06 Ekim 2026
Cumaya Gittim Geleceğim XIII – CUMA NAMAZI KAÇ SAAT SÜRER?
03 Ocak 2026
HERKES SADECE KENDİ HİKÂYESİNİN BAŞROLÜNDE
Oe Sun’un Hikâyesi
Dizi, Türkiye’ye gelenek görenek, siyasi tarih açısından çok
benzeyen Güney Kore’nin Jeju isimli bir ada kasabasında geçiyor. Kasaba halkının,
gençler başka iş alanlarına yönelmeye başlayana kadar, temel geçim kaynağı deniz.
Hikâyenin ana kahramanları büyükanne, anne ve torun olmak üzere üç ayrı
kuşaktan üç kadın. İsimlerin akılda tutulmasındaki zorluk; zaman atlamaları
nedeniyle kimin kim ya da kimin gençliği/yaşlılığı olduğunu oturtmaya çalışmak
çaba gerektirse de dizinin geneli buna değiyor. İzleyenlerin yorumlarına
bakıldığında aktarımdaki çoklu perspektifiyle herkesin bir kahramanın şahsında ya
da hikâyesinin bir yerinde kendisini bulması sayesinde dizinin genel olarak
sevildiği görülüyor. Büyüklere saygı, erkek çocuğa verilen aşırı önem,
fedakârlık, katlanma ve bunların diyetini bekleme hali, ülke olarak geçilen
ekonomik/siyasi zorluklar, bazı meslek gruplarına atfedilen kutsiyet,
gelenekleri sorgulamaya karşı öfke, toplumsal dayanışma, ebeveyn/evlat kaybına
verilen tepkiler; tanıdık gelen bazı temalar. Anne babaların gerçekleştiremedikleri
hayallerini çocuklarının sırtına yüklemesi ve çocuğun buna itiraz etmesi
halinde yaşanan kırgınlık da yine dizinin geneline yayılan bir ebeveyn hüznü
teması olarak yerini alıyor.
Dizide bütün ana karakterlerin çocuklukları ve orta yaşlı
halleri için farklı birer oyuncu yer almış. Manzaralar muhteşem. Toplumsal şartların
insanların hayatlarına yansıyış biçimleri de gayet detaylı resmedilmiş. Aynı
olayın üç kuşakta yarattığı sarsıntı, kişinin o sırada aile içinde bulunduğu
role göre ona verdiği tepki ayrı ayrı işlenmiş. İlk bakışta genellikle tek
boyutuyla (bütün bir dilimmiş gibi) görülen olayların, mandalinanın minik
guddelerinden her biri gibi küçük, üst üste, birbirine bağlı formuna benzemesi;
dizi ismindeki mandalina metaforunun kaydettiği isabeti gösteriyor. Dizide
belki biraz da idealize edilerek aktarılan kadın dayanışması; kahramanların
hayatın çetin dalgalarına dayanırken destek aldıkları en önemli motivasyon. Baş
kahramanımız Oe Sun’un onu derin bir sevgiyle çocukluklarından itibaren seven
eşinin varlığı da Oe Sun’u birçok kadından daha şanslı kılıyor.
Tıpkı hayatı hepimizin kendi kamerasının vizöründen görüntülemesi
gibi diziyi izleyenler de farklı açılar görebiliyor. Bu farklar nedeniyle bazen
benim etkilendiğim sahnelerden kızım benim kadar etkilenmezken onun takıldığı
yerlere de ben onun kadar takılmadım. Kuşak farkı deyip geçtiğimiz durum tam da
bu aslında. Çocuk yetiştirirken ebeveyn neyi, neden yaptığını çok iyi
biliyormuş gibiyken eylemlerinin çocuk üzerindeki etkilerini pek hesaba
katmıyor. Yaşarken birçok rolü aynı anda üstleniyor. Bir süreçten, sıkıntıdan
geçerken “şu bitsin de diğeri öyle gelsin” demek imkânı yok. Kişi, aile
bireylerinden birinin kaybıyla baş etmeye çalışırken aynı anda parasızlık
çekiyor, menopoza girmiş bir anne olarak hormonlarıyla uzlaşamıyor, o sırada bir
sorunuyla önüne çıkan çocuğunun kalbini kırıyor. Bu süreçler herkesin
hafızasına kendi bakış açısıyla kaydoluyor. Sonra, çocuklar anne babalarının
hatalarını sayıp dökme çağına geldiklerinde, çatışma can yakıcı bir hal
alabiliyor. Çocuk, bütün öfkesini yansıtıp kendi çocukluğunda ona yapıldığını
hatırladığı gibi ebeveyninin canını acıtmak isterken; ebeveyn, o işin öyle
olmadığını çünkü çocuğun o sırada farkında olmadığı başka etkenler olduğunu
anlatmaya çalışıyor.
Velhasıl kimse kimseye “Ne çektin be Gülistan!” diye plaket vermiyor. Geçmiş kuşaklarda mutluluğun bir bedeli olarak acı çekmek değerli görülürken gençler mutlulukları için bedel ödemek istemiyor. Ebeveynler bilerek ya da bilmeyerek katlandığı, katlanmayı seçebildiği zorluklarla ilgili çocuklarının rızasını hiç almıyor, almayı da düşünemiyor. Anne babaların yaptığı seçimler ya da katlanmak zorunda kaldığı şartlar çocuklarının kaderi oluyor. Ebeveynlerin doğru yaptığını sandığı davranışlar, çocuklarına doğru gibi gelmiyor. Bir noktada çocuklar ebeveynlerine suçlamalar yöneltiyor, itiraz ediyorlarsa acı verici olsa bile geçmişin değiştirilemeyeceği bilinciyle bunu şahsi bir saldırı gibi değerlendirmeden konuşmayı başarmak gerekiyor. Çünkü herkes hikâyesini kendi kamerasıyla kayıt altına alıyor.
Esra Özer Duru, Ankara, 22 Eylül 2025.
03 Temmuz 2025
Cumaya Gittim Geleceğim XII - DİKKAT! KADINLAR CUMAYI ÇALACAK!
Yine bir Cuma, Cuma namazına gittik. Kadın kısmının kapısı kilitli. Ezan okunuyor, bizi bir telaş aldı. Şu kenarda kılıversek, mümkün değil. Anahtarı soralım diye camiye girmek isteyince bu sefer içeride bir telaş. Salgın hastalıkla falan giriyormuşuz ya da orduyla baskına gitmişiz muamelesi. Halbuki bir annem, bir ben maalesef. Cemaatten; imamı, müezzini tanıyan biri alelacele anahtarı getirdi, namaza yetiştik. Çoğu camide, üç-beş metrekarelik kadınlar “odası”na göz dikilmesi, kadınlar kısmı büyükse alt katta erkek cemaat dolmuş taşmış gibi o katın yarıdan fazlasının paravanla bölünüp erkeklere tahsis edilmesi, elektrik süpürgesi, artmış halı parçaları, kırık taburelerle namaz kılma çıkmazı vb. yetmezmiş gibi; böyle kadınlar kısmının anahtarının unutulması, kapının kilitli bırakılması vakalarını da epey yaşıyoruz. Bu unutmaları her zaman iyi niyetli yorumlamak mümkün olmuyor. Böyle olunca akla “dil sürçmesi” geliyor.
Lapsus[1]
(dil sürçmesi) terimini ilk kez 1895’te Avusturyalı dilbilimci Rudolf Meringer
ve psikolog Carl Mayer ortaya atıyor. Daha sonra Freud, “kusurlu eylemler”
tanımıyla kavrama kitabında yer veriyor. Kavram daha sonra dil yanlışlarını
aşarak günlük hayatı sabote eden başka bazı davranışları tarif eden bir kapsama
kavuşuyor. Gerçek hislerimizi kendimizden bile saklarken “ağzımdan öyle
çıkıverdi”, iş yapmak istemezken “bir sürü işim vardı kapıyı çektim, anahtarı
içeride bıraktım, bütün işler kaldı” diye tepki verdiğimiz, sıradan bir
davranış gibi göründüğü halde arka planında içimizdeki duyguları yansıttığımız
“yanlış”larımıza “sürçme” deniyor. Tabi ki sürçmelerin hepsinin altında böyle
bir duygu durumu olmayabiliyor. Bazıları yorgunluktan, konuşma hızından, çok
konuşmaktan, yaştan kaynaklanabiliyor. Ama birden fazla ve birkaç camide
tekrarlanan anahtar unutma/kapıyı kilitli bırakma halleri mazur görülebilecek
sınırı aşıyor.
Noel’i Çalmaya Çalışan Grinch, Cuma’ya göz mü koydu?
Çalınamayacak bazı şeyler vardır ve onların çalınmasından
endişelenmek çok olgun bir davranış sayılmaz. 2000 yılında vizyona girmiş bir
Jim Carrey filmine konu olan Grinç[2],
ilk defa Dr. Seuss olarak tanınan çocuk kitapları yazarı Theodor Geisel’in
1957’de yazdığı bir kitabında ortaya attığı, kötü anıları ve yalnızlığı
nedeniyle Noel’den nefret eden ve insanların mutlu olmalarını çekemediği için
Noel’i çalmaya çalışan bir karakter. Geisel, karakterin bu kadar popüler hale
geleceğini hatta bir kavram olarak sözlüklere gireceğini tahmin etmemiştir.
Kitapta, “Kalbi iki beden küçük olan kötü huylu” biri olarak resmedilen Grinç,
hikâyenin sonunda tabi ki “Noel neşesi”ne kavuşarak iyileşir. İngilizcenin
genel sözlüğünde ise bu kelime, “başkalarının zevkini bozan, asabi, huysuz,
somurtkan, neşe kaçıran, oyunbozan kimse”yi tanımlar.
