06 Ekim 2026
Cumaya Gittim Geleceğim XIII – CUMA NAMAZI KAÇ SAAT SÜRER?
08 Temmuz 2026
GÜLER TEYZENİN DEHŞET VERİCİ SIRADANLIKTAKİ KORKUNÇ HİKÂYESİ
Aslında kendime göre bir sürü işim vardı. Yeni bir okula başlayacaktım. Birinci sınıf öğretmenimden ağıt feryat ayrılmış kısa süreli bir çocuk depresyonuna girmiştim. Evimizin, benim hatırladığım ilk ev olmasından kaynaklanan özel yeri dışında, hiç arkadaşım olmayan bir apartmandan taşınmak beni çok sarsmamıştı, yeni arkadaşlar edinme umudumu koruyordum hala. Umut kolaydı o zaman, ne de olsa sadece yedi yaşındaydım. Ankara’nın Eylül başı sıcağının akşamüstünde tatlı, ölgün güneş ışıkları balkondan içeri düşüyor, hafif hafif esen rüzgâr tülleri havalandırıyorken kardeşimle siyah beyaz televizyonumuzun önünde, en kıymetli halımızın üzerine yüzüstü uzanmış çenemizi dirseklerimize dayamış, ayaklarımızla havaya küçük daireler çizerek çizgi film seyretmiştik. Taşınma telaşının geride kaldığı bu akşamüstünün huzurlu saatlerinde, bir iki arkadaş bulayım, televizyonda çizgi filmlerin yayın saati uzasın bana yeterdi. Dönemin Türkiyesi için son derece gerçekçi ve gerçekleştirilebilir hayallerdi bunlar.
---
---
Ufak tefek bir kadın olmasına rağmen ona dair her detay çocukları tedirgin ederdi. Dışarıda ya da apartmanda ne zaman karşılaşsak ince dudaklarını imalı bir gülümsemeyle kapatır hafif bir baş selamı verirdi. Çok konuşmaz, eve mümkün olduğu kadar az misafir kabul ederdi. Halbuki apartmanın kalanı, kolektif kültürün dibini sıyırmakla meşguldü. Hep birlikte yapılan kahvaltılar, apartmanın içinde içilen çaylar, birlikte gidilen pazar alışverişlerinin yanında kim kime gelmiş, kimle nereye gitmiş, kaç lira maaş alıyormuş, evli mi, nişanlı mıymış, nereliymiş gibi bilgi alışverişleri yapılıyordu. Hatta komşunun oğlunun sünneti bile hep beraber organize edilmişti. Kısacası herkesin burnu herkesin işinin içindeyken Güler Teyze apartman ve sokak sakinleri için büyük bir gizemdi. Nüfuz edilemeyen gizem can sıkıyordu haliyle.
Asude Abla, zaman zaman Konya’dan gelir birkaç gün kalırdı. Pek mutlu görünmüyordu. Üstelik şimdi hamileydi. Komşular, nereden duyuyorlarsa ya da uyduruyorlarsa Asude Ablanın evliliğinin yolunda gitmediğini konuşuyorlardı. Kocasının zararlı alışkanlıkları ve onun ailesi ile birlikte oturdukları apartman, evliliklerine iyi gelmiyordu. Güler Teyze bir gün apar topar Konya’ya gitti. Dönüşte yanında çok sayıda valiziyle Asude Abla vardı. Sonradan öğrendiğimize göre kocası Asude Ablayı hamileliğine aldırış etmeden “yine” dövmüş, bebek düşmüştü. Tabi biz dayak bahsini ilk kez duyuyorduk. Neden sonra Konya’dan gelen bir misafir grubu Güler Teyzenin evini doldurdu ve giderlerken yanlarında Asude Ablayı da götürdü. Belli ki özürler dilenmiş, sözler verilmişti ama hiç kimse bunların tutulacağına dair umut taşımıyordu. Bütün bunlar yaşanırken Ramiz Amca’nın ismi cümle içlerine hiç girmiyordu.
Çocuk insanların gündemi yetişkinlerden farklı oluyor. Biz ne oynayacağımızı, nerede oynayacağımızı falan tartışırken Güler Teyzelerin ev sahibi, o yıllarda çok moda olan “kızım oturacak” gerekçesiyle evden çıkmalarını istedi. Eve sahiden ev sahibinin kızı geldi ve Güler Teyzeyi “yabancı” bulan bir kısım apartman bireyi hemşehrilerinin kızı ile iyi anlaşacaklarını sanarak onu bağırlarına bastılar. Tek sorun Güler Teyzenin gizemler çözülmeden ellerinden kaçacak olmasıydı. Neyse ki Güler Teyzeler yan apartmandan bir daire kiralayıp oraya geçtiler. Taşınma, Güler Teyze ve kızlarının biraz özgürleşmesini sağladı. En azından apartmana girip çıkarlarken gözetim altında değillerdi artık. Güler Teyze, “hasta ablasına” yaptığı düzenli ziyaretlere devam ederken, Mutlu Abla liseyi bitirdi, işe başladı. Artık bizim kitap, defterleri kaplayacak zamanı olmuyordu. Neyse ki hassas çalışma yöntemini öğrettiği için kendi kitaplarımızı kaplamaya başladık.
