Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Temmuz 2026

GÜLER TEYZENİN DEHŞET VERİCİ SIRADANLIKTAKİ KORKUNÇ HİKÂYESİ

I. 

1983 yılının Ağustos sonlarıydı. İki oda bir salon, iki cepheden güneş alan, yazın zehir gibi sıcak, kışın mutfağı buz gibi soğuk ilk evimizi satmış daha geniş yeni bir ev almıştık. İlkinin aksine bu evin bütün camları kuzeye ve batıya bakıyor ve neredeyse hiç güneş almıyordu. Serin yazların, soğuk kışların yanında bizi daha nelerin beklediği hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu. Yeni evimizin içindeki kiracı evi boşaltmakta epey sorun çıkartmış, bizi üzmüştü. Apartmanın diğer sakinleri de sevdikleri bir komşuyu onlardan uzaklaştırdığımız için bize karşı nefret besliyordu. Bu nefret elbette söze hiç dökülmedi. Olup bitenleri işlemden geçirecek yaşta değildim. Yine de bizim ülkemizde işler böyledir, hayatta kalabilmek için ortamı okumayı herkes erken yaşlarda öğrenir.

---

Aslında kendime göre bir sürü işim vardı. Yeni bir okula başlayacaktım. Birinci sınıf öğretmenimden ağıt feryat ayrılmış kısa süreli bir çocuk depresyonuna girmiştim. Evimizin, benim hatırladığım ilk ev olmasından kaynaklanan özel yeri dışında, hiç arkadaşım olmayan bir apartmandan taşınmak beni çok sarsmamıştı, yeni arkadaşlar edinme umudumu koruyordum hala. Umut kolaydı o zaman, ne de olsa sadece yedi yaşındaydım. Ankara’nın Eylül başı sıcağının akşamüstünde tatlı, ölgün güneş ışıkları balkondan içeri düşüyor, hafif hafif esen rüzgâr tülleri havalandırıyorken kardeşimle siyah beyaz televizyonumuzun önünde, en kıymetli halımızın üzerine yüzüstü uzanmış çenemizi dirseklerimize dayamış, ayaklarımızla havaya küçük daireler çizerek çizgi film seyretmiştik. Taşınma telaşının geride kaldığı bu akşamüstünün huzurlu saatlerinde, bir iki arkadaş bulayım, televizyonda çizgi filmlerin yayın saati uzasın bana yeterdi. Dönemin Türkiyesi için son derece gerçekçi ve gerçekleştirilebilir hayallerdi bunlar. 

Sabahçı/öğlenci olmak, önlük giymek, annelerin önüne oturup ağlayarak saç taratmak, okula gitmek/dönmek, sokakta oynamak, pazar günlerini banyo ve çamaşırla geçirmek, sokak satıcılarından lahmacun dahil çok çeşitli yiyecekler almak hayatın olağan akışıydı. Bu arada televizyonumuz renklenmiş, çizgi film sayısı bir miktar artmıştı. Annem öbür evde güneşten kavrulduğu için dikemediği çiçeklerle balkonumuzu doldurmuş, komşular balkonun çökme tehlikesinden bahsetmeye başlamıştı. Güler Teyzeyi fark etmem bu sıralarda oldu. Diğer komşuların altı çizilmiş varlıkları karşısında Güler Teyze apartmanda sessizce belirivermiş gibiydi. Apartmanın içindeki tırabzan, posta kutuları, hava gazı saatleri gibi hep orada bulunan her gün yanından geçtiğiniz ama kimsenin özellikle çocukların dikkatini çekmeyen, görmek için işaret edilmesi gereken nesneler gibi... Elbette annem Güler Teyzeyle çoktan tanışmış, evinin işini bitirince yer sildiği suyla apartmanın içinde sadece kendi kapısının önünü silen bireysel tarzının farkına varmıştı ki bu bireysellik kırıntıları o dönemde oldukça rahatsız edici bulunuyordu.

O sırada Turgut Özal siyaset sahnesine çıkıyor, ülke liberal siyasetle tanışıyor, 12 Eylül darbesiyle yasaklanan siyasetçiler siyasi yasakları kaldırıldığı için seçimlere giriyordu. Dünya gündemi ise tabi ki bizi yine aşıyordu. Yakalayabildiğimiz gelişmeler genellikle savaş, istikrarsızlık, ekonomik sıkıntı odaklı olanlardı. Mesela internetin küresel çaptaki doğumunu ruhumuz duymazken Soğuk Savaş’ta boğuluyorduk ve her zaman olduğu gibi yine bir nükleer savaşın eşiğindeydik.

II.

Şimdi Güler Teyze ve ailesinin hikâyesini anlatacağım. Hikâye; kahramanlarının isimleri değiştirilmek kaydıyla vebildiğim kadarıyla gerçek. Hayatın tuhaf bir oyunu olsa gerek, kahramanların kendi isimleri adeta yaşadıkları hikâyenin tam tersini dileyen bir umutla konmuşçasına mutluluk, rahatlık, bolluk anlamlarına geliyordu. Hayatta olan var mı ya da bu hikâyeyi biliyor mu bilmiyorum ama Ramiz Amca dışında bütün karakterlerin kadın olduğu bu hikâye mutlaka anlatılmalıydı. 

---

Onu tanıdığımız sırada kırklarının başındaydı galiba. Sanki böyle, bu yaşında doğmuş, hiç bebek ya da çocuk olmamıştı. Burnunun üzerine düşürdüğü, küçücük, çekik kahverengi gözlerini kocaman gösteren yakın gözlüğünün üzerinden olay yerini inceleyen İngiliz dedektifler gibi dikkatle fincanı inceliyordu. Fincana rastgele sıvanmış telvede ne bulmayı umuyordu bilmiyorum ama öyle dikkatle bakıyordu ki hakikaten bir seri katili yakalayacak ipucunu arar gibiydi. Hepimiz merakla ağzından çıkacak kelimeleri beklerken o, incecik dudaklarını sımsıkı kapatmış sabırsızlığımızın tadını çıkarıyordu. Gözlük saplarından sarkan zincir, aklından geçenleri bazen kendine saklıyor bazen de değiştiriyor gibi salladığı başının etrafında bir dalgalanma etkisi yapıyordu. Biz, büyük bir sessizlikle fincanda gördüğü gizemi bizimle paylaşmasını beklerken o asıl sırrını açıklamak için tam 40 yıl bekleyecekti. Apartman halkı olarak Güler Teyzeye dair bazı şüphelerimiz vardı ama şüphelerimizin hiçbiri gerçeğin yanından bile geçemezdi. 

---

Ufak tefek bir kadın olmasına rağmen ona dair her detay çocukları tedirgin ederdi. Dışarıda ya da apartmanda ne zaman karşılaşsak ince dudaklarını imalı bir gülümsemeyle kapatır hafif bir baş selamı verirdi. Çok konuşmaz, eve mümkün olduğu kadar az misafir kabul ederdi. Halbuki apartmanın kalanı, kolektif kültürün dibini sıyırmakla meşguldü. Hep birlikte yapılan kahvaltılar, apartmanın içinde içilen çaylar, birlikte gidilen pazar alışverişlerinin yanında kim kime gelmiş, kimle nereye gitmiş, kaç lira maaş alıyormuş, evli mi, nişanlı mıymış, nereliymiş gibi bilgi alışverişleri yapılıyordu. Hatta komşunun oğlunun sünneti bile hep beraber organize edilmişti. Kısacası herkesin burnu herkesin işinin içindeyken Güler Teyze apartman ve sokak sakinleri için büyük bir gizemdi. Nüfuz edilemeyen gizem can sıkıyordu haliyle. 

