Esra'nın Sayfası

30 Temmuz 2026

FAİLİN ADINI CÜMLE İÇİNDE KULLAN

İsrail’in Gazze’yi halkıyla birlikte yok etmek için yaptığı saldırılar 1000. gününü doldurmuşken, dünyanın gözü ateşkese hiç benzemeyen bir örtbas operasyonuyla boyanmaya çalışılırken, siyonist İsrail destekçilerinin dahi görmezden gelemediği soykırım hakkında edilgen cümleler kurularak gözümüzün önündeki fail saklanmak istenirken, Gazzeliler They Lied To You etiketiyle bir kampanya başlatmışken İsrail Batı Şeria’ya da saldırıyor.


MAZLUMDER geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler’in Haziran 2026’da açıkladığı Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu’nun raporundan derlediği verileri açıkladı. Veriler, siyonist İsrail’in 7 Ekim 2023’ten beri Gazze’de giriştiği soykırımın boyutlarını bir kez daha gözler önüne seriyor. Rapora göre, İsrail 20 binden fazla çocuğu katletti ki bu sayı Gazze’deki toplam ölümlerin yüzde 30’una tekabül ediyor.

İsrail 1000 günü aşkın bir sürede, 44 bin çocuğu yaralarken 58 bin 554 çocuğu annesini, babasını ya da her ikisini birden öldürerek yetim bıraktı.
Siyonistler Batı Şeria’da da 213 çocuğu öldürüp 1665 çocuğu gözaltına aldı, işkenceden geçirdi. İsrail, 151 çocuğu aç bırakarak katletti. İsrail, Gazze’de eğitim sistemini kasten çökertti. Gazze’deki okulların yüzde 97’sini, üniversitelerin yüzde 95’ini yıktı ve bunlara hasar verdi.

Siyonist İsrail, sağlık altyapısını yok etti, aşılamayı engellediği için 25 yıldan sonra Gazze’de çocuk felci vakalarının yeniden görülmesine sebep oldu. Dahası İsrail, doğum oranlarındaki düşüşün ve doğumsal anomalilerin, çoklu travmalara bağlı kalıcı fiziksel hasarların, görme ve işitme kayıplarınınbilişsel gelişim bozukluklarının ve nesiller arası aktarılacak derin psikolojik travmalarınanne babasından ayrılan ve refakatsiz kalan çocukların uygun bakım hizmetlerinden mahrum kalmasının faili.

Tek çözüm, İsrail’in Gazze’ye yönelik ablukayı kaldırması ve Filistin toprakları üzerindeki işgalini sona erdirmesi.

Yutkunamadığımız an

İsrail’in üniformalı teröristlerinin, sokakta yürürken etrafını çevirdiği her bir çocuk, kimsesinin kalmadığını kolu kanadı kırılmış halde anlatan her bir çocuk, su tankerlerinin arkasından koşan her bir çocuk, dişlerinin arasında taşıdığı bidonu dökmemeye çalışan her bir çocuk, dağıtılan yemeklerden alamadığı için elinde boş tenceresi dolu gözleriyle kalabalığın arasında ezilmemeye çalışan her bir çocuk, küçük kefenlerle toprağa verilen her bir çocuk, kopmuş ayaklarıyla, kollarıyla hayallerini anlatan her bir çocuk, sesleri, kahkahaları odaları, evleri, sokakları, parkları, okulları bir daha dolduramayacak her bir çocuk, gözlüğü düşüp kırıldığı için göremeyen ve onun tamir edilmesi için ağlayarak yalvaran her bir çocuk, Türkçe yazılı tişörtüyle ya da bir zamanlar sevinçle giydikleri ünlü futbolcuların formalarıyla babalarının/annelerinin kucağında cansız uzanmış her bir çocuk, bulduğu kedilere sahip çıkarak hayat neşesini muhafaza etmeye çalışan her bir çocuk boğazımıza düğümler atıyor, elimizi ayağımızı kaldıramaz ediyor bizi.

Gazze’de bir çocuğu İsrail saldırısında can vermiş, bir diğeri ağır yaralı olan anneye, evladının defni ile ilgili bir isteği olup olmadığı soruluyor. Annenin ağzından “Biraz bekleyin isterseniz, belki diğeri de kardeşine katılır!” cümlesi dökülüyor. Dünya yıkılıyor, biz altında kalıyoruz!


Esra Özer Duru, 26 Temmuz 2026, Ankara. 