Hikâyesini bunca yılın ardından anneme anlatan Güler Teyze, o sırada yataktan kalkamaz hale gelen Ramiz Amcaya uzun bir süre daha baktı. Ramiz Amcanın vefatından sonra ancak birkaç yıl yaşadı. Sonra bu dünyadan sessizce göçüp gitti. Asude Abla ve Çağla’nın biten evliliklerinden birer kızları olmuştu. Onlar geçimlerini sağlamak için çalışmaya devam ederken Mutlu Abla, Gaye Ablasının desteğiyle Almanya’ya gitti ve orada evlenip yerleşti.
27 Nisan 2025
İSTİNAT DUVARIMIZ BEL VERDİ
Anneannemle dedem, 1950’lerde “melmeketten” çıktıkları yeni hayat kurma yolculuğuna Ankara’da nokta koymuşlar. İlk durakları, Ankara’nın birçok ilk yerleşimcisi gibi Kale’nin Kayabaşı Mahallesi olmuş. Yenimahalle falan derken Abidinpaşa’da aldıkları bir arsaya kendi evlerini inşa etme serüvenleri başlamış. Bahçeli, müstakil bu evde başlayan çocukluğum; yardımcı kadın oyuncu gibi görünen ama başrol oyuncularından sürekli rol çalan “ana” unsur anneannem sayesinde küçük çaplı maceralar, birçok çocuğun hiç öğrenmeyeceği tuhaf bilgiler ve gözlemlerle doluydu. Ağaç nasıl dikilir, tohum nasıl alınır, hangi çiçekler nasıl sulanır, hortumu dibine bırakmak nedir, neden püskürterek sulamak yerine bu tercih edilmelidir, hortum musluktan atınca ne yapmak gerekir, sarmaşık yerken hangi dallar tercih edilir gibi. Bunların yanında teknik bilgi ve sürekli teyakkuz gerektiren bahçeli ev sorunları da vardı ki, anneannemin bunları nasıl fark ettiğini hiç anlayamazdım. Anneannem, ben ve zaman zaman teyze kızım Nilgün’den kurulu ekip olarak yaptığımız rutin kontroller sırasında onları tespit eder, sorunu çözecek tek kişi kendisiymiş gibi gereği için harekete geçerdi. Çoğu zaman gerçekten tek kişiydi, tek kişilik dev kadro! Meyveler olgunlaştıkça ağırlaşan dallara dayanak vermek amacıyla değişik uzunluklarda kalaslar bulup getirir, dallar verdiği desteklerle yaralanmasın diye onlara saracağı kumaş parçalarını somya (divan) döşeğinin altında biriktirir, dalları, destekleri bağlamak için değişik uzunluklarda ipleri toplar, bahçe duvarında gözüne kestirdiği boşluklara yerleştirmek maksadıyla gördüğü uygun şekilli taşları metrelerce mesafeden kucağında taşırdı. Ben de çömezi olarak yanında olurdum tabi. Her ne kadar Nilgün Ablamla benim onu taklit ederek topladığımız taşlar duvara girme kriterlerini hiç karşılamasa da biz hala bir yerlerden taş toplarız.
Bir keresinde mahalleye anneannemin çabalarıyla gelen asfalt
ekiplerini uzun süre gözlemek zorunda kalmıştık. O zamanlar asfalt dökme
şimdiki gibi bir çırpıda yapılmıyordu. Günler süren zift kokusu, kızgın zifte
yapışan terlikler ve oyunlara kapanan sokağa rağmen bu altyapı çalışması
hepimizi sevindirmişti. Anneanneminse başka bir telaşı vardı. Evimizin yoldan zaten
aşağıda olan bahçe girişi, asfaltla birlikte biraz daha aşağıda kalacak ve
artan meyil nedeniyle yağmur suları bahçeye akacaktı. Bana yeni atanan
görevlerden biri doğrultusunda bakkala gidip gelirken, oyun oynarken asfalt ekiplerinin
konumlarını tespit edip anneanneme haber veriyordum. Böylece çalışmalar bizim
sokağa gelince anneannem ekiplerden rica ederek bahçemizin girişine asfalttan
bir eşik yapılmasını sağladı. Sel sularının bahçemize dolmasını böylece bir
nebze önleyebilmişti.