Sorgu odası ışığı altında hayatının bütün detaylarını öğrenmek isteyen komşular, Güler Teyzeye yönelttikleri soruların cevabını hiçbir zaman tatmin edici ölçülerde alamıyorlardı. O, özel hayatın sınırlarını koruma bahsinde gelecek kuşaklar için tam bir örnekti. Biri Almanya’da yaşayan dört kızı ve kocasıyla yanımızdaki dairede otururlardı. Kocası eve çok geç saatte gelir, sabahları da biz çocuklar için sadece sıkıntı konusu olurdu. Güler Teyzelerin yatak odası apartmanın giriş balkonuna baktığı ve biz de orada çizgi oynamayı, ip atlamayı sevdiğimizden “Ramiz Amcanız uyuyor, burada oynamayın!” uyarısının muhatabı olmak dışında kendisiyle bir tanışıklığımız yoktu. 

Neden bilmiyorum ama bence gergin bir aileydiler. Sanki aile üyeleri sadece meraklı komşulardan değil birbirlerinden de kaçınıyor gibiydi. Ramiz Amcanın bir giyim mağazası vardı. Evde pek durmaz, durduğunda dışarıda hiç görünmezdi. “Vitrin yapmışlar, akşam geç döndü, uyuyor, hadi sessiz olun” uyarısı dışında ismi cümle içinde kullanılmazdı zaten. Almanya’da yaşayan kızları Gaye gelince eve daha da kapanırlar, birkaç gün kapıya, cama çıkmazlardı. Daha güler yüzlü ama oldukça mesafeli olan Asude ile Mutlu Ablalar liseye gidiyorlardı. Sessiz sedasız, yumuşak başlı Asude Abla, liseyi bitirir bitirmez evlendi ve annesinin memleketi Konya’ya gelin gitti. Mutlu Abla daha konuşkan, girişkendi. Okullar açıldığında kitaplarımızı kaplardı. Tatlı bir muhabbet kuşu vardı. Omuzunda gezdirir, eliyle yem yedirirdi. Evin küçük kızı Çağla, nasıl böyle şımarık olmuştu hiçbir fikrimiz yoktu. Bizimle yaşıttı. Nadiren dışarı oynamaya gelir onda da kavga çıkarır, oyunlar hep onun istediği gibi oynansın isterdi. Aramıza seyrek katıldığı, küçük hayatlarımızda vazgeçilmez bir yeri olmadığı için davranışlarını çok umursamazdık. Kaprislerine kimse aldırış etmeyince ağlayarak eve gider, o gün bir daha gelmezdi. Aslında çocuk bakış açısıyla bir çocuğun arkadaş edinebilmesi için gereken her şeye sahipti. Güzel elbiseleri, topu, ipi, bebeği vardı ama hiçbirimizin evine gelmez, kimseyi evlerine davet etmezdi. Biz topluca komşuların kapısına su için, tuvalet için yığıldığımızda ya da reçeli dirseğimize doğru akan reçelli ekmeklerimizi yerken aramızda olmazdı. Yani yalnız bir çocuktu ve yalnız olmanın bütün arazlarını taşıyordu. 

Güler Teyze, haftanın belli günlerinde bir yerlere giderdi. Apartmanın radarları, gerekli bilgiyi toplamak için sorular sorduğunda “hasta bir ablası olduğunu, ona bakmaya gittiğini” söylemekle yetinirdi. Tabi ki inanmıyorduk! Ama daha fazla bilgi edinmemiz mümkün olmuyordu. Gizlilik öyle dikkatli ve organize korunuyordu ki, Güler Teyzenin evde olmadığını bile bile kapıyı çalıp kızların ağzından annelerinin nerede olduğuna dair laf almak isteyen komşuların girişimleri duvardan seken top gibi geri dönüyordu. Güler Teyze, hiç kimseyle özel bir iletişim geliştirebilecek kadar uzun süreli ve derin bir ilişkiye girmiyordu.

Bana göre bu kadar gizeme hiç uymayan bir faaliyeti vardı Güler Teyzenin: Kahve falı bakıyordu. Onu da yine kendi tuhaf rutinine uygun yapıyordu. Her zaman fal bakmaz, kimi zaman başı ağrır, kimi zaman Cuma diye kaçınır, bazı günler kendinden umulmayan bir cömertlikle komşuları kahveye çağırır yine de sınırlı sayıda kişinin falına bakardı. Dedik ya bütün davranışlarında gerilim filmi temposu vardı. Apartmanımızın kolektif huzur (!) ortamında hiç de istikrarlı olmayan tuhaf bir unsurdu. 

Evlerinin içi; dönemin modasına uygun ağır kadife ya da kocaman desenli kalın perdelerin tiyatro sahnesindeki gibi eğim verilerek camların çoğunu kapatması ve koyu kahverengi salon takımı nedeniyle hep loş oluyordu. Salon dışında bir odayı görmek asla mümkün değildi. Çocukların gürültüsünü uzaklaştırmak için başka evlerde sık sık kurulan “Hadi gidip odanızda oynayın” cümlesi bu evde hiç kurulmuyordu. Zaten Çağla ile oynanan oyunların pek tadı olmuyordu.

Asude Abla, zaman zaman Konya’dan gelir birkaç gün kalırdı. Pek mutlu görünmüyordu. Üstelik şimdi hamileydi. Komşular, nereden duyuyorlarsa ya da uyduruyorlarsa Asude Ablanın evliliğinin yolunda gitmediğini konuşuyorlardı. Kocasının zararlı alışkanlıkları ve onun ailesi ile birlikte oturdukları apartman, evliliklerine iyi gelmiyordu. Güler Teyze bir gün apar topar Konya’ya gitti. Dönüşte yanında çok sayıda valiziyle Asude Abla vardı. Sonradan öğrendiğimize göre kocası Asude Ablayı hamileliğine aldırış etmeden “yine” dövmüş, bebek düşmüştü. Tabi biz dayak bahsini ilk kez duyuyorduk. Neden sonra Konya’dan gelen bir misafir grubu Güler Teyzenin evini doldurdu ve giderlerken yanlarında Asude Ablayı da götürdü. Belli ki özürler dilenmiş, sözler verilmişti ama hiç kimse bunların tutulacağına dair umut taşımıyordu. Bütün bunlar yaşanırken Ramiz Amca’nın ismi cümle içlerine hiç girmiyordu.

Asude Abla, Konya’ya dönüşünün üzerinden çok geçmeden karnında yeni bebeği ve gözünde morluklarla baba evine döndü. Bu dönüş, Güler Teyzeyi apartmana bir açıklama yapmak zorunda bıraktı. Asude Abla, çocuğunu burada dünyaya getirdi ve kocasından boşandı. Sarhoş koca vakit kaybetmeden yeni bir evlilik ve bu evlilikten de bir çocuk yaptı. Bir süre sonra sarhoşken merdiven boşluğuna düşerek hayatını kaybetti. 

---

Çocuk insanların gündemi yetişkinlerden farklı oluyor. Biz ne oynayacağımızı, nerede oynayacağımızı falan tartışırken Güler Teyzelerin ev sahibi, o yıllarda çok moda olan “kızım oturacak” gerekçesiyle evden çıkmalarını istedi. Eve sahiden ev sahibinin kızı geldi ve Güler Teyzeyi “yabancı” bulan bir kısım apartman bireyi hemşehrilerinin kızı ile iyi anlaşacaklarını sanarak onu bağırlarına bastılar. Tek sorun Güler Teyzenin gizemler çözülmeden ellerinden kaçacak olmasıydı. Neyse ki Güler Teyzeler yan apartmandan bir daire kiralayıp oraya geçtiler. Taşınma, Güler Teyze ve kızlarının biraz özgürleşmesini sağladı. En azından apartmana girip çıkarlarken gözetim altında değillerdi artık. Güler Teyze, “hasta ablasına” yaptığı düzenli ziyaretlere devam ederken, Mutlu Abla liseyi bitirdi, işe başladı. Artık bizim kitap, defterleri kaplayacak zamanı olmuyordu. Neyse ki hassas çalışma yöntemini öğrettiği için kendi kitaplarımızı kaplamaya başladık. 