21 Temmuz 2026

ERTELEMEKTEN VAZGEÇEBİLİR MİYİZ?

Çocukken ailece görüştüğümüz bir arkadaşım, bir pazar sabahı, dönemimizin en önemli kitle iletişim aracı olan radyonun içinde, benim de duyunca hak verdiğim “yayında ve yapımda görev alan ve yayının bize ulaşmasını sağlayan arkadaşları” merak etmiş olacak ki evlerindeki radyoyu tamamen söküp dağıtmıştı. İçeride uyuyan anne ve babası radyonun söküm aşamasında hiçbir şey duymamışlar, arkadaşım, küçük parçalara ayrılmakta direnen son parçayı çekiçle kırmaya çalışırken babası uyanıp salona gelmiş ve kalanı da baba kız birlikte kırmışlardı. Bence de bir şeyin nasıl çalıştığını ya da neden çalışmadığını bulmanın en temel yolu onu söküp açmaktır. İşte Nihan Kaya, Erteleme kitabında çekiçle küçük parçalara ayırmayı önermese de bu kitap özelinde “erteleme”ye, başka kitaplarında başka sorunlara çözüm bulabilmek için sebepleri ve hikâyeleri incelememizi öneriyor.

Kaya’nın kitapta aktardığı bilgiler ışığında genel olarak mükemmellik beklentisinin ve ebeveynlerin bu beklentisinin karşılanması ile ilgili endişenin ertelemeye yol açtığını söyleyebiliriz. Çocukluktan itibaren otoriter ve yüksek beklentili ebeveynler tarafından çocuğun yaratıcı potansiyellerinin ketlenmesi, iç çocuğun sesinin ebeveyninin beklentilerinden ve otoriter dış sesinden olumsuz etkilenmesi, bireyin, bir işe başlamak/bir işi tamamlamak için harekete geçme motivasyonunu genel olarak azaltıyor. İlk çare olarak erteleme davranışımız ortaya çıktığında “bunu yapmam ne işe yarıyor? Bu işi yapmamam beni hangi durumdan koruyor?” sorularını sormamız gerekiyor. Bu sorulara verdiğimiz cevaplara göre ilerlemeye başlıyoruz.

Ya hep! Ya hiç!”lerden oluşan hayat

Erteleme, depresyon ve anksiyete birbirlerine çok yakın haller. Bunlar bizim kendi kendimize ket vurma ve kendi eylemimizi sabote etme biçimlerimiz. Büyürken anne babasını, öğretmenini vs. mutlu etmek, onların takdirini kazanmak için kendi isteklerini bastırıp isteklerinden vazgeçtiği halde çocuğun yaptığı işleri, başarılarını hiçbir zaman yeterli görmeyen ebeveyn davranışının sonucu olarak ortaya çıkabiliyor. Bu durum bazı insanlarda erteleme davranışının tersine işkolik olmayı, yaptığı işin sonuçlarından mutlu olmak yerine saplantılı bir şekilde çalışmayı getirebiliyor. Çünkü kişi, hiçbir zaman en iyisini yapamayacağına, herkesin ondan hep önde olacağına, arayı kapatmak için hep çok geç olacağına inanıyor. Dinlenmeye ya da zevk aldığı bir işi yapmaya vakit ayırdığında daha verimli bir sürü iş yapabileceği halde bir hiç uğruna zamanı israf ettiğini düşünerek kendine işkence ediyor. 

Ebeveyni tarafından sürekli “düzeltilmeye” çalışılan çocukta, kendi iradesini, çocukken doğrudan şimdi dolaylı yoldan kullanmasına engel olan ebeveynini cezalandırma isteği oluşabiliyor. Küçüklüğünde onu dışarıdan eleştiren ebeveynin yerini alan, mükemmel davranışı, mükemmel sonucu hiçbir zaman elde edemeyeceğine onu ikna eden iç sesi yüzünden çabalamayı yavaş yavaş bırakıyor. Beklentilerin yüksekliği onların gerçekleştirilebilirliğini zaten ortadan kaldırıyor. Dahası çocukken yaptığımız eylemlerle ilgili utandırıldıysak ve suçluluk duyduysak “yeterince iyi” ya da “olduğu kadar” bize asla yetmiyor. Halbuki erteleme, depresyon ve anksiyeteyi önlemenin en temel yolu, “yeterince iyi”ye razı olmaktan geçiyor. Bu arada utanma/utandırılma hali toplumsal iyiliği de bozuyor. Çünkü utanmanın stresi, beynin kendisini düzenleyebilme kapasitesini ve beyin gelişimini olumsuz etkiliyor. Bu strese katlanamayan bireyler, son yıllarda artan şiddet olaylarını açıklayan bir şekilde utanmazlık ve kaytarma davranışı geliştiriyor. Sürekli şikâyet ettiğimiz yürümeyen işler, hepimizi üzen şiddet görüntüleri, yakalandığı halde “aklının yapamadıklarında kaldığını” söyleyen serbest bırakıldığında yeni şiddet olaylarının öznesi olacağını “vadeden” kimselerle karşılaşıyoruz.