Sorun duvara dayandığında…
Yaşadığımız en büyük sorunlardan biri ve her duyduğumda
“Allah’ım, şimdi ne yapacağız?” çaresizliği yaşatanı ise “bahçe duvarının bel
vermesi”ydi. Duvar nasıl bel veriyordu, bu ne anlama geliyordu, anlamam çok
uzun sürdü. Anladığımda istinat duvarı yapımı ve ülkemizin erozyon sorunu
hakkında küçük çaplı bir fikir edindim. Gördüğüm kadarıyla komşu bahçelerle
aramızdaki kot farkı yüzünden yağmur, kar, yanlış ekim ve sulama gibi
etkenlerle kayan toprak, bizim bahçe duvarına dayanıyor ve duvarı itiyordu. Tek
tek taşlardan oluşan duvarın yükü artıyor, taşların dizilimi bozuluyor, duvar
sonraki büyük kaymada yıkılmak üzere “bel veriyor”du. Bu sorunu, ortaya
çıkmadan engellemek en iyisiydi ama komşular anneannemin almalarını umduğu kendi
paylarına düşen tedbirleri almakta onun kadar istekli değillerdi. Neticede
sorun gelip bizim duvarımıza dayanıyordu. Anneannem mimarlıktan, mühendislikten
anlarmış gibi çözümü bulur, kendisinin gücünü aştığı için konu komşudan yardım
ister ya da birini bulup işi yaptırmaya çalışırdı. Komşunun bahçesine sorun
sadece bizim sorunumuzmuş gibi rica minnet girilir (ki tuhaftır izin vermedikleri
de oluyordu) duvara dayanan toprakla duvar arasında bir hat kazılır, duvarın
mukavemetini arttırmak için araya bir sıra daha taş örülüp duvar biraz
yükseltilirdi. İşçiyi, taşları, harç-kum ne gerekirse hepsini anneannem
karşılar, komşunun saçma sapan tavrına da katlanırdı. Sözün özü, sevgili
anneannem ve dişiyle tırnağıyla, sürekli teyakkuzda olarak inşa ettiği ev
çoktan toprağa karıştı. Benimse hayatımın ilk altı yılında aldığım çok yönlü
çıraklık eğitimimde öğrendiğim en büyük ve en genel ders, bir sorunu çözmek
istiyorsak o alanda sorumluluktan kaçamayacağımızdı.
Ne diyorduk? Ha, duvarın bel vermesi!
İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım, zalimliğin bile sınırlarını çoktan aştı, geçti. “Zalim de olsa bu kadarını yapmaz” sandığımız bütün kötülükler yapıldı. Gazze’nin gözyaşı, kanı insanlığımızın istinat duvarına bel verdirdi. Yıllarca intifada için taş toplayan Gazzelilerin artık bir tek taşı bile kaldıracak güçleri kalmadı. Açlık, susuzluk, ölüm ve İslam dünyasının duyarsızlığı bütün dirençlerini yok ediyor. Duvarın yıkılması an meselesi. Bu duvar çökerse hepimiz onun altında kalacağız, hiçbirimiz bir daha belimizi doğrultamayacağız. Çoktandır zombi gibi sürdürmeye çalıştığımız hayatlarımızı bu utançla daha fazla devam ettirebilir miyiz? Anneannemin kurduğu ve yaşatmaya çalıştığı evi için tek kişilik dev kadro olarak sarf ettiği çabayı biz hep birlikte insanlığımız için, Gazze için sarf edemez miyiz?
https://hertaraf.com/koseyazisi-esra-duru-istinat-duvarimiz-bel-verdi-4520
Esra Özer Duru, Ankara, 26 Nisan 2025.
13 Aralık 2024
Cumaya Gittim Geleceğim II SİZ “İYİLİĞİMİZİ” İSTİYORSUNUZ AMA SANIRIM BİZ VERMEYECEĞİZ!
Kadınların uğradıkları ayrımcılıklar arasında insana en ilginç gelen korumacı cinsiyetçilik olarak Türkçeye çevrilen Benevolent Sexism. Korumacı cinsiyetçilik; genellikle kadınların bir şeyi beceremeyeceği, gücünün yetmeyeceği, üstesinden gelemeyeceği, sakar, unutkan, zor anlayan, korunmaya muhtaç, kendi iyiliği için yapılması gereken şeyleri anlayıp düşünemeyen bir varlık olduğu gibi kadını küçümseyen inançlardan yola çıkarak yapılan ayrımcılıklara deniyor. Nedense bu kadın imajı film, dizi sektörü başta olmak üzere birçok kesim tarafından “sevimli” bulunuyor, yeniden yeniden üretiliyor.