Cumaya giden kadınların bir şekilde sürçme gibi “masum”
görünen hallerle engellenmesini, Grinç’in Noel’i çalması korkusunun yaşattığı
panikle açıklayabilir miyiz bilmiyorum. Belki belli bir sevap pastası var da
kadınlar cumaya gelince o pastadan erkeklerin payına düşen miktar azalacak ya
da kadınlar cumayı öyle güzel kılacak ki Allah katında erkeklerin önüne geçecek
ya da kadınlar camiye girerse bir daha çıkmayacak falan sanılıyordur. Diğer
endişeleri kadınları engelleyenlerin kendilerinin gidermesi gerekecek ama en
azından kadınların namazdan sonra camide kalma ihtimali olmadığını
söyleyebiliriz. Ayette buyurulduğu üzere: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz
için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.
Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne
dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki
kurtuluşa eresiniz.” (Cuma Suresi, 9-10. Ayetler) Neticede namazı kılınınca eve
gideriz bence.
Rahman Camii
Bu haftaki Cuma namazı gözlemimizi birkaç defa gittiğimiz
Ankara Gölbaşı Rahman Camiinde yaptık. İnşaatı yeni tamamlanmış, oldukça ferah
ve büyük bir cami. Güneş ışığı, caminin içini kubbeye ve kubbe altına
yerleştirilmiş çok sayıda vitraylı ve düz camdan girerek zarafetle aydınlatıyor,
kalem işleri de yine oldukça zevkli. Ana mekâna girişte sağda pvc ile bölünmüş
bir oda bulunuyor. Merdiven çıkamayan kadın cemaatin namazını burada
kılabilmesi mümkünse de burayı yine erkek cemaat kullanıyor. Kadınlar kısmı üst
katta asma kat şeklinde konumlandırılmış. Çok sayıda merdivenle çıkılıyor. Üst
kattan kubbe, minber, alt kat rahatça görünüyor. Caminin ana mekânının
maneviyatında ibadet etmek insanı mutlu ediyor. Ses sistemi gayet iyi
çalışıyor, hutbe rahatça takip edilebiliyor. Üst katta çok sayıda plastik rahle
olmasına rağmen namazını oturarak kılabilenler için sadece bir tabure
bulunuyor. Camide erkeklerin abdest alabilmesi için şadırvan mevcut. Kadınlar
tuvaletinde ise kabin bölümleri yapılmamış ve inşaat hala sürdüğü için tuvalet
kullanılamıyor.
(Sizden gelecek cami notları için bilgi@hertaraf.com, yetkililerin dikkatini
çekebilmek için: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, Gölbaşı Müftülüğü @golbasimuftulugu.)
[1] Dil
sürçmesi kavramı ile ilgili https://www.hayatvepsikoloji.com/parafraks-dil-surcmesi-arkasindaki-psikoloji
linkindeki yazıdan faydalandım.
15 Şubat 2025
Cumaya Gittim Geleceğim IX - MÜMİNLER İŞLEVSEL BİR AİLE GİBİDİR
“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulur.”
“Müminin mümine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını
sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.”
Ne zamandır bu iki hadis-i şerif hakkında düşünüyorum. Doğru
bir benzetme olacak mı bilemiyorum ama bana işlevsel ve işlevsiz aile
tanımlarını hatırlatıyorlar. Hatta oradan bakınca ülkemiz de kocaman bir işlevsiz
aile gibi görünüyor. Nasıl mı?
İşlevsiz aile[1]yi
(Disfonksiyonel aile) anlayabilmek için önce işlevsel aileyi
(Fonksiyonel aile) tanımak gerek. İşlevsel aile, bireyleri arasında
saygı, sevgi ve güven zemininde temellenen destekleyici, koruyucu, özenli
ilişkilerin olduğu ailelere denir. Böyle ailelerde çocukların özgüven ve
özdeğer ölçütleri sağlıklı ve dengeli bir şekilde oluşur. Kendilerinin yanı
sıra başka insanlara da değer vermeyi öğrenirler. Aynı zamanda hayata dair,
hiçbir okulda, hiçbir öğretmen tarafından verilemeyecek bir eğitim alırlar.
Sevilmenin, değer verilmenin en güzel örneği ailede sunulduğu için daha sonra
yeterince sevilmedikleri, değer görmedikleri ilişkiler hakkında sağlıklı tavır
almayı öğrenirler. Kendilerine değer verdikleri için anlamsız ilişkiler içinde
olmaktan kaçınır, arkadaş, eş seçiminde buna özen gösterirler. Karşılaştıkları
zorlukları aşmayı, gerekiyorsa yardım almayı bilirler.
İşlevsiz aile (Disfonksiyonel aile) ise sürekli
çatışma, ihmal ve yanlış davranışların olduğu, bireylerin yoğun bir duygusal
rahatsızlık yaşadığı ailedir. Ailenin yaşadığı maddi sıkıntılar, ebeveynlerin
kendi ailelerinden getirdikleri işlevsiz aile geçmişleri, şiddet, aşırı katı
kurallar, otorite karmaşası gibi unsurlar da böyle ailelerin ortaya çıkmasına
yol açar. Ebeveynler, çocuklarının özellikle duygusal ihtiyaçlarını
karşılamakta ve onlara sevgi göstermekte zorlanırlar. Çocuklar ve ebeveynleri ile
ebeveynlerin kendi aralarındaki sevgi ve güven eksikliği yüzünden ebeveynler,
sağlıklı otorite kuramazlar. Çatışma ortamı çocukların karakter gelişimini
olumsuz etkiler. Aile içinde sürekli hissedilen korku ve kaygı, duygusal açıdan
hassas ve kırılgan bireyler yetişmesine neden olur. Böyle büyüyen çocuklar,
bunu normal zannederler ve öyle zannettikleri için ortamdan kaynaklanan sorunları
teşhis edemez, o sorunlarla nasıl baş edeceklerini bilemezler. Yanlış ilişki
denklemlerinde bulunur, herkesi memnun etmek zorunda hissettikleri için “hayır”
diyemezler. Olumsuz bir şey olduğunda suçu kendilerinde arama eğilimindedirler.
Terk edilmekten, başarısız olmaktan endişelenirler. Hakları olanı istemekten
korkar, bunun için çatışmaya girmekten çekinirler.
Bir kadın
olarak bir kadının yaptırdığı camide Cuma kılamamak: Kayseri Hunat Camii
Kayseri’de Selçuklu mimarisinin şaheserlerinden I. Alaeddin
Keykubat’ın eşi ve II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in annesi Mahperi Hunat (Huand)
Hatun’un 1238 yılında yaptırdığı, cami, medrese, hamam ve kümbetten oluşan bir
Külliye bulunuyor. Hunat Hatun Külliyesi, Kayseri’yi ziyaret edenlerin en
önemli duraklarından biri.
Cuma yazılarımı okuyan çok sevdiğim bir arkadaşım, on yıl
geçmesine rağmen içini hala hüzünle dolduran bir Cuma anısını şöyle anlattı: “Bundan
10 yıl kadar önceydi. Eşimle Kayseri’ye arkadaşını ziyarete gitmiştik. Arkadaşının
iş yeri tarihi Hunat Camii Medresesine çok yakındı. Günlerden Cuma ve vakit
öğleydi, ezana çok az kalmıştı. Onlar namaza hazırlanırken ‘ben de sizinle Cumaya
gelsem’ diye bir teklifte bulundum ancak eşimin arkadaşı çok katı bir sesle, ‘Burada
kadınlar camiye gitmez, Cuma da kılmazlar yenge!’ dedi. Bana iş yerinin
altındaki depoyu göstererek, ‘Seccade var, musluk da var, abdestini alıp burada
kılabilirsin. Mümkünse biz gelene kadar da buradan çıkma’ dedi. Hem biraz
ürpermiş hem de üzülmüştüm. Bodrum katı, nemli, karanlık bir yerde namazımı
kıldım. Hunat Hatun’un camisinde bana yer yoktu. Eşimin tesellisi ise ‘Kimsenin
Cumasına engel olmadın. Ya senin yüzünden yer bulamayan, farzı kaçıran biri
olsaydı?’ olmuştu. Keşke camiler dolup taşsaydı da o yüzden bana yer
kalmasaydı!”
Bu anıyı dinleyince, Cuma namazı incelemelerimizde
baktığımız diğer ölçütler; kadınlar tuvaleti, tabure, kubbenin, minberin,
mihrabın görünmesi, hutbenin duyulması, mekânın sıcaklığı, aydınlatması vs.
ölçütleri buharlaşıverdi. Arkadaşım, Anadolu’nun en büyük, en eski şehirlerinden
birinde, tam 787 yıl önce bir kadının inşa ettirdiği bir külliyenin camisinde
namaz kılmaya “layık” bulunmamış, namaza götürülmemişti. Hunat Hatun, külliyeyi
yaptırırken böyle bir dışlanmayı ön görmüş müdür?
Kocaman bir ailenin içinde yapayalnız hissediyorsanız, o
aile bu nedenle “işlevsiz bir aile”dir. Baştaki hadis-i şerifler, işlevsel bir
ailede büyümenin ve o ailenin bir bireyi olarak hayatın değişik alanlarına
atılmanın nasıl bir konfor sunacağının hayalini kurdururken; işlevsiz bir
ailede büyümenin, hissettiğimiz ama bilincinde olmadığımız sıkıntılarının
altını çizdi. Hepimiz ebeveyn değiliz ama hepimiz bireyiz. Tamamen işlevsiz
ailelerde büyüyen çocuklar gibi de değiliz, sorunu gördük, çözüm öneriyor, hakkımızı
istiyoruz. Yoksa bünye tümden hasta düşecek.
