıyor. İlk çare olarak erteleme davranışımız ortaya çıktığında “bunu yapmam ne işe yarıyor? Bu işi yapmamam beni hangi durumdan koruyor?” sorularını sormamız gerekiyor. Bu sorulara verdiğimiz cevaplara göre ilerlemeye başlıyoruz.

Ya hep! Ya hiç!”lerden oluşan hayat

Erteleme, depresyon ve anksiyete birbirlerine çok yakın haller. Bunlar bizim kendi kendimize ket vurma ve kendi eylemimizi sabote etme biçimlerimiz. Büyürken anne babasını, öğretmenini vs. mutlu etmek, onların takdirini kazanmak için kendi isteklerini bastırıp isteklerinden vazgeçtiği halde çocuğun yaptığı işleri, başarılarını hiçbir zaman yeterli görmeyen ebeveyn davranışının sonucu olarak ortaya çıkabiliyor. Bu durum bazı insanlarda erteleme davranışının tersine işkolik olmayı, yaptığı işin sonuçlarından mutlu olmak yerine saplantılı bir şekilde çalışmayı getirebiliyor. Çünkü kişi, hiçbir zaman en iyisini yapamayacağına, herkesin ondan hep önde olacağına, arayı kapatmak için hep çok geç olacağına inanıyor. Dinlenmeye ya da zevk aldığı bir işi yapmaya vakit ayırdığında daha verimli bir sürü iş yapabileceği halde bir hiç uğruna zamanı israf ettiğini düşünerek kendine işkence ediyor. 

Ebeveyni tarafından sürekli “düzeltilmeye” çalışılan çocukta, kendi iradesini, çocukken doğrudan şimdi dolaylı yoldan kullanmasına engel olan ebeveynini cezalandırma isteği oluşabiliyor. Küçüklüğünde onu dışarıdan eleştiren ebeveynin yerini alan, mükemmel davranışı, mükemmel sonucu hiçbir zaman elde edemeyeceğine onu ikna eden iç sesi yüzünden çabalamayı yavaş yavaş bırakıyor. Beklentilerin yüksekliği onların gerçekleştirilebilirliğini zaten ortadan kaldırıyor. Dahası çocukken yaptığımız eylemlerle ilgili utandırıldıysak ve suçluluk duyduysak “yeterince iyi” ya da “olduğu kadar” bize asla yetmiyor. Halbuki erteleme, depresyon ve anksiyeteyi önlemenin en temel yolu, “yeterince iyi”ye razı olmaktan geçiyor. Bu arada utanma/utandırılma hali toplumsal iyiliği de bozuyor. Çünkü utanmanın stresi, beynin kendisini düzenleyebilme kapasitesini ve beyin gelişimini olumsuz etkiliyor. Bu strese katlanamayan bireyler, son yıllarda artan şiddet olaylarını açıklayan bir şekilde utanmazlık ve kaytarma davranışı geliştiriyor. Sürekli şikâyet ettiğimiz yürümeyen işler, hepimizi üzen şiddet görüntüleri, yakalandığı halde “aklının yapamadıklarında kaldığını” söyleyen serbest bırakıldığında yeni şiddet olaylarının öznesi olacağını “vadeden” kimselerle karşılaşıyoruz.

Utanmayı kaldıramayan herkes şiddete yönelmiyor tabii ki! Bazıları da öz eleştiriden, eleştiriden kaçınabilmek için bir günah keçisi bulup ona yüklenmeyi seçiyor. Toplumsal olaylarda, eskiden sokakta şimdilerde sosyal medyada gördüğümüz linçlerin temel sebebi de kendisini aklayabilmek için başkasını kıyasıya suçlayan bu davranış biçimi oluyor. Böylece kimse kendi hatası üzerinde düşünmüyor. Bir de sonuç alırlarsa korkutucu bir zafer hissiyle yeni vakaya ilerliyorlar. Öte yandan şiddet veya başkasını suçlama davranışı göstermeyen bireyler ise utanma ve suçluluk duygularını kendilerine yönelterek depresyon, anksiyete veya erteleme davranışını geliştiriyor. Yani başkasına yıkıcı olmadığımızda kendimize yıkıcı oluyoruz.