Ünlü bir kadın oyuncu katıldığı bir ödül töreninde, kadın
oyunculara yazılan “Şimdi ne yapacağız?” repliğinin neredeyse bütün filmlerde
tekrarlandığını belirterek bunu eleştirdi. Bu durum azımsanacak gibi değil ve
insana kadınların camide yaşadığı zorlukları hatırlatıyor. Nasıl mı? Mesela kıyafetlerinin
düğmelerini kendilerinin ilikleyebileceği yönün tersine dikerseniz kadınlar
üstlerini giyerken yardım almak zorunda kalır. Ya da kadın kıyafetlerine cep
dikmezseniz, küçücük veya dev tek gözlü çantalar üretirseniz elindeki anahtarı,
cep telefonunu, mendili, çocuğun emziğini nereye koyacağını bilemeyen kadın
illa ki bir şeyleri düşürür, çantanın içinde kaybedebilir ya da çantaya
sığdıramayabilir. Siz de bu “tatlı şey”in “iyiliğini” düşünerek üstelik
ayrımcı, yasakçı görünmek tehlikesini de kıvrak bir manevrayla savuşturup ona
evden çıkmamasını, şuraya buraya gitmemesini ya da cemaatle yapılması farz olan
bir namazı evde kılmasını tavsiye edebilirsiniz. “Korkuyorsan, zorlanıyorsan,
abdest alamıyorsan, erkek cemaat garip davranıyorsa, namazını da geçirmek
istemiyorsan evinde kıl.” Böylece bir sürü pürüz kendiliğinden hallolur. Kadın
da “ne kadar sevildiğini, önemsendiğini” falan hisseder. Ama bilin bakalım kim
“iyilik”ten anlamıyordur? Yeni cami incelememiz işte burada devreye giriyor.
Ankara Gölbaşı Karşıyaka Güzelyalı Camii
En sık ve severek gittiğimiz cami. Hatları, süslemeleri pek
güzel, zarif. Kadınlar mahfiline caminin arkasından açılmış bir girişten
doğrudan kadınlar kısmına çıkılan bir merdivenle giriliyor. Camide asansör
bulunmuyor. Girişte yeterli sayıda ayakkabılık mevcut ama teravih namazlarında
büyük ihtimalle yetmiyordur. Ayakkabıların konduğu alanda, kadınlar kısmının
değişmez dekoru halı parçaları merdiven altındaki geleneksel yerini almış.
Merdivenler geniş ve aydınlık, duvarda tutunarak çıkılabilmesi için trabzan
mevcut. Üst kat geniş, ferah, aydınlık. Mekân alt kattan, üst katın yarım kat
yapılması marifetiyle ayrıldığı için kubbe, minber ve mihrap rahatlıkla
görünüyor.
Bir süredir kadınlar mahfilini ortadan ikiye bölecek şekilde
paravanlar konmuş bu bölümün bir kısmı da erkeklere tahsis edilmişti. Namaza
gittiğimiz ilk zamanlarda namazlarının kabul olmayacağı endişesiyle biraz geri
çekilmemiz için yukarı haber gönderen erkekler, ne değiştiyse, yaz boyu
paravanla ayrılmış da olsa bizimle aynı safta namaz kıldı. Geçen hafta
paravanlarımız kaldırıldı, bize de nereye götürüldüklerine dair herhangi bir
not bırakılmadı.😊
Üst katta hiç pencere açılmadığı ve klimanın üstünde kocaman
harflerle DOKUNMAYIN yazdığından yazın 40 derecenin üstünde sıcakta, kışın üst
katı bir vakit için ısıtmak gerçekten büyük israf olacağı için soğukta namaz
kılınıyor. Geçmiş yıllarda cemaat az olduğunda kullanılan pvc ile yapılmış
odada kadınların Cuma kılmasına imkân tanınmıştı. Kovid salgını sırasında bu
ilerlemelerin hepsi yok oldu. Sağlık sıkıntıları olduğu halde merdiveni
çıkabilen ama oturarak namaz kılmak zorunda olanlar için üst katta uzun
zamandır hiç tabure yoktu. Annem hutbeyi yan duvara dayalı duran inşaat
kalaslarının çakılması suretiyle yapılmış bankta dinliyordu. Bu hafta kırık da
olsa bir taburemiz oldu.
Ses sisteminde, basların artıp tizlerin yok olması ve söylenenlerin
bir homurtuya dönüşmesine sebep olan sorun nedeniyle hutbe anlaşılmıyor. İmam,
müezzin ya da erkek cemaatin, kadın cemaate nasıl davrandığına dair bir gözlem
yapmaya yetecek karşılaşma yaşanmıyor. Erkekler için bir tuvalet bir de bahçede
şadırvan var. Kadınlar tuvaleti işareti, tuvaletin caminin altındaki Kur’an
kursunun içinde yer aldığını gösteriyor. Ancak kursun kapısı kapalı, zile
bastığımız halde açan olmadığı için camide hali hazırda işlevsel bir kadınlar
tuvaleti ve abdest alma alanı bulunmuyor. (Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş
@dibalierbas, Din İşleri Genel Müdürlüğü @dibdhgm, Ankara Müftülüğü
@ankaramuftulugu, @golbasimuftulugu.) İlki elimize ulaşan yeni cami notlarınızı
Hertaraf’ın bilgi@hertaraf.com adresine
bekliyoruz.
Esra Özer Duru, Ankara, 12 Aralık 2024.