Güler Teyzelerin yan apartmandan da taşınmaları çok sürmedi. Yeni evleri Küçük Esat semtinde yine loş bir evdi. Loş evleri özel mi seçiyorlar diye düşünsem bile bu loşluğu perdeler ve mobilyalara bağladım yine. Güler Teyze, bu eve taşınmalarından sonra bizimle daha sık görüşme talebinde bulunur oldu. Evlerimize bağlanan telefonun sayesinde zaman zaman arar bizi davet ederdi. Onların neden bize hiç gelmediğini anlayamasam ve Çağla’yla arkadaşlığımızı milim ilerletemesem de sorun yoktu. Minibüs camından yeni semtleri izleye izleye gidip geliyorduk işte. 

Bir gün benim “çocukların anneleriyle gezmeye gitmeme” çağım geldi ve o andan itibaren kör topal süren iletişimimiz en aza indi. Bir noktada annemin de Güler Teyzeyle bağı koptu. Uzun yıllar hiç görüşmediler. Bu arada o apartmandaki evimizden taşındık, bambaşka bir semte ve bambaşka bir uyum sürecine geçiş yaptık.

Güler Teyze yıllar sonra kendisinde olduğunu benim pek bilmediğim bir vefa duygusuyla annemi yeniden buldu. Asude Ablayla hala evlenmemiş olan Mutlu Abla çalışıyor, Çağla iş arıyordu. Ramiz Amca dükkanı çoktan kapatmış evde oturuyordu. Güler Teyze, anneme Cuma mesajları atıyor, arada sırada dağları, tepeleri aşarak bizim ulaşımı oldukça zor olan şehir dışındaki evimize ziyarete geliyordu. Hayatındaki mutsuzluklardan daha rahat bahsediyor, her gelişinde anlattığı günlük dramlarla annemi üzüntüden üzüntüye sürüklüyordu. Hastalanan Ramiz Amcanın artan kötü muamelesi Güler Teyzenin yüzünün henüz gülemeyeceğini gösteriyordu. Biz artık Güler Teyzenin herhangi bir sırrı olmadığına bunca zamandır sadece misafir sevmediğine ve hayatındaki sıkıntılı durumları konuşmak istemediğine hükmetmiştik ki Güler Teyze, her şeyi anlatmaya karar verdi.

III.

Güler Teyze, 1940’ta doğmuş. Her nasılsa kimsesiz kaldığı için o zamanlar “yetimhane” denilen bir kurumda büyümüş. Henüz 16 yaşındayken en yakın arkadaşıyla bir macera mı yaşamak istediler yoksa sıkıntılı durumlarından kurtulmayı mı umdular bilinmez, Ankara’ya gelmeye karar vermişler. Birkaç başarısız girişimin ardından yurttan kaçıp Ankara Ulus’un çok tekin olmayan İsmet Paşa mahallesinde daha önce tanıdıkları bir ablalarını bulmaya gitmişler. Ellerinde ne bir adres ne bir telefon numarası varmış o yüzden ortada kalmışlar. Mahallenin bakkalı kendilerine yardımcı olabileceğini söyleyince ona güvenip geceyi geçirmek ve ertesi gün ablalarını aramaya devam etmek üzere onun evine gitmişler ama tahmin edilebileceği gibi bakkal güvenilir değilmiş. Güler Teyzenin Türk filmlerine konu olacak hayat macerasının en acımasız kısmı böyle başlamış. İki arkadaş önce bakkalın sonra bakkalın istediği adamların tacizine, tecavüzüne maruz kalmışlar ve zulüm uzun zaman devam etmiş. Güler Teyze ilk kızı Gaye Ablaya bu sırada hamile kalmış.

Yollarını hala ayırmayan iki arkadaş, her nasıl olduysa bakkalın elinden kurtulup ablalarını bulmuş. Ama ablanın geçim yöntemi çok farklı değilmiş ve bakkal da peşlerini bırakmamış. Zaman geçip giderken Güler Teyze, babasını kendisinin bile bilmediği bebeği doğurmuş. Abla bebeğe bakıyor, Güler Teyze çalışıyormuş. Ramiz Amcayla böyle bir ortamda tanışmışlar. Ramiz Amca, Güler Teyzeyi sevmiş mi vicdani bir sorumluluk mu hissetmiş bilinmez onunla evlenmeye karar vermiş. Ancak Ramiz Amcanın ailesi bu evliliğe karşı çıkmış, onu mirastan -ki varlıklı bir aileymiş- men etmekle ve onunla bağlarını kopartmakla tehdit etmişler. Ramiz Amca vazgeçmemiş. Küçük Gaye ve Güler Teyze artık onun ailesi olmuş. Bu hikâyenin şahidi olan Güler Teyzenin “ablası” hariç herkesle tüm bağlarını kesmiş ve suskun yalnızlıkları karşılığında yeni bir hayata başlamışlar. Kendi çocukları başta hiç kimse hikâyeyi öğrenmemiş. Güler Teyze, ablasına vefa borcunu uzun yıllar belki Ramiz Amcadan bile sakladığı haftalık ziyaretlerle ödemeye çalışmış. Koyu gölgesinde yaşadıkları bu sır onları ezerken Ramiz Amcanın karakteri de evliliklerini mutsuz kılmış, evlerinin ışığını hep loş yapmış. 

Gaye Abla, Ramiz Amcanın öz babası olmadığını anlayınca yıllarca annesinden babasının ismini öğrenmeye çalışmış. Güler Teyze, kızına bir tecavüz sonucunda dünyaya geldiğini söylememek için önce babasının öldüğü sonra Avustralya’ya gittiği yalanını uydurmuş. Tutarsızlıktan şüphelenen Gaye Abla geldiğinde kapatılan camın, kapının, kimselerle görüşülmemesinin sebebi onun yıkımına sebep olabilecek bu sırrı öğrenmek için çıkardığı kavgaları örtbas etme çabasıymış. Nitekim onun baskısına daha fazla dayanamayan Güler Teyze, kızıyla görüşmeme kararı almış. 


IV.

Hikâyesini bunca yılın ardından anneme anlatan Güler Teyze, o sırada yataktan kalkamaz hale gelen Ramiz Amcaya uzun bir süre daha baktı. Ramiz Amcanın vefatından sonra ancak birkaç yıl yaşadı. Sonra bu dünyadan sessizce göçüp gitti. Asude Abla ve Çağla’nın biten evliliklerinden birer kızları olmuştu. Onlar geçimlerini sağlamak için çalışmaya devam ederken Mutlu Abla, Gaye Ablasının desteğiyle Almanya’ya gitti ve orada evlenip yerleşti. 


Tek kullanımlık insanlığını Güler Teyzeyle evlenerek gösteren Ramiz Amca, ömrünün son yıllarında bunamaya, rastgele konuşmaya, birtakım olayları anlatmaya başlayınca Güler Teyze sırrına daha fazla sahip çıkamayacağını anlamış. Kızlarını korumak için Ramiz Amcayla yıllardır taşıdıkları bu büyük yükü yine bazı detayları kendisine saklayarak açığa çıkarmış. Tuhaf, esrarengiz, soğuk, samimiyetsiz bulunan, hayatını sürekli şüpheli bakışlar altında yaşamak zorunda kalan Güler Teyze geriye minnet altında ezildiği mutsuz bir evlilik ve hüsrana uğramış kızlarını bırakmış. 

