03 Ocak 2026

HERKES SADECE KENDİ HİKÂYESİNİN BAŞROLÜNDE

İnsan, çocukluğunun bir aşamasında bir mekândan çıktığında, tek spot ışığı kendisine tutulmuş ve kameranın odağı sadece oymuş gibi orada onsuz yeni bir faaliyet yapılmadığını deyim yerindeyse hayatın durduğunu sanır. Hatta kendisi yokken bir oyun oynandığını, yenilip içildiğini vs. öğrenirse şaşırır. İlk hayal kırıklıklarından biri “Bensiz neler yapmışlar?” olur. Zamanla hayatın odağının sadece kendisi olmadığını anlar ve bir ölçüde uyum sağlar. Hepimiz kendi hayatımızın başrolünde, başkalarının hayatında figüranızdır. Anneannem, ben çocukken “Ben yanarım yavruma, yavrum yanar yavrusuna” derdi. Kızımla birlikte “Hayat Size Mandalina Verdiğinde” (When Life Gives You Tangerines) isimli Kore dizisini seyrederken bunu daha iyi anladım.

Oe Sun’un Hikâyesi

Dizi, Türkiye’ye gelenek görenek, siyasi tarih açısından çok benzeyen Güney Kore’nin Jeju isimli bir ada kasabasında geçiyor. Kasaba halkının, gençler başka iş alanlarına yönelmeye başlayana kadar, temel geçim kaynağı deniz. Hikâyenin ana kahramanları büyükanne, anne ve torun olmak üzere üç ayrı kuşaktan üç kadın. İsimlerin akılda tutulmasındaki zorluk; zaman atlamaları nedeniyle kimin kim ya da kimin gençliği/yaşlılığı olduğunu oturtmaya çalışmak çaba gerektirse de dizinin geneli buna değiyor. İzleyenlerin yorumlarına bakıldığında aktarımdaki çoklu perspektifiyle herkesin bir kahramanın şahsında ya da hikâyesinin bir yerinde kendisini bulması sayesinde dizinin genel olarak sevildiği görülüyor. Büyüklere saygı, erkek çocuğa verilen aşırı önem, fedakârlık, katlanma ve bunların diyetini bekleme hali, ülke olarak geçilen ekonomik/siyasi zorluklar, bazı meslek gruplarına atfedilen kutsiyet, gelenekleri sorgulamaya karşı öfke, toplumsal dayanışma, ebeveyn/evlat kaybına verilen tepkiler; tanıdık gelen bazı temalar. Anne babaların gerçekleştiremedikleri hayallerini çocuklarının sırtına yüklemesi ve çocuğun buna itiraz etmesi halinde yaşanan kırgınlık da yine dizinin geneline yayılan bir ebeveyn hüznü teması olarak yerini alıyor.  

Dizide bütün ana karakterlerin çocuklukları ve orta yaşlı halleri için farklı birer oyuncu yer almış. Manzaralar muhteşem. Toplumsal şartların insanların hayatlarına yansıyış biçimleri de gayet detaylı resmedilmiş. Aynı olayın üç kuşakta yarattığı sarsıntı, kişinin o sırada aile içinde bulunduğu role göre ona verdiği tepki ayrı ayrı işlenmiş. İlk bakışta genellikle tek boyutuyla (bütün bir dilimmiş gibi) görülen olayların, mandalinanın minik guddelerinden her biri gibi küçük, üst üste, birbirine bağlı formuna benzemesi; dizi ismindeki mandalina metaforunun kaydettiği isabeti gösteriyor. Dizide belki biraz da idealize edilerek aktarılan kadın dayanışması; kahramanların hayatın çetin dalgalarına dayanırken destek aldıkları en önemli motivasyon. Baş kahramanımız Oe Sun’un onu derin bir sevgiyle çocukluklarından itibaren seven eşinin varlığı da Oe Sun’u birçok kadından daha şanslı kılıyor.   

Tıpkı hayatı hepimizin kendi kamerasının vizöründen görüntülemesi gibi diziyi izleyenler de farklı açılar görebiliyor. Bu farklar nedeniyle bazen benim etkilendiğim sahnelerden kızım benim kadar etkilenmezken onun takıldığı yerlere de ben onun kadar takılmadım. Kuşak farkı deyip geçtiğimiz durum tam da bu aslında. Çocuk yetiştirirken ebeveyn neyi, neden yaptığını çok iyi biliyormuş gibiyken eylemlerinin çocuk üzerindeki etkilerini pek hesaba katmıyor. Yaşarken birçok rolü aynı anda üstleniyor. Bir süreçten, sıkıntıdan geçerken “şu bitsin de diğeri öyle gelsin” demek imkânı yok. Kişi, aile bireylerinden birinin kaybıyla baş etmeye çalışırken aynı anda parasızlık çekiyor, menopoza girmiş bir anne olarak hormonlarıyla uzlaşamıyor, o sırada bir sorunuyla önüne çıkan çocuğunun kalbini kırıyor. Bu süreçler herkesin hafızasına kendi bakış açısıyla kaydoluyor. Sonra, çocuklar anne babalarının hatalarını sayıp dökme çağına geldiklerinde, çatışma can yakıcı bir hal alabiliyor. Çocuk, bütün öfkesini yansıtıp kendi çocukluğunda ona yapıldığını hatırladığı gibi ebeveyninin canını acıtmak isterken; ebeveyn, o işin öyle olmadığını çünkü çocuğun o sırada farkında olmadığı başka etkenler olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Velhasıl kimse kimseye “Ne çektin be Gülistan!” diye plaket vermiyor. Geçmiş kuşaklarda mutluluğun bir bedeli olarak acı çekmek değerli görülürken gençler mutlulukları için bedel ödemek istemiyor.  Ebeveynler bilerek ya da bilmeyerek katlandığı, katlanmayı seçebildiği zorluklarla ilgili çocuklarının rızasını hiç almıyor, almayı da düşünemiyor. Anne babaların yaptığı seçimler ya da katlanmak zorunda kaldığı şartlar çocuklarının kaderi oluyor. Ebeveynlerin doğru yaptığını sandığı davranışlar, çocuklarına doğru gibi gelmiyor. Bir noktada çocuklar ebeveynlerine suçlamalar yöneltiyor, itiraz ediyorlarsa acı verici olsa bile geçmişin değiştirilemeyeceği bilinciyle bunu şahsi bir saldırı gibi değerlendirmeden konuşmayı başarmak gerekiyor. Çünkü herkes hikâyesini kendi kamerasıyla kayıt altına alıyor.  

Esra Özer Duru, Ankara, 22 Eylül 2025. 

Taze Taze Hikâyeler

BEKLEME ODASI

Mart ayı ortalarıydı. Hava, okullardaki mevsim tablolarında her zaman bahara dahil edilmesine rağmen, yıllardır rolüne direnen bu aya yakışı...

Yeni Yazılardan Haberdar Olun

Kaçırmayın!