(Sizden gelecek yeni cami notları için bilgi@hertaraf.com. Yetkililerin dikkatini çekebilmek için: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, Kayseri İl Müftüğü @kayseriilmuftulugu.)
Esra Özer Duru, Ankara, 13 Şubat 2025.
[1] İşlevsel ve işlevsiz aile tanımları için Davranış Bilimleri Enstitüsünün sitesinden yararlandım. https://www.dbe.com.tr/tr/yetiskin-ve-aile/11/disfonksiyonel-aile-yapisi-nedir-ve-etkileri-nelerdir/#:~:text=Bir%20ailede%20s%C3%BCrekli%20olarak%20%C3%A7at%C4%B1%C5%9Fma,%C5%9Fekilde%20duygusal%20bir%20rahats%C4%B1zl%C4%B1k%20vard%C4%B1r (Son erişim tarihi: 12.2.2025)
31 Ocak 2025
Cumaya Gittim Geleceğim VIII TUZUMUZ MU KURU?
Geçen hafta Youtube’ta Salih Amel Yolcuları isimli bir platformda, Ayşe Kılınçarslan ve Elif Aldatmaz’ın moderatörlüğünde “Camisiz Kadınlar, Kadınsız Camiler” başlığıyla Cumaya Gittim Geleceğim yazılarını konuştuk. Sohbet sırasında bir kez daha fark ettim ki Cuma namazlarından hareketle dile getirdiğim camideki dışlanmışlık hissi bana özel değilmiş. Maalesef çok sayıda kadın kendisini camide; dışlanmış, istenmeyen, yersiz bir iş yapıyormuş gibi tuhaf hissediyormuş. Yola çıkarken hedef, bu hissi azaltmak hatta mümkün olursa ortadan kaldırmaktı zaten. Yine başlangıçta birtakım eleştirilere muhatap olacağımız belliydi. Gelen eleştirilerden biri, “hayatta bu kadar çok ve ağır sıkıntılar varken tek derdimiz Cuma namazlarında kadınların uğradığı ayrımcı muameleyse buna şükretmemiz” yönündeydi. Eleştiriyi yapan kişi, ağır sıkıntılar olarak gençler arasında yayıldığını ifade ettiği ateizm, deizm, dinden ve ibadetlerden uzaklaşma gibi sorunlara dikkat çekiyordu ki hiç de küçümsenecek eleştiriler değildi. Zaten hiçbir eleştiriyi kulak ardı etme lüksü olmadığını düşünüyorum, onun için bu eleştiriye iyi niyetle yaklaştım ve tam da “tuzumuzun kuru” olduğunu iddia eden ve halimize şükretmemizi tavsiye eden bu kişinin en azından kadınların dışlanmasının sonuçlarını yeteri kadar değerlendirmediği sonucuna vardım.
İslam Tarihi konusunda uzman değilim ancak bugüne kadar
öğrendiklerimizden hareketle camilerin daha doğru bir ifadeyle mescitlerin,
Hicretten sonra Medine’de ihtiyaçlara binaen ortaya çıktığını görürüz. Bu
süreçte mescitler insanların, yeni gönderilen dini, her şeyiyle öğrenmek için
geldiği ve aynı zamanda toplumsallaştığı mekânlar olur. Müminler, an be an
Peygamberimizin aldığı yeni vahiyleri, yeni sorumlulukları toplandıkları
mescitlerde, teşbihte hata olmasın, “canlı yayın”da öğrenirler. Toplumun
sorunlarına ilişkin istişareler, itirazlar buralarda dile getirilir. Bu anlamda
Cuma namazları çok sayıda insanla belli bir saatte ve yerde buluşmaya sözleşilmiş
bir “toplantı” olduğu için ayrı bir önem taşır. Cemaatle kılınan vakit
namazları Cuma kadar olmasa da bu anlamda mühim. Toplumun her bir üyesi
mescide/camiye gelerek namaz vakitlerinde yetkililere sıkıntılarını ifade etme
imkânı bulur. Nitekim Peygamberimiz hayattayken dolayısıyla vahiy aktif bir
şekilde inerken bir sahabe kadının yaptığı itiraz üzerine “Eşi hakkında seninle
tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan (kadın)ın sözlerini Allah elbette
duymuştur” ayetiyle başlayan Mücadele Suresinin varlığı bu kanalın ne kadar
sağlıklı işlediğini gösterir. Aynı zamanda camilerin sadece bir namaz kılma
mekânı değil okul olduğuna işaret eder. Camileri asıl hüviyetine kavuşturmak
için bu ehliyeti mutlaka sağlamalıyız.
Kadınlar tarihin hangi noktasında cemaatle yapılan
ibadetlerden uzaklaştırıldı bilmiyorum. Belki toplumsal şartlar onu
gerektirmiştir ki o zaman kadınların toplumsal hayattaki varlığıyla değil o
şartlarla mücadele edilmeliydi. İşte nasıl olduysa kadınlar camilerle ilgili
sınırlı taleplerde bulunur olmuş, teravihler ve belirli merkezler dışında
camileri dolduran kadın kalabalıkları görmek nadir bir olay. Annesi -camide
huzur bulamadığı için- camiye gitmeyen bir çocuğun, hayatının merkezine camiyi
koymasını beklemek abesle iştigal olur. Sohbetimiz sırasında Elif Aldatmaz
hanımefendinin isabetle işaret ettiği gibi, geldiğimiz noktada “ayetle adeti
birbirinden ayırmamız gerek”. Mescid-i Nebevi’nin giriş kısmına Peygamberimiz
tarafından kurulan Suffe ashabından Enes bin Malik’i hepimiz biliriz. Çocukken,
çocuk bir sahabe olan Enes’in rivayetlerini, hikâyelerini her duyduğumda,
İslam’ı Peygamberimizden öğrenebilmek için Asr-ı Saadet’te yaşamış bir erkek
olmayı dilerdim. Çünkü toplumsal kurallar bana bunu öğretiyordu.
Yazının başındaki eleştiriye dönecek olursak; muhatabına
saygı gösterip adıyla sanıyla bir eleştiri yazmamış da olsa o kişinin ya da
başkalarının sandığı gibi “tuzumuz kuru” olduğundan değil, bilhassa canımız
yandığı için yola çıktık. Niyetimiz halistir, kalpleri bilen yalnızca
Rabbimizdir.
“Kızlar Cuma Kılmaz ki!”
Bu haftaki Cuma namazı değerlendirmemiz, Gölbaşı’nda mahalle
içinde nispeten küçük ve güzel bir cami olan Bilal-i Habeşi Camisinden. Kadınlar
tuvaletinin kapısı kilitli. Erkekler için hem şadırvan hem de tuvalet var. Etrafta
esnafın yoğun olması nedeniyle Cuma vakitlerinde oldukça kalabalık. Ayakkabılık
ortak. Aynı alana açılmasına ve zaten erkekler tarafından da kullanılmasına
rağmen işaretçi amcalar bizi kadınlar girişine yönlendirdi. Caminin girişi düz
ayak ancak Cuma vakti erkeklerin doldurduğu kadınlar kısmına ulaşmak için çok
sayıda basamak çıkılması gerekiyor. Caminin merdiven aralarında asma katımsı
bölümler var. Bunlardan 14-15 yaşında erkek çocukların doldurduğu bir alanı
gözümüze kestirdik. Çocuklar bizi “Kızlar Cuma kılmaz ki!” diye karşıladı. “Bu
kızlar kılacak” deyip gülerek seccadelerimizi sererken odayı bize bıraktılar.
Bu bölüm aydınlık, temiz ama caminin ana mekânından tamamen ayrı, tabure
bulunmuyor ve soğuk. Kıble tarafındaki duvarda, biraz yukarıda caminin
kubbesini ve o katta bulunan erkek cemaatin sırtlarını görebileceğiniz bir cam
var. Sünneti kıldığımız zaman zarfında kapı defalarca açıldı. Hutbe başlayacağı
sırada daha önce gülüşerek odayı bize terk eden genç cemaat deyim yerindeyse
odaya doluştu. Namazı bizimle kılmak için izin isteyince biz de onlara yer
açtık. Onların kıpır kıpır gençlik neşesi eşliğinde hutbe dinleyip namazımızı
kıldık. Yalnız kıldığımız cumalardan daha keyifliydi. Camiden yüzümüzde
engellemediğimiz bir tebessümle ayrıldık.
(Sizden gelecek yeni cami notları için bilgi@hertaraf.com, yetkililerin dikkatini çekebilmek için: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, Gölbaşı Müftülüğü @golbasimuftulugu.)
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-cumaya-gittim-gelecegim-viii-tuzumuz-mu-kuru-4441
https://www.youtube.com/live/bR2o4RVNKVc?si=xrO5_vfCzkgN8Ux2
Esra Özer Duru, 29 Ocak 2025, Ankara.
12 Ocak 2025
Cumaya Gittim Geleceğim VII İTİRAZIM VAR!