Güler Teyze bunları yaşarken başka hiç kimsenin hikâyesinin başrolünde olmadığı için kimse onu tanımadı. Hikâyesini anlatmayı hiç düşünmedi. Haliyle kimse bu konuda tarihe bir not düşmedi. Çünkü o sırada; bizim ev dahil birçok eve ilk kez telefon bağlanıyor, teyzemlere Hürpa’dan, bize Terpa’dan renkli televizyon alınıyor, “VHS mi Betamax mı?” sorusunun cevabı düşünülüyordu.

Siyah önlük, beyaz yakayla okula gidiyor, en çok bağıranın şiir okumaya seçildiği törenlere katılıyorduk. Ben hokka ve divitle el yazısı çalışmaları yapıyor, parmaklarımdaki mürekkep lekesini çıkartmayı deniyor, resim dersinden notumu yükseltebilmek için resmi iyi olan bir arkadaşıma pastel boyayla resim yaptırıyor, başka bir arkadaşımdan bisiklete binmeyi öğreniyordum. Annem halının krem rengi desenine dökülen bir demlik çayın lekesini çıkarmaya çalışıyor, sobaya bir kova daha kömür atıyor, birkaç ay sonra erkek kardeşimin masumca sarılacağı kaynar güğümü sobanın üstünden yere indiriyordu. Kız kardeşim kömürlükteki civcivlerini kedi kaptığı için gözyaşı döküyor, arkadaşlarıyla çekirdek çıtlama yarışması yapıyor, akşam yemediği yeşil fasülyeyi kahvaltıda bitirmek zorunda kalıyordu. Erkek kardeşim, saçını Romalı gibi kesmeme hiç alınmıyor, berber koltuğunda uslu uslu kesimin düzeltilmesini bekliyor, okula mavi önlükle ve “hızlı koşan ayakkabılarıyla” gidiyordu.

Sonraki yıllarda genç yaşta aramızdan ayrılacak olan eniştem, deri kılıflı küçük radyosundan canlı yayınlanan Fenerbahçe-Ankaragücü maçını kulağını radyoya dayayarak dinliyor, anneannem kirazları kime toplatacağını düşünüyor, Turgut Özal, canlı yayında uğradığı suikastten kurtuluyor, Almanya’yı ikiye bölen duvar yıkılıyor, Romanya’yı yıllarca yönetmiş karı-koca Çavuşeskular başka bir duvarın önünde kurşuna diziliyor, koskoca Sovyetler Birliği dağılıyor, Naim Süleymanoğlu halterde dünya rekoru kırıyor, Amerika, Irak’ı canlı yayında bombalıyor, biz o sırada “keza” Dilek Onay’ın simültane tercümesi ile tanışıyorduk. Fenerbahçe, efsane bir sezon oynuyor, 100. golüne hiç de favori isimler arasında sayılmayan Turhan imza atıyor, Hacettepe ikinci lige düşüyor, Türkiye, Eurovision’da ilk 12’ye bile giremiyordu. 

Güler Teyze evine kimin girip kimin giremeyeceğine karar vermeye çalışırken Türkiye, AT’ye girmeye çalışıyor, Çernobil Nükleer Santrali’nde patlama oluyor, Ankara’da hava kirliliğinden okullar tatil ediliyordu. Hem Türkiye’nin hem dünyanın gündemi çok yoğundu. Yani Güler Teyzenin hikâyesini kimse bilmiyor, bilmediği için umursamıyordu. Çünkü o hikâye dehşet verici olduğu kadar olağanüstü sıradan bir hikâyeydi. Şu koca yeryüzünde yaşamış ve ölmüş küçücük bir kadının dehşet verici sıradanlıktaki korkunç hikâyesi. 

Bu kadar küçük bir kadının bu kadar büyük bir dramı kendisine sır olarak sakladığını bilmemiz mümkün değildi.

Esra Özer Duru, Ankara, 5 Temmuz 2026.


27 Nisan 2025

İSTİNAT DUVARIMIZ BEL VERDİ

Anneannemle dedem, 1950’lerde “melmeketten” çıktıkları yeni hayat kurma yolculuğuna Ankara’da nokta koymuşlar. İlk durakları, Ankara’nın birçok ilk yerleşimcisi gibi Kale’nin Kayabaşı Mahallesi olmuş. Yenimahalle falan derken Abidinpaşa’da aldıkları bir arsaya kendi evlerini inşa etme serüvenleri başlamış. Bahçeli, müstakil bu evde başlayan çocukluğum; yardımcı kadın oyuncu gibi görünen ama başrol oyuncularından sürekli rol çalan “ana” unsur anneannem sayesinde küçük çaplı maceralar, birçok çocuğun hiç öğrenmeyeceği tuhaf bilgiler ve gözlemlerle doluydu. Ağaç nasıl dikilir, tohum nasıl alınır, hangi çiçekler nasıl sulanır, hortumu dibine bırakmak nedir, neden püskürterek sulamak yerine bu tercih edilmelidir, hortum musluktan atınca ne yapmak gerekir, sarmaşık yerken hangi dallar tercih edilir gibi. Bunların yanında teknik bilgi ve sürekli teyakkuz gerektiren bahçeli ev sorunları da vardı ki, anneannemin bunları nasıl fark ettiğini hiç anlayamazdım. Anneannem, ben ve zaman zaman teyze kızım Nilgün’den kurulu ekip olarak yaptığımız rutin kontroller sırasında onları tespit eder, sorunu çözecek tek kişi kendisiymiş gibi gereği için harekete geçerdi. Çoğu zaman gerçekten tek kişiydi, tek kişilik dev kadro! Meyveler olgunlaştıkça ağırlaşan dallara dayanak vermek amacıyla değişik uzunluklarda kalaslar bulup getirir, dallar verdiği desteklerle yaralanmasın diye onlara saracağı kumaş parçalarını somya (divan) döşeğinin altında biriktirir, dalları, destekleri bağlamak için değişik uzunluklarda ipleri toplar, bahçe duvarında gözüne kestirdiği boşluklara yerleştirmek maksadıyla gördüğü uygun şekilli taşları metrelerce mesafeden kucağında taşırdı. Ben de çömezi olarak yanında olurdum tabi. Her ne kadar Nilgün Ablamla benim onu taklit ederek topladığımız taşlar duvara girme kriterlerini hiç karşılamasa da biz hala bir yerlerden taş toplarız.

Bir keresinde mahalleye anneannemin çabalarıyla gelen asfalt ekiplerini uzun süre gözlemek zorunda kalmıştık. O zamanlar asfalt dökme şimdiki gibi bir çırpıda yapılmıyordu. Günler süren zift kokusu, kızgın zifte yapışan terlikler ve oyunlara kapanan sokağa rağmen bu altyapı çalışması hepimizi sevindirmişti. Anneanneminse başka bir telaşı vardı. Evimizin yoldan zaten aşağıda olan bahçe girişi, asfaltla birlikte biraz daha aşağıda kalacak ve artan meyil nedeniyle yağmur suları bahçeye akacaktı. Bana yeni atanan görevlerden biri doğrultusunda bakkala gidip gelirken, oyun oynarken asfalt ekiplerinin konumlarını tespit edip anneanneme haber veriyordum. Böylece çalışmalar bizim sokağa gelince anneannem ekiplerden rica ederek bahçemizin girişine asfalttan bir eşik yapılmasını sağladı. Sel sularının bahçemize dolmasını böylece bir nebze önleyebilmişti.