15 Şubat 2023
“RÜYALARIN YAPILDIĞI MADDEDEN YAPILMAYIZ BİZ, RUHUMUZ OLMADAN SADECE BİRER MAKİNEYİZ[i]”
Bu cümleler yıllar önce lüks bir otomobilin yeni çıkan modelinin reklam sloganıydı. Reklam metni, oldukça etkileyici ve epey tarihî cümlelerle Shakespeare’in Fırtına isimli oyunundan ilhamla kaleme alınmıştı. Bana göre oldukça iz bırakan bir metin çıkmıştı. Bir arabanın ruhu olsa ona bakışın nasıl değişeceğini tahayyül eden reklam yazarları, bu cümleyi soğuk görünümüyle meşhur bir oyuncunun ağzından söyletiyorlardı. Reklam yazarlarının isabet kaydettiği üzere gerçekten ruh kavramı ne kadar anlam yüklüydü. Zamanın ruhu, eşyanın ruhu, şehrin ruhu… Hatta ben de bir yazımda “evin ruhu” diye bir kavram icat etmiştim. Ruh mühimdi yani hepimiz için.
Kızım ve oğlum yazma merakımı bildiklerinden bana güzel bir
antika daktilo hediye ettiler. Daktilonun markası Julietta. Yukarıda bahsi
geçen otomobil modeliyle aynı. Reklam sloganındaki cümlelerin aklımda nasıl yer
ettiğini bilen çocuklar için bir işaret fişeği olmuş bu isim. Hediyemi alınca,
“daktiloma bir bakım yaptırayım, temizlensin, gözümün önünde temiz temiz dursun”
diye düşündüm. Ankara’da antika daktilo tamiratı yapan yerleri aramaya
koyuldum. İnternete yazıp aratınca birkaç isim buldum ve tahmin ettiğim gibi bu
isimlerin tamamı Ulus’taydı. Listedeki ilk isme bulduğum numaraların
hiçbirinden maalesef ulaşamadım. Diğer usta ise ilk aramamda tık diye telefonu
açıverdi. Hayatta ve işinin başında olması beni çok sevindirdi. Ama adres
kısmında Uçar Han’ı görünce gelen ağlama hissine bir anlam veremedim. Üstünde
düşününce bu his beni çocukluğumun Ulus’una ve “dönemin ruhu”na götürdü.
Muhammed Esed, Mekke’ye Giden Yol isimli eserinde; batıda bulamadığı için doğuda aradığı ve bulduğu, kendini ait hissettiği, değer verdiği bir şeyden bahseder. O adını koymaz ama biz onun ne olduğunu anlarız. Esed’in doğuda sevdiği şey, ruhsuz seri üretimin girmediği, suni sınırların bölmediği, vefanın, nezaketin, doğallığın, doğrudanlığın geçer akçe olduğu bütünlüklü günlük hayattır. Kapitalist karmaşa, acele yoktur orada ve Esed buna vurulur. Batının doğuya en son ve en büyük sızma girişimleri olan Dünya Savaşları başlamadan, son nefesinde yetişir o dünyaya. Kendisini, o bütüne ait hisseder, yarıda kalmışlığı sonlanır, bütün olur, bütüne eklenir. Doğu o sırada, sakin, yavaş, mütevekkil ritminde daha bütündür bugün olduğundan, daha tamdır. İşte Ulus da şimdi bana böyle bir dünyadan kalmış gibi geliyor. Bu arada belirtmek gerek, Altındağ Belediyesi Ulus’a pırıl pırıl bakıyor.
Her ne kadar endüstriyel üretimin, modern dünyanın satış
dükkanlarıyla dolu olsa da Özler Han, Uçar Hanıyla Rüzgârlı Sokak, köşede Bosna
İşkembecisi, babamı 1987’de hacca uğurladığımız Hacı Bayram Camii önü, benim
baca zannettiğim; önünden annemin elinde uçuşa uçuşa geçip dolmuşa yetiştiğimiz
daimi leylek yuvalı Julien Sütunu, Ankara Kalesinin soluk kesen yokuşu, Kalenin
kocaman taşlarla örülü kaporta düşmanı kapısı, restore edildiği halde hayatla
bağını ikinci kata çıkan ahşap merdivenleri gibi yitirmiş kale evleri, namaz
kılarken Nuh’un Gemisinde Büyük Tufan’dan kurtulanlardan olduğunuz
hissini veren oraya buraya serpilmiş minik ahşap camiler, adet olduğu üzere
çocukken kocaman, şimdi daracık görünen sokaklar, mimarileriyle dikkati çeken
terk edilmiş binalar, hala hayatın devam ettiği evlerin bahçelerinden sokağa
akıp giden sular, zamanın tanığı olmuş kalın gövdeli ağaçlar, öğrenciyken
çektiğimiz, basarken üstüne acemi parmak izlerimizi bıraktığımız siyah beyaz fotoğraflar, Samanpazarı’nda,
Çıkrıkçılar Yokuşu’nda antikacılarda satılan Allah bilir ne zaman, kimin
baktığı, hangi başların uzandığı unutulup gitmiş kapı, pencere pervazları…
Eskiden insan kaynarken şimdi boş kalan, yıkılmaya yüz tutmuş, tekinsiz bulunan Ulus sokaklarında kaybettiğimizi anladığımız şey bir tılsım, hiçbir restorasyonun, temizliğin geri getiremediği kayıp bir nota! Bazı meslek erbabı bana o kayıp notayı hatırlatıyor; içimdeki radyoda çalan ama devamını bir türlü getiremediğim şarkının kayıp notasını… Saat, daktilo, şemsiye, ayakkabı, halı/kilim, bakır, ahşap… tamircileri, hayatta kaldıkları, mesleklerini çıraklarına öğrettikleri sürece o şarkının bir gün yeniden tamamlanıp çalınacağına dair umut taşıyabiliyoruz. Belli ki bizim ruhumuz artık o kaba uymuyor, oranın ruhu da artık bizim kabımızı doldurmuyor. Ama daktilo tamircisinin bir antika daktiloya dokunan parmakları o ruhun eski kalıbını bulamasa da yeni bir kalıp çiziveriyor boşluğa.