Beklenmedik gelişmeler nedeniyle bu hafta ikinci Cuma yazısını yazmam gerekti. Bu ülkede doğmuş 48 yaşında bir kadınım. Hayatımın her günü, hadi abartmayayım bir gün durup bir günü, bütün kadınlar gibi varlık mücadelesi verdim. Ailede, okulda, işte, sokakta, camide; erkek olsak bazı işlerin ne kadar kolay olacağını göre göre yaşadık. Yine birçok kadın gibi ben de erkeklere ne kadar benzersem o kadar rahat edeceğim mesajını aldım, günlük hayatta “erkek gibi” davranmayı öğrendim. Hayatımın ilk günlerinden itibaren ben ve başka kadınlar, şimdi tarif ettiğim şekilde “cinsiyetsizleştirme” politikasına maruz kaldık. Şu koca yeryüzüne kadınsak nasıl sığdırılmadığımızı, nasıl hiçbir yerde (camide dahi) yerimiz olmadığını nefes alıp verir gibi idrak ettik. Bir yere gittiğimizde bize “uygun” yer bulunamadığının, orada bulunmamızdan oranın yerlilerinin ne kadar rahatsız olduğunun hep farkında olduk.
Dün Cuma namazı için Ankara Gölbaşı’nda, Gölbaşı’nın büyük
ihtimalle en büyük camisi olan Mevlana Camii’ne gittim. Safları sıklaştırsalar
ancak alt katı doldurabilecek erkek müminler mutlu mutlu, sıcak sıcak, caminin
altını üstünü, sağını solunu, bildikleri gibi doldurdukları için bir tek bana
koca camide yer kalmamıştı. Elimde seccademle kadınlar kısmını ararken içeride iki
tur attım. En son üst katta uygun bulduğum bir köşeye seccademi serip namazımı
orada kılacağımı gösterince bir işaretçi amca aşağıda bir oda tarif etti. Yersiz
bir iş peşinde olduğuma dair şaşkın bakışlar arasında seccademi toplayıp tarif
edilen yere gittim. Kapısına yaslanmış insanlardan izin isteyip girdiğim odada
namazımı tek başıma, soğukta, elektrik süpürgeleriyle birlikte kılarken Cuma
hutbesinin ironisi canımı yaktı.
Hutbede, Rabbimizin insanı bir kadın ve bir erkek olarak
aynı özden yarattığına dikkat çekilerek cinsiyetlerin herhangi bir üstünlük ya
da eksiklik sebebi olmadığı vurgulanıyordu. O sırada ben bir ayrımcılığın tam
göbeğinde namaz kılmaya çalışıyordum. Her iki cins birbirinin rakibi ya da
alternatifi değil, tamamlayıcısı ve destekleyicisiydi ama ben kendimi “Allah’ın
evi”nde yapayalnız ve istenmeyen bir kul olarak hissetmemek için üstün bir çaba
sarf ediyordum. Hz. Ömer’e hutbe sırasında itiraz eden kadın sahabe geldi
aklıma, onun kadar cesur değildim. “Dünyada bu yalnızlık hissi herhangi bir
insana reva mıdır?” diye düşünürken Allah’ın emirleri ile toplumsal kodları
birbirinden ayırabildiğim için şükrettim.
Yıllardır çeşit çeşit ortamda bulundum. Kur’an-ı Kerim’de
ataerkil bir ton olduğunu söyleyen arkadaşlarıma itiraz ettim. O “ton”un
Allah’a ve O’nun muhteşem kitabına, dinine ait olmadığını anlatmaya çalıştım. Bugüne
kadar şu yeryüzünde bu toplumsal kodlar yüzünden bir tek kız çocuğu “Allah
galiba erkek!” diye düşündüyse bu vebal kıyamet günü hepimize yeter. Bir tek
kadın kendini rahatsız, tehdit altında hissetti ve onun için camiden, dinden
uzaklaştıysa bunun sorumluluğunun altında hep birlikte kalırız. Geldiğimiz
noktada dayatılan toplumsal din anlayışına, İslam’ın erkek dini gibi takdim
edilmesine itirazım var! Ama tek başımıza yaptığımız bu itirazın hiçbir manası
olmuyor. Cami cemaatini yönlendirmek, kadınların varlık mücadelesinin
haklılığını anlatmak için kurumsal destek gerekiyor. (Diyanet İşleri Başkanı
Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü
@ankaramuftulugu, Gölbaşı Müftülüğü @golbasimuftulugu.)
Kızkardeşlerime de kırgınım. Cuma yazılarıma destek
vermiyorlar diye falan değil! O zor yola, alacağım desteğin sınırlı olacağını ve
büyük bir işe kalkıştığımı bilerek çıktım. Dünkü üzüntüme rağmen Allah izin
verdiği, gücüm yettiği müddetçe yazmaya devam etmek istiyorum. Kırgınım çünkü -ne
kadar zamandır bilmiyorum- istenmediğimiz camilerde bulunmamayı nasıl
kabullendiniz? Kırgınım çünkü nasıl “Yüce Allah, neden sadece erkeklere, üstün
bir sevap kazanacakları bir ibadet ikram etti?” diye sorgulamadınız? Kırgınım
çünkü “üstünlük takvadadır” buyuran Rabbimizin böyle bir ayrım yapacağını
(haşa) nasıl aklınız aldı?
Cuma yazılarını yazmaya başlarken bu noktaya eninde sonunda geleceğimi
biliyordum da böyle hızlı olmasını beklemiyordum. Keşke küçücük Gölbaşı’nda bir
yetkili, her hafta benim yaptığım gibi ayrı bir camide Cuma kılsa ve bu
eksikleri benim yerime tespit etseydi. Kendime bir önem atfediyor da değilim.
Sadece bir kadın olarak camide mutlu ve rahat olmak istiyorum. Bence çok şey
istemiyorum.
(Sizden gelecek yeni cami notları için bilgi@hertaraf.com, yetkililerin dikkatini çekebilmek için: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, Gölbaşı Müftülüğü @golbasimuftulugu.)
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-cuma-namazina-gittim-gelecegim-vii-itirazim-var-4426
Esra Özer Duru, Ankara, 11 Ocak 2025.
09 Ocak 2025
Cumaya Gittim Geleceğim VI GAZZELİ CUMA
Dün bir hayır derneğinin Gazzeli çocuklara pasta ikram
ettiği etkinliğin videosunu izledim. Çok uzun zamandır pasta yemeyen çocuklar ayrı,
yedirenler ayrı mutlu. 15 aydır Gazzesiz bir anımız geçmiyor. Her an acziyetimizle
sınanıyoruz. Gözyaşlarımız onların kanlarına karışıyor. Acıyı anlatacak
kelimemiz kalmadı. Gazze’yi unutmamak, orada yaşanan zulme alışmamak, katil
İsrail’in katilliğini yüzüne vurmak için susmadan, yorulmadan çabalamaya devam
ediyoruz. Aslında Gazze’den başka bir konu konuşmak da içimizden gelmiyor.
Dronesuz, füzesiz bir gökyüzüne uyanabildiğimiz, özgür
insanlar olarak imamı-müezzini, kubbesi, mihrabı, cemaati bulunan camilerde
Cuma namazı kılabildiğimiz, çocuklarımıza temiz su, iç çamaşırı, banyo, yemek,
ilaç, doktor, ev, yatak, akla gelebilecek bütün temel ihtiyaçları
sunabildiğimiz, olağan gerekçelerle vefat etmiş yakınlarımızın arkasından sakin
sakin dua edebildiğimiz için vicdan azabı çekmediğimiz bir gün, bir an dahi
geçmiyor. Kontrolümüzün, müdahalemizin hiç olamadığı bir alanda her gün sadece
şahit olduğumuz bu zulüm; Gazzelilerin yaşadığı dehşetle asla kıyaslanamaz ama
şahitlerde de birçok sıkıntıya yol açıyor. Sağ kalan suçluluğu, hayata
yabancılaşma, yaşama isteğini kaybetme, güven duygusunun zedelenmesi, adalete
inancın sarsılması, genel adıyla depresyon bunlardan bazıları. İşte Gazze’yi
konuşmaya takatimiz olsun diye; aksaklıkları görüp dile getirebileceğimiz, derdimizi
anlatabileceğimiz, nispeten çok daha küçük bir alan bulup orada günlük
mücadelemizi verebilir ve kendimizi bu depresyondan bir nebze uzak tutabiliriz.
Kadınların Cuma namazlarında yaşadıklarını tespit anlamındaki yazılar böyle bir
gerekçeyle ortaya çıktı.
Haymana
Hacı Baba (Yeni) Camii
Bu haftaki Cuma vakti cami incelememiz, Sevgili Cuma namazı
yoldaşım annem Mine Özer’den. Annem, Haymana’daki Eski Camii’de yer bulamayınca
gittikleri Yeni Camii ya da diğer adıyla Hacı Baba Camii’nden cuma
izlenimlerini aktarıyor. Birkaç basamakla çıkılan camide, kadınların namaz
kılması için yapılan asıl bölümün kapısı kilitli ve depo olarak kullanılıyor. Caminin
ana girişinde solda üzerine kadınlar bölümü yazılmış ayakkabılığı da olan bir
yer bulunuyor. İçerideki kombi ve bir kısmı açıktan geçen kalorifer tesisatı
mekânı daraltıyor. Ortamın sıcaklığı iyi ancak halının üstü oldukça tozlu.
Yeterli miktarda tabure bulunuyor, ses sistemi gayet iyi, hutbe anlaşılıyor. Bu
bölümün duvarına caminin içini görecek şekilde bir cam yapılmış ama camda perde
var. Dolayısıyla zaten caminin içini, kubbeyi, minberi, mihrabı görmeniz mümkün
değil. Caminin iki tuvaleti de kirli ve kullanılmaz durumda.
Sizden gelecek yeni cami notlarını Hertaraf’ın bilgi@hertaraf.com adresine beklemeye
devam ediyoruz. (Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri
Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu,
@haymanamuftulugu.)