Utanmayı kaldıramayan herkes şiddete yönelmiyor tabii ki! Bazıları da öz eleştiriden, eleştiriden kaçınabilmek için bir günah keçisi bulup ona yüklenmeyi seçiyor. Toplumsal olaylarda, eskiden sokakta şimdilerde sosyal medyada gördüğümüz linçlerin temel sebebi de kendisini aklayabilmek için başkasını kıyasıya suçlayan bu davranış biçimi oluyor. Böylece kimse kendi hatası üzerinde düşünmüyor. Bir de sonuç alırlarsa korkutucu bir zafer hissiyle yeni vakaya ilerliyorlar. Öte yandan şiddet veya başkasını suçlama davranışı göstermeyen bireyler ise utanma ve suçluluk duygularını kendilerine yönelterek depresyon, anksiyete veya erteleme davranışını geliştiriyor. Yani başkasına yıkıcı olmadığımızda kendimize yıkıcı oluyoruz.

“Çok söyleme arsız edersin!”

Bizim gibi çocuğu/bireyi utandırmayı bir terbiye mekanizması olarak kullanan toplumlarda zamanla toplumsal bir bozulma, çürüme ortaya çıkıyor. Nihan Kaya burada iyi olanı vicdanımızla seçmek mümkünken utanma nedeniyle kötüden kaçınmamızın övülmemesi gerektiğine işaret ederek asıl hiç kimsenin olmadığı yerde kötüden kaçınmanın meziyet olduğunu vurguluyor. Bunu vicdan olarak tarif eden Kaya, vicdanın; bilinç, kendini bilme, irade ve dik durmayı kendisinde toplarken, utanmanın korku, hiyerarşi, birinin karşısında ezilip büzülmeyi içerdiğini, sadece “dik durabildiğimiz yerde erdemden söz edebileceğimizi” söylüyor.

Utanç kavramında utanç verici diye tanımlanan davranışların eşiği mesela oyun oynarken yanlışlıkla cam kıran bir çocuğa “başımızı yere eğdi/bizi utandırdı” denince çok aşağıdan başlamış oluyor. Utandırıcı eylemlere dair tanımların sınırları o kadar kapsamlı ki çocuğun bütün eylemleri ebeveyni, öğretmeni vs. tarafından utanç verici olarak tanımlanabiliyor. Burada “eller ne der?” mekanizması çok aktif rol oynuyor. Böyle olunca çocuk kendisini utanç verici bir birey olarak tanımlıyor ve kendisinden umudu kesiyor. Sonra yokuş aşağı bir gidiş başlıyor. Kötülüğe, utanca ilişkin tanımların çokluğu ve kapsamlılığı nedeniyle iyi olmaya dair fikri zaten yetersiz olan kişinin, utanmaktan kaçınabildiğinde “iyi” olmasına gerek kalmıyor. Çünkü zaten “iyi” olma hali nihai iyilik hedefine ulaşmak için değil, “utandırılma”nın baskısından kaçınabilmek için oluşturulmuş bir kaçış mekanizması.


Prensibin doğru çalışması için yapılması gereken Kaya’nın başka kitaplarında da vurguladığı gibi Allah inancını dışarıdan içeriye almak. Böylece doğru davranmak için ekstra alet edevata (bizi gözetleyen kameralara, ayıplayan komşulara) ihtiyaç duymadan başkalarına göre değil içimizde prensiplerimizi inşa eden inancımıza göre hareket edebiliriz. Özellikle devlete bağlı işyerlerinde mesaiyi doldurmaya yönelik bir çalışma anlayışının olmasının nedenlerinden biri de bu. Amirler çalışanların arasında değilse ya da onların yaptıkları işleri görebilecekleri yerde bulunmuyorlarsa ya da onlar da işlerini gerektiği gibi takip etmiyorlarsa işler yürümüyor ve karşımıza bürokrasi canavarı çıkıyor.