“Çok söyleme arsız edersin!”

Bizim gibi çocuğu/bireyi utandırmayı bir terbiye mekanizması olarak kullanan toplumlarda zamanla toplumsal bir bozulma, çürüme ortaya çıkıyor. Nihan Kaya burada iyi olanı vicdanımızla seçmek mümkünken utanma nedeniyle kötüden kaçınmamızın övülmemesi gerektiğine işaret ederek asıl hiç kimsenin olmadığı yerde kötüden kaçınmanın meziyet olduğunu vurguluyor. Bunu vicdan olarak tarif eden Kaya, vicdanın; bilinç, kendini bilme, irade ve dik durmayı kendisinde toplarken, utanmanın korku, hiyerarşi, birinin karşısında ezilip büzülmeyi içerdiğini, sadece “dik durabildiğimiz yerde erdemden söz edebileceğimizi” söylüyor.

Utanç kavramında utanç verici diye tanımlanan davranışların eşiği mesela oyun oynarken yanlışlıkla cam kıran bir çocuğa “başımızı yere eğdi/bizi utandırdı” denince çok aşağıdan başlamış oluyor. Utandırıcı eylemlere dair tanımların sınırları o kadar kapsamlı ki çocuğun bütün eylemleri ebeveyni, öğretmeni vs. tarafından utanç verici olarak tanımlanabiliyor. Burada “eller ne der?” mekanizması çok aktif rol oynuyor. Böyle olunca çocuk kendisini utanç verici bir birey olarak tanımlıyor ve kendisinden umudu kesiyor. Sonra yokuş aşağı bir gidiş başlıyor. Kötülüğe, utanca ilişkin tanımların çokluğu ve kapsamlılığı nedeniyle iyi olmaya dair fikri zaten yetersiz olan kişinin, utanmaktan kaçınabildiğinde “iyi” olmasına gerek kalmıyor. Çünkü zaten “iyi” olma hali nihai iyilik hedefine ulaşmak için değil, “utandırılma”nın baskısından kaçınabilmek için oluşturulmuş bir kaçış mekanizması.


Prensibin doğru çalışması için yapılması gereken Kaya’nın başka kitaplarında da vurguladığı gibi Allah inancını dışarıdan içeriye almak. Böylece doğru davranmak için ekstra alet edevata (bizi gözetleyen kameralara, ayıplayan komşulara) ihtiyaç duymadan başkalarına göre değil içimizde prensiplerimizi inşa eden inancımıza göre hareket edebiliriz. Özellikle devlete bağlı işyerlerinde mesaiyi doldurmaya yönelik bir çalışma anlayışının olmasının nedenlerinden biri de bu. Amirler çalışanların arasında değilse ya da onların yaptıkları işleri görebilecekleri yerde bulunmuyorlarsa ya da onlar da işlerini gerektiği gibi takip etmiyorlarsa işler yürümüyor ve karşımıza bürokrasi canavarı çıkıyor.


Deadline’a sürüklenmeden...


Bu arada yazarın söylediği ve kişisel olarak gözlemleyebildiğimiz gibi yarım kalan işler için kendimizi zorlayıp azarlamak hiçbir işe yaramıyor. Yapmamız gereken iş, acil yetişmesi gereken bir iş değilse akışa bırakıldığında bazen kendiliğinden ve daha rahat, daha kolay bir şekilde tamamlanıveriyor. Özellikle günlük, haftalık, aylık döngülerde insanın yarım bıraktığı işleri tamamlamaya daha istekli olduğu anlar, günler oluyor. Bu zamanları değerlendirmek mümkün olduğunda işler toparlanıyor. Tabi bunun için kapitalist temponun dışına çıkabilmek lüksüne kısmen de olsa sahip olmak gerekiyor. Herkes bir projeyi yetiştirmek, bir işi bitirmek, bir sınava hazırlanmak, mesaiye yetişmek gibi “deadline”ı olan bir döngüde sağ kalmaya çalışıyor. Birebir çevirisi “ölüm çizgisi” olan “deadline kelimesi kökünü, 1864’te bir esir kampında, esirlerin geçmeleri halinde vuruldukları bir çizgiden ve matbaanın ilk yıllarında yazı sığmasa bile kalan satırları yayına sokmayan sayfa sınırlarından alıyor. Deadline tam da hepimizi ruhen, bedenen kelime anlamındaki deadline’a sürüklüyor.