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-cumaya-gittim-donecegim-vi-gazzeli-cuma-4423
Esra Özer Duru, Ankara, 9 Ocak 2025.
03 Ocak 2025
Cumaya Gittim Geleceğim V İYİLER DEĞİL, KÖTÜLER İSTİSNA OLSUN
Okulda Hukukun Temel Kavramları diye bir ders almıştık. Adı üstünde temel kavramların yanı sıra Türkiye’nin bugüne kadarki anayasalarının genel özelliklerini de işlemiştik. 82 Anayasası için “İstisnalar Anayasası” dendiğini orada öğrenmiştik. Herkes, istisnaları sayılana kadar her hakka sahipti. İstisnalar o kadar kapsamlıydı ki sonuçta hiç kimse temel hak ve özgürlüklerden yararlanamıyordu. Bu istisna bahsinin birinci yorumu.
Suriyeli kardeşlerimiz 14 yıllık savaşın ardından ülkelerine
dönerken bize teşekkür ediyorlar. Hertaraf yazarlarının bulunduğu bir grupta,
Suriyelilerin ülkemizde yaşadıkları acılar hatırlatılarak bu teşekkür mesajları
onların güzelliklerine bağlanınca bir dostumuz, “Kötü insanlar var, biliyorum
onların yaptıkları gündem oluyor. İyiliğin gürültüsü olmaz. Orana vurursanız
eğer mukayese bile olmaz esasında” diyerek bir hatırlatma yaptı. Bu da istisna
bahsinin iyiliğin, iyi standartların genel kural; kötülüğün, kötü standartların
istisna olması gerektiğine dair bir bakışla ikinci yorumu.
Kamudan iki örnek: TBMM Mescidi ve Aile ve Sosyal
Hizmetler Bakanlığı Mescidi
Kadınların ibadetlerini herhangi bir zorluk çekmeden ya da
bir fedakârlığa katlanmadan yapabildikleri iki örnekle cami gözlemlerimize
devam ediyoruz. Bu haftaki örnekler için notlarını bizimle paylaşan Banu
Ergül’e teşekkür ederiz. Birinci gözlem Cuma namazı değil de vakit namazlarında
TBMM’nin giriş katının altında bulunan TBMM Mescidine dair. Ergül, mescide
merdiveni kullanarak inmiş ancak TBMM’nin asansörlü bir bina olmasından
hareketle mescit katına asansör olduğunu düşünüyor. Mescit ile aynı katta mescitten
bağımsız ve giriş kapısı içerinin dışardan görülmesini engelleyecek şekilde
tasarlanmış bir tuvalet bulunuyor. Abdest alma yeri 4 ya da 5 kişilik. Her abdest
taburesinin yanına abdest alırken ayağa kalkmadan uzanabileceğiniz şekilde kâğıt
havluluk ve çöp kutusu yerleştirilmiş. Böylece abdest alan kişi ayağa kalkıp
seke seke havlu almaya gitmek ya da abdest almadan önce havlularını hazırlamak
zorunda kalmıyor. Mescit girişinde yeterli sayıda ayakkabılık mevcut. Mescidin
içi ferah ve temiz. Ses sistemi gayet iyi çalışıyor. Sonuç olarak TBMM Mescidi
biraz ücra bir yerde olsa da abdestinizi ve namazınızı konforlu bir şekilde eda
edebiliyorsunuz.
Ergül’ün ikinci gözlemi, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının
Eskişehir Yolundaki binasının mescidine ilişkin. Mescit, alışıldığı üzere otopark
girişinde sadece kadınların kullanımına özel bir şekilde düzenlenmiş. Aynı
katta TBMM Mescidinde olduğu gibi mescitten bağımsız bir tuvalet bulunuyor. İçinde
abdesthanesi bulunan mescidin girişi gayet ferah ve korunaklı. Mescit girişinde
bir ayakkabılığın ve askılığın bulunduğu antre yer alıyor. Bu antreden
abdesthaneye ve mescide geçiş imkânı sağlanmış. Abdesthane oldukça geniş,
ortada bir oturma alanı var. Sıcak su mevcut. Sık aralıklarla ayna ve kâğıt
havlu takılmış. İsterseniz kullanmanız için plastik terlikler de bırakılmış. Namaz
kılma alanı gayet ferah, temiz ve sıcak. Cemaatin en kalabalık olduğu Cuma
vakitleri dahil hiçbir zaman erkeklerin kullanımına tahsis edilmesi gerekmiyor.
Ses sistemi oldukça iyi. İmam ve müezzinin kıraati, hutbeler gayet net
anlaşılabiliyor. Mescit, mesai çıkışlarında annelerinin yanına gelen çocukların
sesleriyle şenleniyor.
Demek ki mümkün
Bu haftaki örneklerin ikisi de kamuya ait mescitlerden.
Bunlara bakıldığında kadınların herhangi bir sorun yaşamayacağı mescit ve
camiler tasarlamanın mümkün olduğunu açıkça görüyoruz. En baştaki istisna
bahsine dönecek olursak kadınların ibadet edebilmek için fedakârlıklar yapmak
zorunda kaldığı camiler, mescitler, tüm camiler içinde istisna olmalıydı ki
mazur görülebilsin. Şimdiki tabloda iyi örnekler istisna gibi duruyor.
Sizden gelecek yeni cami notlarını Hertaraf’ın bilgi@hertaraf.com adresine beklemeye devam ediyoruz. (Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, Çankaya Müftülüğü @cankayamuftulugu.)
Esra Özer Duru, Ankara, 2 Ocak 2024.
27 Aralık 2024
Cumaya Gittim Geleceğim IV KADINLARIN CUMASI ÜZERİNDEN SOSYAL KİMLİK TEORİSİ
Camilerin ana girişleri genellikle ihtişamlı, çift kanatlı
kapılarla inşa edilirken kadınlar kısmının girişi caminin arkasında, bahçesinde,
kuytularda, karanlıklarda, gözden ırakta oluyor. Caminin ta planlamasından
itibaren söz konusu olan bu en nazik deyimiyle “ihmal” göz yaşartıcı değil göz
karartıcı! Kadınların camiye gelmesi genel olarak neden bu kadar rahatsız edici
bulunuyor bilemiyorum. Sanki “gözümüzden ne kadar ırak olurlarsa o kadar iyi!”
deniyormuş gibi. Daha önceki bir yazıda (https://hertaraf.com/koseyazisi-cuma-ya-gittim-gelecegim-ii-siz-iyiligimizi-istiyorsunuz-ama-sanirim-biz-vermeyecegiz-4393)
korumacı cinsiyetçilik (Benevolent Sexism) diye bir kavramdan bahsetmiştim. Doğrusu
kadınlar kısmı girişlerine bakınca insan bir korumacılık göremiyor. Zaten böyle
korumayı da kimse istemiyor. Günlük hayatın her alanında var olmaya çalışan,
varlığı bir ölçüde kabul edilen kadınlar, camide neden bu kadar istenmiyor?
Sosyal Kimlik Teorisi nedir?
Bu soru üstüne kafa yorunca karşımıza sosyolojideki “sosyal
kimlik teorisi” çıkıyor. Teori kabaca birbirleriyle ortak özellikleri olduğunu
düşünen bir grubun, kendilerini diğer gruplardan farklı, başarılı, değerli vs.
addederek diğerlerine uyguladıkları ayrımcı davranışları açıklamakta
kullanılıyor. Toplumda genellikle yabancılara yönelik önyargılı davranışları
tanımlayıcı bir teori. Kendilerini belli bir gruba ait addeden bireyler;
kaydettiklerini düşündükleri başarıda, sahip olduklarını sandıkları
ayrıcalıkta, kendilerinin diye kodladıkları mekânda başka ortaklar istemiyor.
Cumanın bir erkek namazı, caminin bir erkek mekânı olduğu yönündeki bu teoriyle
açıklanabilecek toplumsal algı; kadınlara camilerde istenmediklerini ve güvende
olmadıklarını hissettiriyor. Malumun ilamı gibi olacak ama tekrar etmekte fayda
var: Camiler, cami derneğine bağış yaptığı için camiyi sahiplenen insanların dışında,
camiye gelmek isteyen herkesin gelebildiği, ibadet edebildiği, zaman
geçirebildiği, en önemlisi kendini güvende ve ait hissedebildiği mekânlar
olmalı. Tabi ki bütün camilere güvenlik görevlisi dikmek, kameraları sürekli
izleyip anında müdahale etmek mümkün değil ancak cemaat birbirine göz kulak olursa
kadın cemaatin güvenliği büyük ölçüde zaten sağlanır.