Sorun duvara dayandığında…

Yaşadığımız en büyük sorunlardan biri ve her duyduğumda “Allah’ım, şimdi ne yapacağız?” çaresizliği yaşatanı ise “bahçe duvarının bel vermesi”ydi. Duvar nasıl bel veriyordu, bu ne anlama geliyordu, anlamam çok uzun sürdü. Anladığımda istinat duvarı yapımı ve ülkemizin erozyon sorunu hakkında küçük çaplı bir fikir edindim. Gördüğüm kadarıyla komşu bahçelerle aramızdaki kot farkı yüzünden yağmur, kar, yanlış ekim ve sulama gibi etkenlerle kayan toprak, bizim bahçe duvarına dayanıyor ve duvarı itiyordu. Tek tek taşlardan oluşan duvarın yükü artıyor, taşların dizilimi bozuluyor, duvar sonraki büyük kaymada yıkılmak üzere “bel veriyor”du. Bu sorunu, ortaya çıkmadan engellemek en iyisiydi ama komşular anneannemin almalarını umduğu kendi paylarına düşen tedbirleri almakta onun kadar istekli değillerdi. Neticede sorun gelip bizim duvarımıza dayanıyordu. Anneannem mimarlıktan, mühendislikten anlarmış gibi çözümü bulur, kendisinin gücünü aştığı için konu komşudan yardım ister ya da birini bulup işi yaptırmaya çalışırdı. Komşunun bahçesine sorun sadece bizim sorunumuzmuş gibi rica minnet girilir (ki tuhaftır izin vermedikleri de oluyordu) duvara dayanan toprakla duvar arasında bir hat kazılır, duvarın mukavemetini arttırmak için araya bir sıra daha taş örülüp duvar biraz yükseltilirdi. İşçiyi, taşları, harç-kum ne gerekirse hepsini anneannem karşılar, komşunun saçma sapan tavrına da katlanırdı. Sözün özü, sevgili anneannem ve dişiyle tırnağıyla, sürekli teyakkuzda olarak inşa ettiği ev çoktan toprağa karıştı. Benimse hayatımın ilk altı yılında aldığım çok yönlü çıraklık eğitimimde öğrendiğim en büyük ve en genel ders, bir sorunu çözmek istiyorsak o alanda sorumluluktan kaçamayacağımızdı.

Ne diyorduk? Ha, duvarın bel vermesi!

İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım, zalimliğin bile sınırlarını çoktan aştı, geçti. “Zalim de olsa bu kadarını yapmaz” sandığımız bütün kötülükler yapıldı. Gazze’nin gözyaşı, kanı insanlığımızın istinat duvarına bel verdirdi. Yıllarca intifada için taş toplayan Gazzelilerin artık bir tek taşı bile kaldıracak güçleri kalmadı. Açlık, susuzluk, ölüm ve İslam dünyasının duyarsızlığı bütün dirençlerini yok ediyor. Duvarın yıkılması an meselesi. Bu duvar çökerse hepimiz onun altında kalacağız, hiçbirimiz bir daha belimizi doğrultamayacağız. Çoktandır zombi gibi sürdürmeye çalıştığımız hayatlarımızı bu utançla daha fazla devam ettirebilir miyiz? Anneannemin kurduğu ve yaşatmaya çalıştığı evi için tek kişilik dev kadro olarak sarf ettiği çabayı biz hep birlikte insanlığımız için, Gazze için sarf edemez miyiz?

https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-istinat-duvarimiz-bel-verdi-4520

Esra Özer Duru, Ankara, 26 Nisan 2025.   

 

13 Aralık 2024

Cumaya Gittim Geleceğim II SİZ “İYİLİĞİMİZİ” İSTİYORSUNUZ AMA SANIRIM BİZ VERMEYECEĞİZ!

Kadınların uğradıkları ayrımcılıklar arasında insana en ilginç gelen korumacı cinsiyetçilik olarak Türkçeye çevrilen Benevolent Sexism. Korumacı cinsiyetçilik; genellikle kadınların bir şeyi beceremeyeceği, gücünün yetmeyeceği, üstesinden gelemeyeceği, sakar, unutkan, zor anlayan, korunmaya muhtaç, kendi iyiliği için yapılması gereken şeyleri anlayıp düşünemeyen bir varlık olduğu gibi kadını küçümseyen inançlardan yola çıkarak yapılan ayrımcılıklara deniyor. Nedense bu kadın imajı film, dizi sektörü başta olmak üzere birçok kesim tarafından “sevimli” bulunuyor, yeniden yeniden üretiliyor.

Ünlü bir kadın oyuncu katıldığı bir ödül töreninde, kadın oyunculara yazılan “Şimdi ne yapacağız?” repliğinin neredeyse bütün filmlerde tekrarlandığını belirterek bunu eleştirdi. Bu durum azımsanacak gibi değil ve insana kadınların camide yaşadığı zorlukları hatırlatıyor. Nasıl mı? Mesela kıyafetlerinin düğmelerini kendilerinin ilikleyebileceği yönün tersine dikerseniz kadınlar üstlerini giyerken yardım almak zorunda kalır. Ya da kadın kıyafetlerine cep dikmezseniz, küçücük veya dev tek gözlü çantalar üretirseniz elindeki anahtarı, cep telefonunu, mendili, çocuğun emziğini nereye koyacağını bilemeyen kadın illa ki bir şeyleri düşürür, çantanın içinde kaybedebilir ya da çantaya sığdıramayabilir. Siz de bu “tatlı şey”in “iyiliğini” düşünerek üstelik ayrımcı, yasakçı görünmek tehlikesini de kıvrak bir manevrayla savuşturup ona evden çıkmamasını, şuraya buraya gitmemesini ya da cemaatle yapılması farz olan bir namazı evde kılmasını tavsiye edebilirsiniz. “Korkuyorsan, zorlanıyorsan, abdest alamıyorsan, erkek cemaat garip davranıyorsa, namazını da geçirmek istemiyorsan evinde kıl.” Böylece bir sürü pürüz kendiliğinden hallolur. Kadın da “ne kadar sevildiğini, önemsendiğini” falan hisseder. Ama bilin bakalım kim “iyilik”ten anlamıyordur? Yeni cami incelememiz işte burada devreye giriyor.

Ankara Gölbaşı Karşıyaka Güzelyalı Camii

En sık ve severek gittiğimiz cami. Hatları, süslemeleri pek güzel, zarif. Kadınlar mahfiline caminin arkasından açılmış bir girişten doğrudan kadınlar kısmına çıkılan bir merdivenle giriliyor. Camide asansör bulunmuyor. Girişte yeterli sayıda ayakkabılık mevcut ama teravih namazlarında büyük ihtimalle yetmiyordur. Ayakkabıların konduğu alanda, kadınlar kısmının değişmez dekoru halı parçaları merdiven altındaki geleneksel yerini almış. Merdivenler geniş ve aydınlık, duvarda tutunarak çıkılabilmesi için trabzan mevcut. Üst kat geniş, ferah, aydınlık. Mekân alt kattan, üst katın yarım kat yapılması marifetiyle ayrıldığı için kubbe, minber ve mihrap rahatlıkla görünüyor.