Deadline’a sürüklenmeden...


Bu arada yazarın söylediği ve kişisel olarak gözlemleyebildiğimiz gibi yarım kalan işler için kendimizi zorlayıp azarlamak hiçbir işe yaramıyor. Yapmamız gereken iş, acil yetişmesi gereken bir iş değilse akışa bırakıldığında bazen kendiliğinden ve daha rahat, daha kolay bir şekilde tamamlanıveriyor. Özellikle günlük, haftalık, aylık döngülerde insanın yarım bıraktığı işleri tamamlamaya daha istekli olduğu anlar, günler oluyor. Bu zamanları değerlendirmek mümkün olduğunda işler toparlanıyor. Tabi bunun için kapitalist temponun dışına çıkabilmek lüksüne kısmen de olsa sahip olmak gerekiyor. Herkes bir projeyi yetiştirmek, bir işi bitirmek, bir sınava hazırlanmak, mesaiye yetişmek gibi “deadline”ı olan bir döngüde sağ kalmaya çalışıyor. Birebir çevirisi “ölüm çizgisi” olan “deadline kelimesi kökünü, 1864’te bir esir kampında, esirlerin geçmeleri halinde vuruldukları bir çizgiden ve matbaanın ilk yıllarında yazı sığmasa bile kalan satırları yayına sokmayan sayfa sınırlarından alıyor. Deadline tam da hepimizi ruhen, bedenen kelime anlamındaki deadline’a sürüklüyor.


Esra Özer Duru, Ankara, 15 Temmuz 2026.

08 Temmuz 2026

GÜLER TEYZENİN DEHŞET VERİCİ SIRADANLIKTAKİ KORKUNÇ HİKÂYESİ

I. 

1983 yılının Ağustos sonlarıydı. İki oda bir salon, iki cepheden güneş alan, yazın zehir gibi sıcak, kışın mutfağı buz gibi soğuk ilk evimizi satmış daha geniş yeni bir ev almıştık. İlkinin aksine bu evin bütün camları kuzeye ve batıya bakıyor ve neredeyse hiç güneş almıyordu. Serin yazların, soğuk kışların yanında bizi daha nelerin beklediği hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu. Yeni evimizin içindeki kiracı evi boşaltmakta epey sorun çıkartmış, bizi üzmüştü. Apartmanın diğer sakinleri de sevdikleri bir komşuyu onlardan uzaklaştırdığımız için bize karşı nefret besliyordu. Bu nefret elbette söze hiç dökülmedi. Olup bitenleri işlemden geçirecek yaşta değildim. Yine de bizim ülkemizde işler böyledir, hayatta kalabilmek için ortamı okumayı herkes erken yaşlarda öğrenir.

---

Aslında kendime göre bir sürü işim vardı. Yeni bir okula başlayacaktım. Birinci sınıf öğretmenimden ağıt feryat ayrılmış kısa süreli bir çocuk depresyonuna girmiştim. Evimizin, benim hatırladığım ilk ev olmasından kaynaklanan özel yeri dışında, hiç arkadaşım olmayan bir apartmandan taşınmak beni çok sarsmamıştı, yeni arkadaşlar edinme umudumu koruyordum hala. Umut kolaydı o zaman, ne de olsa sadece yedi yaşındaydım. Ankara’nın Eylül başı sıcağının akşamüstünde tatlı, ölgün güneş ışıkları balkondan içeri düşüyor, hafif hafif esen rüzgâr tülleri havalandırıyorken kardeşimle siyah beyaz televizyonumuzun önünde, en kıymetli halımızın üzerine yüzüstü uzanmış çenemizi dirseklerimize dayamış, ayaklarımızla havaya küçük daireler çizerek çizgi film seyretmiştik. Taşınma telaşının geride kaldığı bu akşamüstünün huzurlu saatlerinde, bir iki arkadaş bulayım, televizyonda çizgi filmlerin yayın saati uzasın bana yeterdi. Dönemin Türkiyesi için son derece gerçekçi ve gerçekleştirilebilir hayallerdi bunlar. 