Bu haftaki Cuma namazı cami değerlendirmemiz Ankara
Gölbaşı Şafak Mahallesi Camii:
Cami, Konya Yolunun kenarında ve ana cadde üstünde olduğu
için erkekler kısmı yoğundur diye tahmin ediliyor. Tahmin çünkü kapısından
bakmak bile mümkün olmadığı için konuya dair bir bilgi toplanamıyor. Caminin
altında çok basamaklı bir merdivenle inilebilen paralı tuvaletler mevcut. Caminin
ana girişinde kadınlar kısmını işaret eden bir ok, tabela vs mevcut değil, o
nedenle kadınlar kısmını işaretçi amcaların yardımseverliği sayesinde
buluyorsunuz. Az ama yine merdivenle çıkılan kadınlar kısmı, camiden tamamen
ayrı bir bölüm olarak yapılmış yani aslında kadınlar namazı camide
kılamıyorlar. Kadınlar için düzenlenen oda iki kısımdan oluşuyor, sokaktan
girilen ilk kısmın kapısında bu bölümün sabah ve yatsı namazlarında açık
olduğuna dair bir bilgi var. Burası ayakkabılıkların bulunduğu ve dört beş
kişinin rahatça namaz kılabileceği bir oda. Buradan kadınlar kısmı olarak
düşünülmüş ikinci bir odaya geçiyorsunuz ki on kişinin rahatlıkla namaz
kılabileceği geniş, temiz, aydınlık ve sıcak bir alan. Ses sistemi iyi
çalışıyor, hutbe anlaşılıyor. Ancak caminin içi, minber, mihrap, kubbe vs.
görünmüyor. Dolayısıyla erkek cemaatle asla muhatap olunmuyor. Elektrik
süpürgesi, halı parçası gibi aksesuarlar yok. Namazını oturarak kılmak zorunda
kalanlar için tek bir tabure bulunuyor. Cami değerlendirmelerimizde baktığımız
kriterler arasında güvende olma hali zaten vardı ama son gelişmeler ışığında bu
konuyu daha çok vurgulamak icap ediyor belli ki. Dolayısıyla kadın cemaate
“küçük sürprizler” (!) hazırlanmak istenirse gayet elverişli bir mekân.
Sizden gelecek yeni cami notlarını Hertaraf’ın bilgi@hertaraf.com adresine beklemeye
devam ediyoruz. (Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri
Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu,
@golbasimuftulugu.)
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-kadinlarin-cumasi-uzerinden-sosyal-kimlik-teorisi-4407
Esra Özer Duru, Ankara, 26 Aralık 2024.
21 Aralık 2024
Cumaya Gittim Geleceğim III SELAMÜN ALEYKÜM CUMA, BİZ GELDİK
Üniversite öğrencilik zamanlarımızda, okulda mescit,
abdesthane olmadığından evden abdestli çıkar o abdesti eve dönünceye ya da
abdest almaya uygun bir yer buluncaya kadar muhafaza ederdik. Arkadaşlarımızla
çay, kahve içmekten kaçındığımız çok olurdu. İçinde abdesthanesi ve mescidi
olan fakülte binası bizim için hayal gibiydi. Dekanlığa yaptığımız talep ise
reddedilmişti. Kısa ders aralarında namaza giden birkaç kişiyle diğer fakülte
binasına gider orada namaz kılmaya çalışırdık. Kısa bir süre sonra başka fakülteden
geldiğimiz için zorluk çıkartıldı, o mescidi de kullanamaz olduk. Bu sıralarda
bir ahbabımızın yakında oturduğunu öğrenince onlardan rica ettim ve uzun bir
zaman namazlarımı onların evinde kıldım. Hala duayla anıyorum onları. Namaz
kılmak hiç kimse için bu kadar zor olmamalıydı.
Ankara’daki birçok Avm’de mescide gidebilmek için -3. kata
falan inmeniz, Avm’den tamamen dışarıda, otoparkın içindeki mescidi bulmanız ve
deyim yerindeyse çoğu zaman in cinin top oynadığı bir alandan geçerek
namazınızı kılmanız gerekiyor. Mesela Taurus’un mescidine böyle ulaşılıyor
maalesef. Mescit tertemiz, hemen karşısında tuvalet ve abdest alma yeri
bulunuyor ama vakit namazlardan biri yaklaşmıyorsa oldukça boş ve korkutucu
oluyor. Panora’da üçüncü katta bulunan mescit için böyle bir korku ve endişe
taşımıyorsunuz çünkü medeniyete yakın bir yerde namazınızı eda edebiliyorsunuz.
Birkaç yıl önce Cepa’nın mescidine gittiğimizde abdest alma yerinin giderden
taşan suyla dolu olduğunu görmüştük. Yine buraya erişim de Avm’nin en alt
otopark katından sağlanıyordu. Ankamall’da mescide ayrı bir asansörle ya da
ayrı bir merdivenden gidiliyor. Asansör doluysa birkaç kat merdiven çıkmak ya
da inmek gerekiyor.
Eskişehir Yolundaki Medicana Hastanesinin mescidi de Avm
mescitleri gibi -3’te bulunuyor. Mescitle aynı katta tuvalet olmadığını
bilmeden indiyseniz bir katı geri çıkıp tuvalete öyle gidebiliyorsunuz. Hazır
tuvalete girmişken orada abdest alamazsınız tabi ki. Sizi abdest alırken
görenler ne yaptığınızı anlayamadıkları için tuvaletten çığlık çığlığa
kaçabilir. Zaten siz de tuvalette abdest almaktan rahatsız olabilirsiniz. O
nedenle aşağı inip mescidin girişinde bulunan tek kişilik abdest alma yerini
kullanmalısınız. Mescit oldukça küçük, kapısı dışa doğru açılıyor ve bu açılım
tek kişilik abdest alma yerinin koridordan geçenler tarafından görülmesine
neden oluyor. Üstelik mescidin karşısında (büyük ihtimalle iyi niyetle
yerleştirilmiş ancak) mahremiyeti tehlikeye düşüren banklar mevcut. Namaz
vakitlerinin ilk ya da son anlarında denk gelinirse yer bulmak için beklemek
gerekebiliyor. Namaz sırasında kalabalık olması ve mekânın darlığı nedeniyle
sıcak ve boğucu bir ortam oluşuyor. Ama madem namaz kılıyorsunuz o zaman
fedakârlığa katlanmak gerekir değil mi? Yani abartmayın, bir süre nefes
almasanız ne olur?
Halbuki insan kendisini evinde hissetmeliydi: Ankara
Gölbaşı Merkez Camii
Bu haftaki Cuma namazında cami değerlendirmemiz Ebru
Uludağ’dan geldi. Uludağ’ın aktardığına göre, kadınlar, Cuma namazına, caminin
içine hiç girmeden dışarıya eklenen bir baraka/müştemilattan katılıyor. Dolayısıyla
minber, mihrap, kubbeyi falan boş verin cami hiç görünmüyor. Kadınlardan oluşan
Cuma cemaati en az on kişi olmasına rağmen şartlar çok zorlayıcı. Bu bölümlerin
ayrılmaz dekoru halı parçaları tabi ki bu küçücük bölmede bile kendilerini
özletmeyerek bir köşede yığılı duruyor. Yerdeki halı insana kirli olduğu
hissini veriyor, üzeri ipliklerle, kırıntılarla vs. kaplı. Mekân oldukça soğuk,
kalorifer peteği yanmıyor, namaz kılınırken montla dahi üşünüyor. Neyse ki
hoparlör sistemi iyi, hutbe rahatlıkla duyuluyor ve anlaşılıyor. Ayakkabılık
yeterli, tabure mevcut. Caminin tuvalet ve abdesthanesi ise camiden bağımsız
bahçedeki bir evin alt katında ve ücretli. Bizimle cami notlarını paylaşan Ebru
hanım, camideki en büyük eksikliğin “insanın kendisini camide hissedememesi”
olduğunu ifade ediyor.
(Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, @golbasimuftulugu.) Yeni cami notlarınızı Hertaraf’ın bilgi@hertaraf.com adresine bekliyoruz.
https://www.hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-selamun-aleykum-cuma-biz-geldik-4401
Esra Özer Duru, Ankara, 19 Aralık 2024.
13 Aralık 2024
Cumaya Gittim Geleceğim II SİZ “İYİLİĞİMİZİ” İSTİYORSUNUZ AMA SANIRIM BİZ VERMEYECEĞİZ!
Kadınların uğradıkları ayrımcılıklar arasında insana en ilginç gelen korumacı cinsiyetçilik olarak Türkçeye çevrilen Benevolent Sexism. Korumacı cinsiyetçilik; genellikle kadınların bir şeyi beceremeyeceği, gücünün yetmeyeceği, üstesinden gelemeyeceği, sakar, unutkan, zor anlayan, korunmaya muhtaç, kendi iyiliği için yapılması gereken şeyleri anlayıp düşünemeyen bir varlık olduğu gibi kadını küçümseyen inançlardan yola çıkarak yapılan ayrımcılıklara deniyor. Nedense bu kadın imajı film, dizi sektörü başta olmak üzere birçok kesim tarafından “sevimli” bulunuyor, yeniden yeniden üretiliyor.
Ünlü bir kadın oyuncu katıldığı bir ödül töreninde, kadın
oyunculara yazılan “Şimdi ne yapacağız?” repliğinin neredeyse bütün filmlerde
tekrarlandığını belirterek bunu eleştirdi. Bu durum azımsanacak gibi değil ve
insana kadınların camide yaşadığı zorlukları hatırlatıyor. Nasıl mı? Mesela kıyafetlerinin
düğmelerini kendilerinin ilikleyebileceği yönün tersine dikerseniz kadınlar
üstlerini giyerken yardım almak zorunda kalır. Ya da kadın kıyafetlerine cep
dikmezseniz, küçücük veya dev tek gözlü çantalar üretirseniz elindeki anahtarı,
cep telefonunu, mendili, çocuğun emziğini nereye koyacağını bilemeyen kadın
illa ki bir şeyleri düşürür, çantanın içinde kaybedebilir ya da çantaya
sığdıramayabilir. Siz de bu “tatlı şey”in “iyiliğini” düşünerek üstelik
ayrımcı, yasakçı görünmek tehlikesini de kıvrak bir manevrayla savuşturup ona
evden çıkmamasını, şuraya buraya gitmemesini ya da cemaatle yapılması farz olan
bir namazı evde kılmasını tavsiye edebilirsiniz. “Korkuyorsan, zorlanıyorsan,
abdest alamıyorsan, erkek cemaat garip davranıyorsa, namazını da geçirmek
istemiyorsan evinde kıl.” Böylece bir sürü pürüz kendiliğinden hallolur. Kadın
da “ne kadar sevildiğini, önemsendiğini” falan hisseder. Ama bilin bakalım kim
“iyilik”ten anlamıyordur? Yeni cami incelememiz işte burada devreye giriyor.