Bir süredir kadınlar mahfilini ortadan ikiye bölecek şekilde paravanlar konmuş bu bölümün bir kısmı da erkeklere tahsis edilmişti. Namaza gittiğimiz ilk zamanlarda namazlarının kabul olmayacağı endişesiyle biraz geri çekilmemiz için yukarı haber gönderen erkekler, ne değiştiyse, yaz boyu paravanla ayrılmış da olsa bizimle aynı safta namaz kıldı. Geçen hafta paravanlarımız kaldırıldı, bize de nereye götürüldüklerine dair herhangi bir not bırakılmadı.😊

Üst katta hiç pencere açılmadığı ve klimanın üstünde kocaman harflerle DOKUNMAYIN yazdığından yazın 40 derecenin üstünde sıcakta, kışın üst katı bir vakit için ısıtmak gerçekten büyük israf olacağı için soğukta namaz kılınıyor. Geçmiş yıllarda cemaat az olduğunda kullanılan pvc ile yapılmış odada kadınların Cuma kılmasına imkân tanınmıştı. Kovid salgını sırasında bu ilerlemelerin hepsi yok oldu. Sağlık sıkıntıları olduğu halde merdiveni çıkabilen ama oturarak namaz kılmak zorunda olanlar için üst katta uzun zamandır hiç tabure yoktu. Annem hutbeyi yan duvara dayalı duran inşaat kalaslarının çakılması suretiyle yapılmış bankta dinliyordu. Bu hafta kırık da olsa bir taburemiz oldu.

Ses sisteminde, basların artıp tizlerin yok olması ve söylenenlerin bir homurtuya dönüşmesine sebep olan sorun nedeniyle hutbe anlaşılmıyor. İmam, müezzin ya da erkek cemaatin, kadın cemaate nasıl davrandığına dair bir gözlem yapmaya yetecek karşılaşma yaşanmıyor. Erkekler için bir tuvalet bir de bahçede şadırvan var. Kadınlar tuvaleti işareti, tuvaletin caminin altındaki Kur’an kursunun içinde yer aldığını gösteriyor. Ancak kursun kapısı kapalı, zile bastığımız halde açan olmadığı için camide hali hazırda işlevsel bir kadınlar tuvaleti ve abdest alma alanı bulunmuyor. (Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş @dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü @ankaramuftulugu, @golbasimuftulugu.) İlki elimize ulaşan yeni cami notlarınızı Hertaraf’ın bilgi@hertaraf.com adresine bekliyoruz.    

https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-cuma-ya-gittim-gelecegim-2-siz-iyiligimizi-istiyorsunuz-ama-sanirim-biz-vermeyecegiz-4393

Esra Özer Duru, Ankara, 12 Aralık 2024.

15 Şubat 2023

“RÜYALARIN YAPILDIĞI MADDEDEN YAPILMAYIZ BİZ, RUHUMUZ OLMADAN SADECE BİRER MAKİNEYİZ[i]”

Bu cümleler yıllar önce lüks bir otomobilin yeni çıkan modelinin reklam sloganıydı. Reklam metni, oldukça etkileyici ve epey tarihî cümlelerle Shakespeare’in Fırtına isimli oyunundan ilhamla kaleme alınmıştı. Bana göre oldukça iz bırakan bir metin çıkmıştı. Bir arabanın ruhu olsa ona bakışın nasıl değişeceğini tahayyül eden reklam yazarları, bu cümleyi soğuk görünümüyle meşhur bir oyuncunun ağzından söyletiyorlardı. Reklam yazarlarının isabet kaydettiği üzere gerçekten ruh kavramı ne kadar anlam yüklüydü. Zamanın ruhu, eşyanın ruhu, şehrin ruhu… Hatta ben de bir yazımda “evin ruhu” diye bir kavram icat etmiştim. Ruh mühimdi yani hepimiz için.

Kızım ve oğlum yazma merakımı bildiklerinden bana güzel bir antika daktilo hediye ettiler. Daktilonun markası Julietta. Yukarıda bahsi geçen otomobil modeliyle aynı. Reklam sloganındaki cümlelerin aklımda nasıl yer ettiğini bilen çocuklar için bir işaret fişeği olmuş bu isim. Hediyemi alınca, “daktiloma bir bakım yaptırayım, temizlensin, gözümün önünde temiz temiz dursun” diye düşündüm. Ankara’da antika daktilo tamiratı yapan yerleri aramaya koyuldum. İnternete yazıp aratınca birkaç isim buldum ve tahmin ettiğim gibi bu isimlerin tamamı Ulus’taydı. Listedeki ilk isme bulduğum numaraların hiçbirinden maalesef ulaşamadım. Diğer usta ise ilk aramamda tık diye telefonu açıverdi. Hayatta ve işinin başında olması beni çok sevindirdi. Ama adres kısmında Uçar Han’ı görünce gelen ağlama hissine bir anlam veremedim. Üstünde düşününce bu his beni çocukluğumun Ulus’una ve “dönemin ruhu”na götürdü.

Muhammed Esed, Mekke’ye Giden Yol isimli eserinde; batıda bulamadığı için doğuda aradığı ve bulduğu, kendini ait hissettiği, değer verdiği bir şeyden bahseder. O adını koymaz ama biz onun ne olduğunu anlarız. Esed’in doğuda sevdiği şey, ruhsuz seri üretimin girmediği, suni sınırların bölmediği, vefanın, nezaketin, doğallığın, doğrudanlığın geçer akçe olduğu bütünlüklü günlük hayattır. Kapitalist karmaşa, acele yoktur orada ve Esed buna vurulur. Batının doğuya en son ve en büyük sızma girişimleri olan Dünya Savaşları başlamadan, son nefesinde yetişir o dünyaya. Kendisini, o bütüne ait hisseder, yarıda kalmışlığı sonlanır, bütün olur, bütüne eklenir. Doğu o sırada, sakin, yavaş, mütevekkil ritminde daha bütündür bugün olduğundan, daha tamdır. İşte Ulus da şimdi bana böyle bir dünyadan kalmış gibi geliyor. Bu arada belirtmek gerek, Altındağ Belediyesi Ulus’a pırıl pırıl bakıyor.

Her ne kadar endüstriyel üretimin, modern dünyanın satış dükkanlarıyla dolu olsa da Özler Han, Uçar Hanıyla Rüzgârlı Sokak, köşede Bosna İşkembecisi, babamı 1987’de hacca uğurladığımız Hacı Bayram Camii önü, benim baca zannettiğim; önünden annemin elinde uçuşa uçuşa geçip dolmuşa yetiştiğimiz daimi leylek yuvalı Julien Sütunu, Ankara Kalesinin soluk kesen yokuşu, Kalenin kocaman taşlarla örülü kaporta düşmanı kapısı, restore edildiği halde hayatla bağını ikinci kata çıkan ahşap merdivenleri gibi yitirmiş kale evleri, namaz kılarken Nuh’un Gemisinde Büyük Tufan’dan kurtulanlardan olduğunuz hissini veren oraya buraya serpilmiş minik ahşap camiler, adet olduğu üzere çocukken kocaman, şimdi daracık görünen sokaklar, mimarileriyle dikkati çeken terk edilmiş binalar, hala hayatın devam ettiği evlerin bahçelerinden sokağa akıp giden sular, zamanın tanığı olmuş kalın gövdeli ağaçlar, öğrenciyken çektiğimiz, basarken üstüne acemi parmak izlerimizi bıraktığımız  siyah beyaz fotoğraflar, Samanpazarı’nda, Çıkrıkçılar Yokuşu’nda antikacılarda satılan Allah bilir ne zaman, kimin baktığı, hangi başların uzandığı unutulup gitmiş kapı, pencere pervazları… 

Eskiden insan kaynarken şimdi boş kalan, yıkılmaya yüz tutmuş, tekinsiz bulunan Ulus sokaklarında kaybettiğimizi anladığımız şey bir tılsım, hiçbir restorasyonun, temizliğin geri getiremediği kayıp bir nota! Bazı meslek erbabı bana o kayıp notayı hatırlatıyor; içimdeki radyoda çalan ama devamını bir türlü getiremediğim şarkının kayıp notasını… Saat, daktilo, şemsiye, ayakkabı, halı/kilim, bakır, ahşap… tamircileri, hayatta kaldıkları, mesleklerini çıraklarına öğrettikleri sürece o şarkının bir gün yeniden tamamlanıp çalınacağına dair umut taşıyabiliyoruz. Belli ki bizim ruhumuz artık o kaba uymuyor, oranın ruhu da artık bizim kabımızı doldurmuyor. Ama daktilo tamircisinin bir antika daktiloya dokunan parmakları o ruhun eski kalıbını bulamasa da yeni bir kalıp çiziveriyor boşluğa.