Sabahçı/öğlenci olmak, önlük giymek, annelerin önüne oturup ağlayarak saç taratmak, okula gitmek/dönmek, sokakta oynamak, pazar günlerini banyo ve çamaşırla geçirmek, sokak satıcılarından lahmacun dahil çok çeşitli yiyecekler almak hayatın olağan akışıydı. Bu arada televizyonumuz renklenmiş, çizgi film sayısı bir miktar artmıştı. Annem öbür evde güneşten kavrulduğu için dikemediği çiçeklerle balkonumuzu doldurmuş, komşular balkonun çökme tehlikesinden bahsetmeye başlamıştı. Güler Teyzeyi fark etmem bu sıralarda oldu. Diğer komşuların altı çizilmiş varlıkları karşısında Güler Teyze apartmanda sessizce belirivermiş gibiydi. Apartmanın içindeki tırabzan, posta kutuları, hava gazı saatleri gibi hep orada bulunan her gün yanından geçtiğiniz ama kimsenin özellikle çocukların dikkatini çekmeyen, görmek için işaret edilmesi gereken nesneler gibi... Elbette annem Güler Teyzeyle çoktan tanışmış, evinin işini bitirince yer sildiği suyla apartmanın içinde sadece kendi kapısının önünü silen bireysel tarzının farkına varmıştı ki bu bireysellik kırıntıları o dönemde oldukça rahatsız edici bulunuyordu.

O sırada Turgut Özal siyaset sahnesine çıkıyor, ülke liberal siyasetle tanışıyor, 12 Eylül darbesiyle yasaklanan siyasetçiler siyasi yasakları kaldırıldığı için seçimlere giriyordu. Dünya gündemi ise tabi ki bizi yine aşıyordu. Yakalayabildiğimiz gelişmeler genellikle savaş, istikrarsızlık, ekonomik sıkıntı odaklı olanlardı. Mesela internetin küresel çaptaki doğumunu ruhumuz duymazken Soğuk Savaş’ta boğuluyorduk ve her zaman olduğu gibi yine bir nükleer savaşın eşiğindeydik.

II.

Şimdi Güler Teyze ve ailesinin hikâyesini anlatacağım. Hikâye; kahramanlarının isimleri değiştirilmek kaydıyla vebildiğim kadarıyla gerçek. Hayatın tuhaf bir oyunu olsa gerek, kahramanların kendi isimleri adeta yaşadıkları hikâyenin tam tersini dileyen bir umutla konmuşçasına mutluluk, rahatlık, bolluk anlamlarına geliyordu. Hayatta olan var mı ya da bu hikâyeyi biliyor mu bilmiyorum ama Ramiz Amca dışında bütün karakterlerin kadın olduğu bu hikâye mutlaka anlatılmalıydı. 

---

Onu tanıdığımız sırada kırklarının başındaydı galiba. Sanki böyle, bu yaşında doğmuş, hiç bebek ya da çocuk olmamıştı. Burnunun üzerine düşürdüğü, küçücük, çekik kahverengi gözlerini kocaman gösteren yakın gözlüğünün üzerinden olay yerini inceleyen İngiliz dedektifler gibi dikkatle fincanı inceliyordu. Fincana rastgele sıvanmış telvede ne bulmayı umuyordu bilmiyorum ama öyle dikkatle bakıyordu ki hakikaten bir seri katili yakalayacak ipucunu arar gibiydi. Hepimiz merakla ağzından çıkacak kelimeleri beklerken o, incecik dudaklarını sımsıkı kapatmış sabırsızlığımızın tadını çıkarıyordu. Gözlük saplarından sarkan zincir, aklından geçenleri bazen kendine saklıyor bazen de değiştiriyor gibi salladığı başının etrafında bir dalgalanma etkisi yapıyordu. Biz, büyük bir sessizlikle fincanda gördüğü gizemi bizimle paylaşmasını beklerken o asıl sırrını açıklamak için tam 40 yıl bekleyecekti. Apartman halkı olarak Güler Teyzeye dair bazı şüphelerimiz vardı ama şüphelerimizin hiçbiri gerçeğin yanından bile geçemezdi. 

---

Ufak tefek bir kadın olmasına rağmen ona dair her detay çocukları tedirgin ederdi. Dışarıda ya da apartmanda ne zaman karşılaşsak ince dudaklarını imalı bir gülümsemeyle kapatır hafif bir baş selamı verirdi. Çok konuşmaz, eve mümkün olduğu kadar az misafir kabul ederdi. Halbuki apartmanın kalanı, kolektif kültürün dibini sıyırmakla meşguldü. Hep birlikte yapılan kahvaltılar, apartmanın içinde içilen çaylar, birlikte gidilen pazar alışverişlerinin yanında kim kime gelmiş, kimle nereye gitmiş, kaç lira maaş alıyormuş, evli mi, nişanlı mıymış, nereliymiş gibi bilgi alışverişleri yapılıyordu. Hatta komşunun oğlunun sünneti bile hep beraber organize edilmişti. Kısacası herkesin burnu herkesin işinin içindeyken Güler Teyze apartman ve sokak sakinleri için büyük bir gizemdi. Nüfuz edilemeyen gizem can sıkıyordu haliyle. 