Yani diyeceğim, insan bir bilgisayar klavyesiyle duygusal
bir bağ geliştirmiyor da köstekli bir saate veya antika bir daktiloya
vurulabiliyor. O eşyadaki ruhu görüp onun ritmine ayak uydurmak isteyebiliyor.
Mesele yıllarca aynı saati, aynı daktiloyu kullanmak değil, o saatin,
daktilonun ilk üretiminde harcanan emeğe bir saygı duruşu. Tıpkı reklam
metninde Shakespeare’in dizelerine yer verilmesi gibi…
Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz[ii]…
Ruhumuz olmadan sadece birer makineyiz…
(We are such stuff as dreams are made on…
Without heart we would be mere machines…)
19 Haziran 2021
SEN UNUTSAN…
“Sis,
bir efsun gibi koca şehri enlemesine bölüyordu” diye başlasa hikâye… Sisin efsun
olduğunu sen unuttun, sis unutmadı.
Bir zamanlar bu şehrin neresinde duruyorduk, şimdi neresindeyiz? Sen unuttun, şehir unutmadı.
Kulakların eskiden hangi ezgilere alışıktı, şimdi neler duyuyor? Sen unuttun, kulakların unutmadı.
Konuştuklarınız bir kış günü ağızlarınızdan çıkan buharda mı saklı? Yoksa gözlerinizde mi? Buhar unuttu, gözlerin unutmadı.
Çok düştünüz bu şehrin sokaklarında, dizleriniz kanadı. Sokaklar unuttu, dizlerin unutmadı.
Sonbahar yapraklarını az ezmediniz Kurtuluş Parkı’nda. Park unuttu, ayaklarınız unutmadı.
Bir yarayı, başka bir yarayla çok sardınız beraber. Ellerin unuttu, kalbin unutmadı.
Yara, yarayla kapanmaz diye düşündün. Sen unuttun, yaran unutmadı.
Bu eşyalar, bu oda sana hep eskiye dair bir şeyler hatırlatıyordu. Sen unuttun, oda unutmadı.
Çocukken ya da gençken yaşadığın şeyleri “unuttum” sanıyorsun. Aslında hepsi hafızana, vücuduna kazınıyor. Seslerin bir gün atmosferden bize geri döneceğini düşünmek gibi, “unuttum” sandığın her şeyi bir gün hatırlayacaksın.
Hani insanın bedeninde yaşlandıkça ağrılar oluyor ya, aslında onların hepsi eskiye dayanıyor. Sık sık belin ağrıyor ya sen ağaçta sallanırken biri gelip seni hızlandırmıştı da düşmüştün. Sen unuttun, belin unutmadı.
Bazen dizlerin ağrıyor ya çocukken ne çok düşerdin. Sen unuttun, dizlerin unutmadı.
Ellerin titriyor ara sıra. Geçmişte bir telefonu kapatırken ellerin bir de sesin titremişti. Sen unuttun, ellerin unutmadı.
Hep aynı şarkıyı dinlerken gözlerin doluyor, şimdi bir başına dinlerken bile. Çünkü sen unuttun, gözlerin unutmadı.
Kalemi eline her aldığında aynı hikâyeye başlıyorsun. Sen unuttun, parmakların unutmadı.
Bir sonbahar günü saçlarının arasından rüzgârlar geçmişti. Sen unuttun, saçların unutmadı.
Yüksekteki şeyleri almak için parmak uçlarında yükselemiyorsun ya…. Bir kere uzanmayı denemiştin… Sen unuttun, parmakların unutmadı.
Soğuk günlerde ellerin çatlar, kanardı. Annen vazelin sürerdi. Sen unuttun, annen unutmadı.
Babanın omuzlarına binip, bakkala kaymaklı bisküvi almaya giderdin. Sen unuttun, babanın omuzları unutmadı.