Ankara Gölbaşı Karşıyaka Güzelyalı Camii
En sık ve severek gittiğimiz cami. Hatları, süslemeleri pek
güzel, zarif. Kadınlar mahfiline caminin arkasından açılmış bir girişten
doğrudan kadınlar kısmına çıkılan bir merdivenle giriliyor. Camide asansör
bulunmuyor. Girişte yeterli sayıda ayakkabılık mevcut ama teravih namazlarında
büyük ihtimalle yetmiyordur. Ayakkabıların konduğu alanda, kadınlar kısmının
değişmez dekoru halı parçaları merdiven altındaki geleneksel yerini almış.
Merdivenler geniş ve aydınlık, duvarda tutunarak çıkılabilmesi için trabzan
mevcut. Üst kat geniş, ferah, aydınlık. Mekân alt kattan, üst katın yarım kat
yapılması marifetiyle ayrıldığı için kubbe, minber ve mihrap rahatlıkla
görünüyor.
Bir süredir kadınlar mahfilini ortadan ikiye bölecek şekilde
paravanlar konmuş bu bölümün bir kısmı da erkeklere tahsis edilmişti. Namaza
gittiğimiz ilk zamanlarda namazlarının kabul olmayacağı endişesiyle biraz geri
çekilmemiz için yukarı haber gönderen erkekler, ne değiştiyse, yaz boyu
paravanla ayrılmış da olsa bizimle aynı safta namaz kıldı. Geçen hafta
paravanlarımız kaldırıldı, bize de nereye götürüldüklerine dair herhangi bir
not bırakılmadı.😊
Üst katta hiç pencere açılmadığı ve klimanın üstünde kocaman
harflerle DOKUNMAYIN yazdığından yazın 40 derecenin üstünde sıcakta, kışın üst
katı bir vakit için ısıtmak gerçekten büyük israf olacağı için soğukta namaz
kılınıyor. Geçmiş yıllarda cemaat az olduğunda kullanılan pvc ile yapılmış
odada kadınların Cuma kılmasına imkân tanınmıştı. Kovid salgını sırasında bu
ilerlemelerin hepsi yok oldu. Sağlık sıkıntıları olduğu halde merdiveni
çıkabilen ama oturarak namaz kılmak zorunda olanlar için üst katta uzun
zamandır hiç tabure yoktu. Annem hutbeyi yan duvara dayalı duran inşaat
kalaslarının çakılması suretiyle yapılmış bankta dinliyordu. Bu hafta kırık da
olsa bir taburemiz oldu.
Ses sisteminde, basların artıp tizlerin yok olması ve söylenenlerin
bir homurtuya dönüşmesine sebep olan sorun nedeniyle hutbe anlaşılmıyor. İmam,
müezzin ya da erkek cemaatin, kadın cemaate nasıl davrandığına dair bir gözlem
yapmaya yetecek karşılaşma yaşanmıyor. Erkekler için bir tuvalet bir de bahçede
şadırvan var. Kadınlar tuvaleti işareti, tuvaletin caminin altındaki Kur’an
kursunun içinde yer aldığını gösteriyor. Ancak kursun kapısı kapalı, zile
bastığımız halde açan olmadığı için camide hali hazırda işlevsel bir kadınlar
tuvaleti ve abdest alma alanı bulunmuyor. (Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş
@dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü
@ankaramuftulugu, @golbasimuftulugu.) İlki elimize ulaşan yeni cami notlarınızı
Hertaraf’ın bilgi@hertaraf.com adresine
bekliyoruz.
Esra Özer Duru, Ankara, 12 Aralık 2024.
06 Aralık 2024
CUMAYA GİTTİM GELECEĞİM
Eskiden mahalle kahvelerine, kadınlar asla yaklaşmaz, önünden bile geçmek istemezlerdi. “Kahvenin önünden geçmişsin” kavgalarını duymuşluğumuz çoktu. Çocukluğumuzda bir komşumuz, işten çıkınca bir türlü eve gelmeyen kocasının “oturduğunu” bildiği kahveye çocuklarını yollayıp babalarını çağırttı diye büyük olay yaşanmıştı. Kahvedeki erkekler ve kahveler için birçok insanın şimdi anlayamayacağı, saçma bulacağı bir dokunulmazlık, korku kültürü geliştirilmişti. Her nasılsa toplumsal hayatta camiler de erkeklere has bir mekân gibi kodlanmış ve korku değilse de bir dokunulmazlık inşası hissediliyor. Gidip bir köşede namazınızı kılsanız kimse size müdahale etmez ama cemaate katılma talebinizin sıkıntıya yol açacağını bilirsiniz. Mesela vakit namazlarında bütün camiyi ısıtmak israf olacağından cami içinde oluşturulmuş ve ısıtılmış küçük odada az miktardaki erkek cemaatin arkasında namaz kılmayı asla düşünemezsiniz. Kadınlar çarşıda, pazarda, ezan okunurken abdestli bir şekilde caminin önünden geçiyor dahi olsalar vakit namazlarını cemaatle kılmak için camiye gitmezler. Namazı eve yetiştirmeye çalışır, evdelerse zaten evde kılarlar. İşin özeti camiye girdiğinizde o mekânda çok hoş karşılanmadığınızı hissettiren birtakım sorunlar var.
Şu anda okuduğunuz yazı, kadınlar ve camilerde yaşadıkları
sorunlarla ilgili bir kaçıncı yazı. Genç bir kadınsanız aksayan bir şeylere
müdahale etme cesareti bulmak zor olabiliyor. Ama belli bir yaştan sonra nispi
bir dokunulmazlık kazanıyor, söz söyleyecek bir alan açmayı ya da tepkilerle
baş etmeyi öğreniyorsunuz. Hele ki konu dinin toplumsal yönü ile ilgili olunca
bu cesareti gençken kazansak ne güzel olurdu. Bundan hareketle düşündük ki
böyle bir alanımız varsa (yoksa da olsun) biz de bunu bir sorunu düzeltmek için
sorumluluk almak ve aksayan yönleri göstermek için kullanalım. Bundan sonra bir
yazı formatı olarak imkân buldukça farklı bir camide Cuma namazına (vakit
namazı da olur) katılıp o caminin kadınlar kısmı hakkında tespitler yapalım,
ilgililerin dikkatine sunalım ve aksaklıkların düzeltilmesi konusunda bize
yardımcı olmalarını beklediğimizi söyleyelim. (Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş
@dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü
@ankaramuftulugu)
Bu format, Hertaraf internet sitesinin izni ve iş birliğiyle
camilerde, mescitlerde kadınların varlığının kabullenilmesi, şartlarının
düzeltilmesinde rol almak isteyen bütün kadınlara açık olsun. İster notlarını,
çektikleri fotoğrafları göndererek isterlerse kendileri birkaç satır kaleme
alarak sorunları dile getirsinler, Hertaraf’ın bilgi@hertaraf.com adresine göndersinler. Formatımızda,
caminin adı, hangi vakit için cemaate katılındığı, caminin kadınlar
tuvaleti/abdesthanesinin şartları, kadınlar kısmının giriş çıkışı (merdiven
durumu), aydınlatması, güvende hissedilip edilmeyişi, sıcak/soğuk oluşu,
tabure, asansör vs. bulunup bulunmayışı, akustiği, hutbenin anlaşılır şekilde
duyulup duyulmadığı, imam/müezzin ve cemaatin kadın cemaate yaklaşımı, kadınlar
kısmında elektrik süpürgesi, artık halı ruloları tutulup tutulmadığı gibi
tespitler bulunsun. Şikâyet etmekten sıkıldık, bu konu artık tarih olsun,
kadınların çözdüğü sorunlardan biri olarak geçmişte kalsın.
İlk değerlendirme: Ahmet Hamdi Akseki Camii
Cami, Ankara’da son yıllarda inşa edilmiş en büyük ve projesine en çok emek verilmiş camilerden biri. Aydınlık, ferah. Mihrabı, minberi, kubbesi, hat ve süslemeleri sanat eseri. Camiye erişim sıkıntısını ortadan kaldırmak için aşağı yukarı her şey düşünülmüş. Geniş merdivenleri, bir değil birkaç asansörü var. Asansörler abdesthanelerden kadınlar mahfiline kadar her yere kolayca ulaşmayı sağlıyor. Tuvaletler çok sayıda, tertemiz ve ferah. Yalnız artık günlük hayatın bir gerekliliği olan alafranga tuvalet sayısı çok az. Camiye girdiğimizde kadınlar mahfilinin yön tabelasını göremedik, sormak zorunda kaldık. Girişteki ayakkabılıkta yer kalmamıştı. Yukarıda kadınlar kısmında ayakkabılık olduğuna dair bir bilgi tabelası da mevcut değildi. Çantamızdaki poşetlere güvenerek ayakkabılarımız elimizde olduğu halde yukarı çıktık. Cuma vakti erkek cemaatin fazlalığı nedeniyle üst katın büyük bir kısmı yine erkeklere tahsis edilmişti. Kadınlar kısmından caminin mihrabını, minberini, kubbesini, hatlarını ve süslemelerini görebilmemiz gayet güzel bir özellik olarak kayda geçti. Kadınlar kısmında bizim bulunduğumuz alanda hiç tabure kalmamış, dizlerinde sağlık sorunları olan kadınlar rahlelere vs. oturmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden namaza birlikte gittiğimiz annem, hutbeyi ayakta dinlemek zorunda kaldı. Ses sistemlerinin genel bir sorunu mu var yoksa zaten akustik olan mekânda mikrofon yankı mı yapıyor bilemediğimiz şekilde hutbe anlaşılmıyordu. Kadın cemaatin, varlığının yadırgandığını hissedeceği herhangi bir olumsuzluk yoktu.