Esra Özer Duru, Ankara, 15 Temmuz 2026.

05 Eylül 2021

KAPİTALİST SİSTEMİN SEVMEYECEĞİ DERSLER

Geçen yıl (2020) 12 Mart’ta, milletimizin adeti olduğu üzere “bize gelmez” diye düşündüğümüz Covid 19 salgını ülkemize giriş yaptı. O tarihte tatil olan okullar, kısa açma denemeleri yapılmakla birlikte, 18 ay sonra ilk kez tüm kademelerde ve tam zamanlı olarak açılıyor. Bugün, o tarihten beri çocuklarıyla evde oturan bir anne olarak benim için de kritik bir geçiş günü.

Dile kolay 18 aylık süreçte bazen hep birlikte bazen ailemizle bazen de kendi kendimize birçok şey yaşadık. Normal bir yılın içinde ramazan ayı bizi nasıl durdurursa, nasıl bir derlenip toparlanma, değerlendirme yaptırırsa onun gibi Covid 19 sürecinin ilk zamanlarında birçok yüzleşme yaşadık. Çevreye, ailemize, kendimize ne kadar hoyrat davrandığımızı, bize bağışlanan nimetleri müsrifçe kullandığımızı, günlük tempomuzda şikâyet edip durduğumuz rutinlerimizin dahi özlenebileceğini idrak ettik.

Çocuklarımızı bilmem ama ben onlarla geçirdiğimiz bu süreçte zaman zaman sabır denemeleri yapsak da her anı için şükrettim. Aslında müthiş sabırlı falan değilim. Sadece “evde kal”manın, hayatın yoğun akışından meşru bir şekilde ödünç alınmış zamanlar olduğunu düşünüyorum. Ailenin tüm bireyleri, hayatlarının içinde bulundukları döneminden sonra hızlı bir sürece başlayacaklar ve arkalarına bile bakmadan hiç durmadan ilerleyeceklerdi. Hızla büyüyor, sorumluluk alanlarını genişletiyorlardı. Aileden uzaklaşma, gerçek dünyayı keşfedip tadına bakma ve bu sırada aile bağlarını yer yer zayıflatma zamanları gelmişti. Covid 19 süreci, tam bu sırada bizim tamamen kontrolümüz dışında hayatta bir cep oluşturdu. Otobandan/köprüden önce son çıkış gibi. Tüm aile hep birlikte evde kaldığımız süreçte, kıyafetlerimizi, ilgilerimizi, meraklarımızı, hayranlıklarımızı, anılarımızı, çekmecelerimizi, dolaplarımızı elden geçirdik. Bazen onararak, toplayarak, katlayıp yeniden yerleştirerek bazen de kırılıp incinerek, yaraların üstünü kapatarak ilerledik. Bunlar, oluşturduğu korku ve gerilimin yanı sıra bizi dostlarımızdan, sosyal hayattan ayırdığı için artık tamamlanmasını umduğumuz sürecin kişisel ya da aile olarak bizde bıraktığı izler oldu.