Dişçiye gittiğiniz bir gün, senin dişin çekileceği halde teyzenin kızı çok ağlamıştı. Sen unuttun, onun gözleri unutmadı.
Ağlaya ağlaya, koşarak gelip bahçedeki kiraz ağacına sarılmıştın. Sonra da sırtını ona yaslayıp sakinleşmeye çalışmıştın. Sırtın unuttu, ağaç unutmadı.
Bir bayram günü çorabım yok diye kapris yapıp bayram ziyaretine gitmemiştin. Evde yalnız kalınca da kendine kızarak ağlamıştın. Sen unuttun, çorapların unutmadı.
Esra Özer Duru, Ankara, Ocak 2008, Turuncu Dergisi. Gözden geçirme 28.5.2021.
30 Mayıs 2021
YALNIZLIĞIN DUVARLARI - KAVAK AĞACINA MEKTUP 1
İlk Not: Merhum Cahit Zarifoğlu’nun eşi Berat hanımla yapılmış bir röportaj okumuştum. Eşinin erken yaşta vefatına işaret ederek, “Aramızda 16 yaş fark vardı. Cahit bey bana takılır ve derdi ki, ‘ben yaşlanacağım sen hep genç kalacaksın.’ Ama öyle olmadı, genç yaşta aramızdan ayrıldı. Bugün gençler geliyor diyorlar ki, ‘Berat teyze bize Cahit abiyi anlat.’ Cahit, gençlerin hep abisi olarak kaldı ben ise gençlerin teyzesi, torunlarımın anneannesi oldum…” [1] Birazdan okuyacağınız yazının başındaki şiiri eskiden -hiçbir arkadaşımı kaybetmeden önce- de severdim. Ama Berat hanımın cümleleri, bu mısraların bende bıraktığı duyguyu tam hissettiğim gibi tarif ediyor.
Hayatımıza kısacık girip aniden çıkan bir arkadaşımın, Ülkü’nün (Ülkü Odabaş 1976 - 30.5.1996) yasını tutmayı bir türlü tamamlayamamış, arkasından yazılar yazmışım. Yeni yazılarımı bloğa aktarırken, kendi yazma serüvenimi izleyebilmek, paylaşabilmek için, acemiliklerimi gözden geçirip eski yazılarımı da yayınlıyorum. Bunu yaparken Ülkü’yle dostluğumuzun bende bıraktığı izleri görüyorum. Bu yazı onlardan biri.
Vefatından bu yana geçen süre, onun dünyada kaldığı süreyi çoktan aştı. Bizim dostluğumuzsa sadece üç buçuk yıl sürdü. Ülkü bazen kavak ağacı, bazen sokak lambası, bazen kendisine hitaben mektuplar yazılan hayali bir arkadaş olarak hep hayatımda kaldı. Güzel bir şarkı duyduğumda, güzel bir şiir ya da yazı okuduğumda, iyi bir film izlediğimde, Gökhan Özcan ağabeyin “Bir gölge gibi[2]” yazısında zarafetle ve nezaketle ifade ettiği gibi, hep onunla paylaşmak istedim. Bu yazıyı onuncu yıldönümünde yazmışım, yasımı şiirlere, şarkılara sarmışım. Şimdi yirmi beş yıl oldu. Allah, Ülkü’yü cennetinde gölgelendirsin. Acemiliklerimi hoş görün, yazının -kendince- bütünlüğünü bozmamak için fark ettiklerimin çoğunu düzeltemedim.
“Benim
için geçmede yıllar
Senin
boyunsa hala pencerenin boyu kadar”
Gece dalarken gama sen de dal tatlı uykulara. “Benim için geçmede yıllar/ Senin boyunsa hala pencerenin boyu kadar”[3]. Güzel cümlelerin hepsi kurulmuş daha önce. Kalmamış ilk kez söylenen bir iki kelime. Bir şey söylemek istediğim her seferde, sadece başkalarının sözlerini kendi el yazımla yazıyorum sanki. Okuyan için, o kadar da fark yok. Bütün yazılar ya Arial ya Times New Roman. “Meğer ırmağı severmişim/ İster böyle kımıldanmadan aksın/ Kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde/ Doruklarına şatolar kondurulmuş/ Avrupa tepelerinin/ İster uzasın göz alabildiğine dümdüz./ Bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek,/ Sen göremiyeceksin,/ Bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun,/ Karganınkinden alabildiğine kısa./ Bilirim benden önce duyulmuş bu keder/ Benden sonra da duyulacak./ Benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere,/ Benden sonra da söylenecek.[4]”
Galiba yalnızlığın duvarları taştan. Dizlerini kanatıyor çarpınca insan. Silerken gözlerinden yaşı, dizlerinden kanı, kızıyor kendine, “bu duvarı hiç fark edemiyorum, yazık bana” diye. Yazık oluyor sık sık birçok şeye. İnerken gece, biterken gün, duvarlara sinerken yalnızlık, evlere yerleşirken sessizlik, yazık oluyor ömürlere.