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-cumaya-gittim-gelecegim-4389
Esra Özer Duru, Ankara, Aralık 2024.
27 Eylül 2024
CAMİSİZ KADINLAR, KADINSIZ CAMİLER
Hayırlı Cumalar!
Camiye her gittiğimizde yeni bir anımız oluyor ne yazık ki!
Hepimizin en rahat hissetmesi gereken yerde, kadınların rahat edememesi ve bu
yönde anılar biriktirmesi üzücü! Halbuki erkekler camide oldukça rahatlar,
orası birçok mekân gibi onların mekânı. Camilerde var olmaya, camiyi hayatının
içine almaya çalışan kadınlarsa sürekli olumsuz karşılaşmalar yaşıyor ve
neredeyse tamamen geri çekilmiş durumda. Bu konuyu mutlaka çözmeliyiz[1]
çünkü camilerin günlük hayatımızdaki yeri gittikçe azalıyor, cami cemaatinin
yaş ortalaması artıyor ve cinsiyet profili de büyük oranda erkeklerden oluşuyor.
Annemle her hafta Cuma namazına gitmeye çalışıyoruz. Her
Cuma ayrı bir camiye gitmek mümkün olmuyor ama kendi mahallemizin camisinde
bile her hafta bir anı yapabiliyoruz. Mesela yaz boyu 40 derecenin üstünde
sıcakta, camları açılmayan, kliması çalışmayan, yarısının erkeklere paravanla
tahsis edildiği bir kadınlar kısmında Cuma namazlarımızı eda etmeye çalıştık.
Başlarda farklı katlarda olmamıza rağmen bizimle aynı hizada namaz kılmamak
için bize geri çekilmemizi söyleyen erkekler; şimdi paravanla ayrılmış da olsa
aynı safta namaza duruyorlar. Alt kat bile dolmazken kadınlar kısmının yarısı
neden erkeklere tahsis edildi anlamak zor.
Sorun sosyolojik
Kısa bir internet taramasında dahi kadınların, camilerdeki
varlıklarını kabul ettirebilmek ve rahat hissedebilmek yolunda mücadele
verdiğini görüyoruz. Covid salgınından önce İstanbul’da Kadınlar Camide isimli
bir hareket başlatıldı. Kadınlar sosyal medyadan, her hafta belli bir camide
Cuma namazına katılmak için sözleşip hem namazlarını kılıyor hem de o caminin
kadınlar kısmı ya da o camide kadınlara yönelik muamele ile ilgili tespitler
yapıyorlardı. Araya salgın girince hareket sekteye uğradı. KADEM de bir süre
önce başlattığı “Camiler Hepimizin” projesi kapsamında 17 camide, camilerin
fiziksel şartlarını, erişilebilirliğini ve etkinlik alanlarındaki durumları
tespit ettiği bir saha çalışması yaptı. Sonuç çalıştayında[2],
kadınların camilerde yaşadığı fiziksel sorunlar, fırsat eşitliğini ihlal eden
uygulamalar, kadınları ve çocukları camiden uzaklaştıran zihinsel kodlar başta
olmak üzere pek çok sorun ve çözüm önerileri tartışıldı, bunların kaynağının
dini değil sosyolojik temelli olduğuna dikkat çekildi.
Kadınların camilere gelmeyişinin en önemli sebebi, yıllardır
inşa edilen toplumsal yargılar. Anlaşılan, bu yargıları içselleştiren kadınlar,
zaman içerisinde camilere gelmeyi denemekten vazgeçmiş, ibadetlerini evde
yapmayı tercih eder hale gelmiş. Geçen Kurban Bayramında Gazze’de savaş
şartlarında Gazzeli kadınların erkeklerle birlikte bayram namazı kıldığı
görüntüler düştü önümüze. Buna bakıldığında ülkemizde kadınların öğrenilmiş bir
çaresizlik durumu olduğu, camide istenmeyişlerinden deyim yerindeyse zamanla bazı
“yan kazançlar” elde ettiği akla geliyor. Ezan okunmadan işi gücü bırakıp
namaza hazırlanmak ve en yakın camiye gitmek, kadınlara yüklenen günlük sorumluluklar
açısından kolay organize edilebilecek bir durum değil. Dahası o hafta Cuma
vaktinde erkek cemaatin artması nedeniyle kadınlar kısmının erkeklere tahsis
edilme ihtimali de durumu pek parlak kılmıyor. Halbuki Gazze örneğinde ya da
hac ve umrede gördüğümüz kadarıyla kadınlar vakit namazlarına iştirak ediyor ve
bu durumdan mutlu oluyorlar.
Cuma namazının kadınlara farz olup olmadığı, kadınların
namazı evde kılmalarının cemaatle namaz kılmalarından daha efdal olduğu gibi
tartışmalar bu yazının zaten kapsamı dışında. Çünkü muhtelif kaynaklarda herkes
kendi düşüncesine mesnet teşkil edebilecek yorumu bulabiliyor. Diğer yandan bazıları
kadınların haklarını talep ettikleri her alanda bir mevzi kaybetme hüznü
yaşıyor. Yani bu konuda değişim sağlayabilmek ancak yeni bir zihniyet inşa
edebilmekle mümkün. O nedenle camide bulunmak, ibadet etmek isteyen kadınlarla
ilgili durumu tespit etmek beklenen sonuç açısından daha verimli olabilir.
Kadınlar camilerde neden rahat değil?
Camilerde kadınlara ayrılan alanlar genellikle fiziksel
açıdan yeterli değil. Hatta bazı camilere kadınların yeri olduğunu varsayarak gitmek
riskli. Çünkü erkek cemaatin sayısında artış olursa önce de söylediğimiz gibi kadınlar
kısmı erkeklere tahsis edilebilir yani kadınların elinden gidebilir. Bu durumda
namazınızı tuhaf gecekondumsu bölümlerde kılmak zorunda kalırsınız. Kadınlar
kısmı; caminin tamamen dışında alet edevat koymak için inşa edilmiş küçük bir odaysa
ya da caminin içinde ama mahzen gibi alt kattaysa genellikle havasız, ışıksız,
küçük, kokulu, çok soğuk ya da çok sıcak. Üst kattaysa erişimi zor veya
zorlaştırılmış olabilir. Kadınlar kısmına gitmek için erkek cemaatin arasından
geçerken dahi işaretçi amcalar geçişinize sabredemeyebilir.
Camiye sürekli giden nüfusun yaş ortalaması maalesef oldukça
yüksek. Bu insanların bir kısmı namaza ayakta başlayıp oturarak devam ediyor.
Dolayısıyla merdiven çıkmakta zorlanıyorlar. Ancak kadınlar kısmının üst katta
olduğu pek çok camide asansör bulunmuyor. Buna ek olarak kadınlar kısmında
namazı oturarak kılmak için tabure de bırakılmıyor çünkü tabureler erkeklere
daha çok lazım oluyor(!).
Kadın abdesthaneleri hem temizlik hem de erişim bakımından
oldukça sıkıntılı. Kadınların çoğunun camiye abdestli gelmesi ve abdestinin
sıkışmaması için dua ediyor olması kuvvetle muhtemel. Ezan okunacağında en
yakın camide abdest alıp cemaate katılmak imkânsıza yakın bir durum. Hele
çocuklarla camiye gelmek en akıldışı işler listesinde üst sıralarda.
Kadınların camilerde yaşadıkları zorlukları çözebilecekleri
halde bazı imam ve müezzinlerin gereken adımları atmaması başka bir üzücü durum.
Camilerin birincil sorumlusu onlar ve isterlerse cemaati yönlendirebilecekleri
gibi birtakım teknik sorunları ortadan kaldırabilirler. Camilerde çocuk ve
kadınların daha çok bulunması ve daha fazla zaman geçirmesi onlara temizlik,
güvenlik ve düzen bakımından birçok ek sorumluluk getirebilir, bu da onları
çözümün parçası olmaktan alıkoyuyor olabilir.
[1] Konunun
önemine binaen yazılmış daha eski bir yazı için: https://www.hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-huzur-u-ilahi-de-ayricalikli-kullar-kimler-2832
Taze Taze Hikâyeler
BEKLEME ODASI
Mart ayı ortalarıydı. Hava, okullardaki mevsim tablolarında her zaman bahara dahil edilmesine rağmen, yıllardır rolüne direnen bu aya yakışı...
-
İnsan, çocukluğunun bir aşamasında bir mekândan çıktığında, tek spot ışığı kendisine tutulmuş ve kameranın odağı sadece oymuş gibi orada ons...
-
I. 1983 yılının Ağustos sonlarıydı. İki oda bir salon, iki cepheden güneş alan, yazın zehir gibi sıcak, kışın mutfağı buz gibi soğuk ilk ev...
-
Düşüyoruz Hiç bitmiyor düşüşümüz Halbuki sonsuz düşlerimiz vardı. Düşlerimizde çiçekler açardı. Düşlerimizin bittiği yerde; Kalbim...