Bu günleri yaşarken ülke olarak bazı tespitler yapabilmeyi, tespitlerin ışığında kalıcı iyileştirmeler, güzelleştirmeler, yeniden yapılandırmalar gerçekleştirmeyi hayal ettik. Bunlardan en önemlisi eğitim alanında olabilirdi. Çocuklarımızın haftanın beş günü sekiz saat okulda vakit geçirmesinin aslında gerekmediğini görüp onlara (hani sürekli övülen Finlandiya modeli gibi) haftanın belli günlerinde eğitim, belli günlerinde kendi seçtikleri atölyelerde çalışma, gelişme imkânı sunabilseydik. Böylece çocuklarımızın varsa başka eğilimlerini ortaya çıkarıp geliştirebilirdik. Çocuklar odağı sınav olmayan bir eğitim sisteminde gerçekten eğitilir, okuldan kalan zamanlarda kültür sanat faaliyetlerine daha çok vakit ayırabilirdi. Bu sayede hayatın inceliklerinden anlayan, zevk alan nesiller yetiştirebilir, bu nesillere incitici, dışlayıcı, etiketleyen harf isimlendirmeleri yapmak yerine geçmiş kuşaklarla kaynaşabilecekleri, empati kurabilecekleri gereksiz hırslardan arınmış bir hayat tarzı sunabilirdik. Birbirinden kopuk, öfkeli bireylerin bulunduğu, verimsiz aileler yerine, hatamızla, sevabımızla kabul göreceğimizi bildiğimiz sevgi dolu ailelerimiz olabilirdi.  

Özellikle kamuda, çalışanlara haftanın belli günlerinde işyerlerinde, belli günlerde evde çalışabilecekleri bir çalışma takvimi uygulayabilirdik. Böylece ailelerin çocuklarıyla daha sağlıklı bağlar geliştirmesini temin edebilir, çocukların aile içi eğitimlerinde anne ile babanın daha adil rol almasını sağlayabilirdik. Hatta eşler, genellikle kadınların sorumluluğu olarak görülen ev içi sorumlulukları paylaşmayı öğrenebilirlerdi. Bu arada plazalarda kiralanan işyerlerinde daha az elektrik, su, doğalgaz tüketimi olurdu. İşyerlerine yüzlerce insanı taşıdığımız servislerden tasarruf eder, hava kirliliğini de bir ölçüde önleyebilirdik. İnsanların boş zamanları kalacağı için daha çok spor yapmaları, kültürel aktivitelere katılmaları söz konusu olabilirdi. Obeziteyi, depresyonu önleyebilirdik. Toplum olarak daha sakin, enerjisini daha verimli kullanan insanlara dönüşebilirdik.

Denklemdeki asıl sorun!

Bu öneriler, bazı insanlara, hacca giden her Türk’ün daha verimli hac ziyaretleri için dünya kadar parlak öneride bulunması gibi gelebilir. Hatta bu yazdıklarımın daha çoğunu, daha iyisini, daha ayrıntılısını düşünen başkaları olmuştur. Ben de yazmama rağmen bu önerilerin hayata geçirilemeyeceğini biliyorum. Çünkü israfı önleyen, insana saygı duyan öneriler, düzenlemeler genellikle sistemi yıkacağı için sistem tarafından engellenir. Mesela kahvaltısını evde yaptığı için kantinden alışveriş yapmayan bir çocuk artık müşteri olmaz. Aile sofrasında çayını içtiği veya o gün evden çalıştığı için plaza girişindeki kahve satıcısından plastik kapaklı kahve satın almayan çalışan, müşteri sayılmaz. Tamamen camdan inşa edildiği için kışın soğuk, yazın sıcak plazalarda klimaları kökleyen insanları ısıtmaya-soğutmaya para harcamayan şirket, verimli bir müşteri olmaz. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Öte yandan önerilerimizin sağlıklı olabilmesi için bunca kafenin, restoranın, kreşin, taksinin vs. iş imkânı sunduğu insanlar ne olacak, düşünmek gerek tabi. Bu da bizi yazının başlığına döndürüyor. Kapitalist sistemin sevmeyeceği dersleri, insanlığın iyiliği için hep birlikte düşünmeliyiz. Covid 19’un en hayırlı sonucu bu olsa yetmez mi?

https://www.hertaraf.com/haber-kapitalist-sistemin-sevmeyecegi-dersler-esra-duru-7555

Esra Özer Duru, Ankara, 5 Eylül 2021.

 


Taze Taze Hikâyeler

BEKLEME ODASI

Mart ayı ortalarıydı. Hava, okullardaki mevsim tablolarında her zaman bahara dahil edilmesine rağmen, yıllardır rolüne direnen bu aya yakışı...

Yeni Yazılardan Haberdar Olun

Kaçırmayın!