Evlerin ışıkları yanarken, sen onları dışarıdan huzur dolu görürken, hiçbir şey sandığın gibi değilken... Işıklı masalarda karşılıklı yemekler yenirken, birbirinin hayatıyla nezaketen ilgilenirken, insan el yordamıyla yokluyor yalnızlığın duvarlarını. Bazen ne kadar uzun olduğunu fark ediyor korkuyla, bazen hızla çarpıyor duvara, orada olmayacağının umudu ve olduğunun hayal kırıklığıyla. Her ev yazık olan ömürlerle dolu, her masada kendi ömrünü yiyor insan.
Hayatı okumak daha mı kolay olurdu birkaç dil daha bilseydik? Daha mı kolay olurdu yaşamak, hayatla uzlaşabilseydik? Yaşarken hep mi acıtır insan başkalarını? Var mıydı bizim hayatlarımızın “Hani herkes arkadaş/ Hani oyunlar sürerken/ Kimse bize ihanet etmemiş/ Biz kimseyi aldatmamışken/ Hani biz kimseye küsmemiş/ Hani hiç kimse ölmemişken[5]” zamanları? Ya da hep mi kırar yaramaz çocukların topları kalbin camlarını?
Sen ey karşıdaki
kavak ağacı! Sen, hiç kimsenin kalbini kırdın mı? Kimse seni incitti mi bu hayatta? Rahat mı böyle yaşamak kökün toprakta? Kolay mı yaprak çıkartmak
baharda, dökmek sonbaharda? Üşür mü senin gibi bir kavak ağacı Ankara’da
ayazda? Alınır mı polenleri yüzünden suçlanınca? Gitmek ister mi uzaklara,
çooook uzaklara? Düşer mi bir kavak ağacı sık sık dipsiz kuyulara? Kavak ağacı
cevap versene sorduğum sorulara? Veremez misin, senin de mi duvarların var
yoksa? Zorlamaz mısın duvarlarını hiç? Bazen bir delik bulup nefes alırsın
duvarda, bazen sağlam örüldüğünü yeniden anlarsın bir kez daha. Zoru zorlamadın
mı zorda kalınca? Kolaya mı kaçtın hep kolayca? Kendini kedi yutmuş gibi
hissettin mi acaba?
“Bu saatten sonra kim anlar beni?[6]” diye bir şarkı dolanıyor mu diline sıkça? Mırıldanıyor mu içindeki pikap, hüzünlü şarkıları? Bu rüzgârlar beni yıkar mı diye korkuyor musun zaman zaman? Çok mu güveniyorsun köklerine bazen? Güvenme! Hiçbir kök yok topraktan çıkmayan ya da en azından kurumayan. Ama hiçbir bulut da yok rüzgârla dağılmayan...
Ne kaldı aklında benden sonra? Yarım kalan cümlelerden, birkaç şiir ve şarkıdan başka? Ne kaldı sahildeki batıklardan başka? “Sen geçerken sahilden sessizce, gemiler kalkar yüreğimden gizlice[7]”...
Bak kavak ağacı, senin var mı bilmiyorum ama benim var yaralarım. Bazen sertleşiyor kabukları bazen sızlıyor tatlı tatlı. Ne demiştik, taştan mıydı yalnızlığın duvarları ya da camdan? Çarpınca burnunun izi mi çıkıyordu bir de? Mavi penisilinler yenmiyor acı acı bunu bil, sakın toplayıp köklerini, kalkışma gitmeye. Gidemiyor insan hiçbir yere...
Esra Özer Duru, Ankara, Ocak 2006, Turuncu Dergisi. Gözden geçirme 28.5.2021.
[3] Ay Işığı Sonatı, İlhan
Demiraslan
[4] Severmişim Meğer, Nazım
Hikmet.
[5] Eskidendi Çok Eskiden, Murathan
Mungan.
[6] Demet şarkısı, söz: Şehrazat:
https://youtu.be/jQFV9TQ8PgA
[7] Teoman şarkısı, söz: Orhan Atasoy: https://youtu.be/JSKc-Y0UPvo
Taze Taze Hikâyeler
BEKLEME ODASI
Mart ayı ortalarıydı. Hava, okullardaki mevsim tablolarında her zaman bahara dahil edilmesine rağmen, yıllardır rolüne direnen bu aya yakışı...
-
İnsan, çocukluğunun bir aşamasında bir mekândan çıktığında, tek spot ışığı kendisine tutulmuş ve kameranın odağı sadece oymuş gibi orada ons...
-
I. 1983 yılının Ağustos sonlarıydı. İki oda bir salon, iki cepheden güneş alan, yazın zehir gibi sıcak, kışın mutfağı buz gibi soğuk ilk ev...
-
Düşüyoruz Hiç bitmiyor düşüşümüz Halbuki sonsuz düşlerimiz vardı. Düşlerimizde çiçekler açardı. Düşlerimizin bittiği yerde; Kalbim...
