Yani diyeceğim, insan bir bilgisayar klavyesiyle duygusal bir bağ geliştirmiyor da köstekli bir saate veya antika bir daktiloya vurulabiliyor. O eşyadaki ruhu görüp onun ritmine ayak uydurmak isteyebiliyor. Mesele yıllarca aynı saati, aynı daktiloyu kullanmak değil, o saatin, daktilonun ilk üretiminde harcanan emeğe bir saygı duruşu. Tıpkı reklam metninde Shakespeare’in dizelerine yer verilmesi gibi…      

Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz[ii]

Ruhumuz olmadan sadece birer makineyiz…

(We are such stuff as dreams are made on…

Without heart we would be mere machines…)

https://www.hertaraf.com/koseyazisi-ruyalarin-yapildigi-maddeden-yapilmayiz-biz-ruhumuz-olmadan-sadece-birer-makineyiz-3483

Esra Özer Duru, Ankara, 29 Ocak 2023.


[i] Reklamda yer verilen cümlelerden alıntı. İlki Shakespeare’den. 

[ii] William Shakespeare’in Fırtına oyununda kahramanımız Prospero’nun orijinal cümlesi.

19 Haziran 2021

SEN UNUTSAN…

“Sis, bir efsun gibi koca şehri enlemesine bölüyordu” diye başlasa hikâye… Sisin efsun olduğunu sen unuttun, sis unutmadı. 

Bir zamanlar bu şehrin neresinde duruyorduk, şimdi neresindeyiz? Sen unuttun, şehir unutmadı.

Kulakların eskiden hangi ezgilere alışıktı, şimdi neler duyuyor? Sen unuttun, kulakların unutmadı.

Konuştuklarınız bir kış günü ağızlarınızdan çıkan buharda mı saklı? Yoksa gözlerinizde mi? Buhar unuttu, gözlerin unutmadı.

Çok düştünüz bu şehrin sokaklarında, dizleriniz kanadı. Sokaklar unuttu, dizlerin unutmadı.

Sonbahar yapraklarını az ezmediniz Kurtuluş Parkı’nda. Park unuttu, ayaklarınız unutmadı.

Bir yarayı, başka bir yarayla çok sardınız beraber. Ellerin unuttu, kalbin unutmadı.

Yara, yarayla kapanmaz diye düşündün. Sen unuttun, yaran unutmadı.  

Bu eşyalar, bu oda sana hep eskiye dair bir şeyler hatırlatıyordu. Sen unuttun, oda unutmadı.

Çocukken ya da gençken yaşadığın şeyleri “unuttum” sanıyorsun. Aslında hepsi hafızana, vücuduna kazınıyor. Seslerin bir gün atmosferden bize geri döneceğini düşünmek gibi, “unuttum” sandığın her şeyi bir gün hatırlayacaksın.

Hani insanın bedeninde yaşlandıkça ağrılar oluyor ya, aslında onların hepsi eskiye dayanıyor. Sık sık belin ağrıyor ya sen ağaçta sallanırken biri gelip seni hızlandırmıştı da düşmüştün. Sen unuttun, belin unutmadı.

Bazen dizlerin ağrıyor ya çocukken ne çok düşerdin. Sen unuttun, dizlerin unutmadı.

Ellerin titriyor ara sıra. Geçmişte bir telefonu kapatırken ellerin bir de sesin titremişti. Sen unuttun, ellerin unutmadı.

Hep aynı şarkıyı dinlerken gözlerin doluyor, şimdi bir başına dinlerken bile. Çünkü sen unuttun, gözlerin unutmadı.

Kalemi eline her aldığında aynı hikâyeye başlıyorsun. Sen unuttun, parmakların unutmadı.

Bir sonbahar günü saçlarının arasından rüzgârlar geçmişti. Sen unuttun, saçların unutmadı.

Yüksekteki şeyleri almak için parmak uçlarında yükselemiyorsun ya…. Bir kere uzanmayı denemiştin… Sen unuttun, parmakların unutmadı.

Soğuk günlerde ellerin çatlar, kanardı. Annen vazelin sürerdi. Sen unuttun, annen unutmadı.

Babanın omuzlarına binip, bakkala kaymaklı bisküvi almaya giderdin. Sen unuttun, babanın omuzları unutmadı.

Dişçiye gittiğiniz bir gün, senin dişin çekileceği halde teyzenin kızı çok ağlamıştı. Sen unuttun, onun gözleri unutmadı.

Ağlaya ağlaya, koşarak gelip bahçedeki kiraz ağacına sarılmıştın. Sonra da sırtını ona yaslayıp sakinleşmeye çalışmıştın. Sırtın unuttu, ağaç unutmadı.

Bir bayram günü çorabım yok diye kapris yapıp bayram ziyaretine gitmemiştin. Evde yalnız kalınca da kendine kızarak ağlamıştın. Sen unuttun, çorapların unutmadı.

 Kardeşini korkuturdun, “ben uzaylıyım” diye, çocuğu ağlatırdın. Sen unuttun, kardeşin unutmadı.

 Toplarken yarıştığınız akşamsefası tohumlarını kibrit kutularında biriktirir, sonra anneannenle bahçeye dikerdin. Sen unuttun, toprak unutmadı.

 Her akşam akşamsefalarının açacağı anı kaçırmamak için başlarını beklerdin, yine de göremezdin. Sen unuttun, zaman unutmadı.

 Hayatını kendine göre şeylerle doldurup hatırlayıp hatırlayamadıklarınla, bir gün ölüp gittin. Dünya unuttu, bu sefer sen unutmadın.

Esra Özer Duru, Ankara, Ocak 2008, Turuncu Dergisi. Gözden geçirme 28.5.2021.

                                                                   

30 Mayıs 2021

YALNIZLIĞIN DUVARLARI - KAVAK AĞACINA MEKTUP 1

İlk Not: Merhum Cahit Zarifoğlu’nun eşi Berat hanımla yapılmış bir röportaj okumuştum. Eşinin erken yaşta vefatına işaret ederek, “Aramızda 16 yaş fark vardı. Cahit bey bana takılır ve derdi ki, ‘ben yaşlanacağım sen hep genç kalacaksın.’ Ama öyle olmadı, genç yaşta aramızdan ayrıldı. Bugün gençler geliyor diyorlar ki, ‘Berat teyze bize Cahit abiyi anlat.’ Cahit, gençlerin hep abisi olarak kaldı ben ise gençlerin teyzesi, torunlarımın anneannesi oldum…” [1] Birazdan okuyacağınız yazının başındaki şiiri eskiden -hiçbir arkadaşımı kaybetmeden önce- de severdim. Ama Berat hanımın cümleleri, bu mısraların bende bıraktığı duyguyu tam hissettiğim gibi tarif ediyor. 

Hayatımıza kısacık girip aniden çıkan bir arkadaşımın, Ülkü’nün (Ülkü Odabaş 1976 - 30.5.1996) yasını tutmayı bir türlü tamamlayamamış, arkasından yazılar yazmışım. Yeni yazılarımı bloğa aktarırken, kendi yazma serüvenimi izleyebilmek, paylaşabilmek için, acemiliklerimi gözden geçirip eski yazılarımı da yayınlıyorum. Bunu yaparken Ülkü’yle dostluğumuzun bende bıraktığı izleri görüyorum. Bu yazı onlardan biri. 

Vefatından bu yana geçen süre, onun dünyada kaldığı süreyi çoktan aştı. Bizim dostluğumuzsa sadece üç buçuk yıl sürdü. Ülkü bazen kavak ağacı, bazen sokak lambası, bazen kendisine hitaben mektuplar yazılan hayali bir arkadaş olarak hep hayatımda kaldı. Güzel bir şarkı duyduğumda, güzel bir şiir ya da yazı okuduğumda, iyi bir film izlediğimde, Gökhan Özcan ağabeyin “Bir gölge gibi[2]” yazısında zarafetle ve nezaketle ifade ettiği gibi, hep onunla paylaşmak istedim. Bu yazıyı onuncu yıldönümünde yazmışım, yasımı şiirlere, şarkılara sarmışım. Şimdi yirmi beş yıl oldu. Allah, Ülkü’yü cennetinde gölgelendirsin. Acemiliklerimi hoş görün, yazının -kendince- bütünlüğünü bozmamak için fark ettiklerimin çoğunu düzeltemedim.

“Benim için geçmede yıllar

Senin boyunsa hala pencerenin boyu kadar”


Yalnızlığın duvarları taştan mı, camdan mı acaba? Taştansa Ankara Hukuk’un duvarları gibi midir? Camdansa, duvara her çarptığımızda burnumuzun izi çıkar mı? “Yağmur vururken cama/ Dalarken gece gama” sessiz ayaklar gezinir mi soğuk taşlarda? Issız bir evin soğukluğunda küf birikir mi duvarlarda? Küfte penisilin vardı galiba. Ama iyi gelmiyor yalnızlığın duvarlarında biriken mavi penisilinler insana.

Gece dalarken gama sen de dal tatlı uykulara. “Benim için geçmede yıllar/ Senin boyunsa hala pencerenin boyu kadar[3]. Güzel cümlelerin hepsi kurulmuş daha önce. Kalmamış ilk kez söylenen bir iki kelime. Bir şey söylemek istediğim her seferde, sadece başkalarının sözlerini kendi el yazımla yazıyorum sanki. Okuyan için, o kadar da fark yok. Bütün yazılar ya Arial ya Times New Roman. “Meğer ırmağı severmişim/ İster böyle kımıldanmadan aksın/ Kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde/ Doruklarına şatolar kondurulmuş/ Avrupa tepelerinin/ İster uzasın göz alabildiğine dümdüz./ Bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek,/ Sen göremiyeceksin,/ Bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun,/ Karganınkinden alabildiğine kısa./ Bilirim benden önce duyulmuş bu keder/ Benden sonra da duyulacak./ Benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere,/ Benden sonra da söylenecek.[4]

Galiba yalnızlığın duvarları taştan. Dizlerini kanatıyor çarpınca insan. Silerken gözlerinden yaşı, dizlerinden kanı, kızıyor kendine, “bu duvarı hiç fark edemiyorum, yazık bana” diye. Yazık oluyor sık sık birçok şeye. İnerken gece, biterken gün, duvarlara sinerken yalnızlık, evlere yerleşirken sessizlik, yazık oluyor ömürlere.

Evlerin ışıkları yanarken, sen onları dışarıdan huzur dolu görürken, hiçbir şey sandığın gibi değilken... Işıklı masalarda karşılıklı yemekler yenirken, birbirinin hayatıyla nezaketen ilgilenirken, insan el yordamıyla yokluyor yalnızlığın duvarlarını. Bazen ne kadar uzun olduğunu fark ediyor korkuyla, bazen hızla çarpıyor duvara, orada olmayacağının umudu ve olduğunun hayal kırıklığıyla. Her ev yazık olan ömürlerle dolu, her masada kendi ömrünü yiyor insan.

Hayatı okumak daha mı kolay olurdu birkaç dil daha bilseydik? Daha mı kolay olurdu yaşamak, hayatla uzlaşabilseydik? Yaşarken hep mi acıtır insan başkalarını? Var mıydı bizim hayatlarımızın “Hani herkes arkadaş/ Hani oyunlar sürerken/ Kimse bize ihanet etmemiş/ Biz kimseyi aldatmamışken/ Hani biz kimseye küsmemiş/ Hani hiç kimse ölmemişken[5]” zamanları? Ya da hep mi kırar yaramaz çocukların topları kalbin camlarını?

Sen ey karşıdaki kavak ağacı! Sen, hiç kimsenin kalbini kırdın mı? Kimse seni incitti mi bu hayatta? Rahat mı böyle yaşamak kökün toprakta? Kolay mı yaprak çıkartmak baharda, dökmek sonbaharda? Üşür mü senin gibi bir kavak ağacı Ankara’da ayazda? Alınır mı polenleri yüzünden suçlanınca? Gitmek ister mi uzaklara, çooook uzaklara? Düşer mi bir kavak ağacı sık sık dipsiz kuyulara? Kavak ağacı cevap versene sorduğum sorulara? Veremez misin, senin de mi duvarların var yoksa? Zorlamaz mısın duvarlarını hiç? Bazen bir delik bulup nefes alırsın duvarda, bazen sağlam örüldüğünü yeniden anlarsın bir kez daha. Zoru zorlamadın mı zorda kalınca? Kolaya mı kaçtın hep kolayca? Kendini kedi yutmuş gibi hissettin mi acaba?

Bu saatten sonra kim anlar beni?[6]” diye bir şarkı dolanıyor mu diline sıkça? Mırıldanıyor mu içindeki pikap, hüzünlü şarkıları? Bu rüzgârlar beni yıkar mı diye korkuyor musun zaman zaman? Çok mu güveniyorsun köklerine bazen? Güvenme! Hiçbir kök yok topraktan çıkmayan ya da en azından kurumayan. Ama hiçbir bulut da yok rüzgârla dağılmayan...

Ne kaldı aklında benden sonra? Yarım kalan cümlelerden, birkaç şiir ve şarkıdan başka? Ne kaldı sahildeki batıklardan başka? “Sen geçerken sahilden sessizce, gemiler kalkar yüreğimden gizlice[7]”...

Bak kavak ağacı, senin var mı bilmiyorum ama benim var yaralarım. Bazen sertleşiyor kabukları bazen sızlıyor tatlı tatlı. Ne demiştik, taştan mıydı yalnızlığın duvarları ya da camdan? Çarpınca burnunun izi mi çıkıyordu bir de? Mavi penisilinler yenmiyor acı acı bunu bil, sakın toplayıp köklerini, kalkışma gitmeye. Gidemiyor insan hiçbir yere... 

Esra Özer Duru, Ankara, Ocak 2006, Turuncu Dergisi. Gözden geçirme 28.5.2021.

[3] Ay Işığı Sonatı, İlhan Demiraslan  

[4] Severmişim Meğer, Nazım Hikmet.

[5] Eskidendi Çok Eskiden, Murathan Mungan.

[6] Demet şarkısı, söz: Şehrazat: https://youtu.be/jQFV9TQ8PgA

[7] Teoman şarkısı, söz: Orhan Atasoy: https://youtu.be/JSKc-Y0UPvo 

Taze Taze Hikâyeler

BEKLEME ODASI

Mart ayı ortalarıydı. Hava, okullardaki mevsim tablolarında her zaman bahara dahil edilmesine rağmen, yıllardır rolüne direnen bu aya yakışı...

Yeni Yazılardan Haberdar Olun

Kaçırmayın!