Sorgu odası ışığı altında hayatının bütün detaylarını öğrenmek isteyen komşular, Güler Teyzeye yönelttikleri soruların cevabını hiçbir zaman tatmin edici ölçülerde alamıyorlardı. O, özel hayatın sınırlarını koruma bahsinde gelecek kuşaklar için tam bir örnekti. Biri Almanya’da yaşayan dört kızı ve kocasıyla yanımızdaki dairede otururlardı. Kocası eve çok geç saatte gelir, sabahları da biz çocuklar için sadece sıkıntı konusu olurdu. Güler Teyzelerin yatak odası apartmanın giriş balkonuna baktığı ve biz de orada çizgi oynamayı, ip atlamayı sevdiğimizden “Ramiz Amcanız uyuyor, burada oynamayın!” uyarısının muhatabı olmak dışında kendisiyle bir tanışıklığımız yoktu. 

Neden bilmiyorum ama bence gergin bir aileydiler. Sanki aile üyeleri sadece meraklı komşulardan değil birbirlerinden de kaçınıyor gibiydi. Ramiz Amcanın bir giyim mağazası vardı. Evde pek durmaz, durduğunda dışarıda hiç görünmezdi. “Vitrin yapmışlar, akşam geç döndü, uyuyor, hadi sessiz olun” uyarısı dışında ismi cümle içinde kullanılmazdı zaten. Almanya’da yaşayan kızları Gaye gelince eve daha da kapanırlar, birkaç gün kapıya, cama çıkmazlardı. Daha güler yüzlü ama oldukça mesafeli olan Asude ile Mutlu Ablalar liseye gidiyorlardı. Sessiz sedasız, yumuşak başlı Asude Abla, liseyi bitirir bitirmez evlendi ve annesinin memleketi Konya’ya gelin gitti. Mutlu Abla daha konuşkan, girişkendi. Okullar açıldığında kitaplarımızı kaplardı. Tatlı bir muhabbet kuşu vardı. Omuzunda gezdirir, eliyle yem yedirirdi. Evin küçük kızı Çağla, nasıl böyle şımarık olmuştu hiçbir fikrimiz yoktu. Bizimle yaşıttı. Nadiren dışarı oynamaya gelir onda da kavga çıkarır, oyunlar hep onun istediği gibi oynansın isterdi. Aramıza seyrek katıldığı, küçük hayatlarımızda vazgeçilmez bir yeri olmadığı için davranışlarını çok umursamazdık. Kaprislerine kimse aldırış etmeyince ağlayarak eve gider, o gün bir daha gelmezdi. Aslında çocuk bakış açısıyla bir çocuğun arkadaş edinebilmesi için gereken her şeye sahipti. Güzel elbiseleri, topu, ipi, bebeği vardı ama hiçbirimizin evine gelmez, kimseyi evlerine davet etmezdi. Biz topluca komşuların kapısına su için, tuvalet için yığıldığımızda ya da reçeli dirseğimize doğru akan reçelli ekmeklerimizi yerken aramızda olmazdı. Yani yalnız bir çocuktu ve yalnız olmanın bütün arazlarını taşıyordu. 

Güler Teyze, haftanın belli günlerinde bir yerlere giderdi. Apartmanın radarları, gerekli bilgiyi toplamak için sorular sorduğunda “hasta bir ablası olduğunu, ona bakmaya gittiğini” söylemekle yetinirdi. Tabi ki inanmıyorduk! Ama daha fazla bilgi edinmemiz mümkün olmuyordu. Gizlilik öyle dikkatli ve organize korunuyordu ki, Güler Teyzenin evde olmadığını bile bile kapıyı çalıp kızların ağzından annelerinin nerede olduğuna dair laf almak isteyen komşuların girişimleri duvardan seken top gibi geri dönüyordu. Güler Teyze, hiç kimseyle özel bir iletişim geliştirebilecek kadar uzun süreli ve derin bir ilişkiye girmiyordu.

Bana göre bu kadar gizeme hiç uymayan bir faaliyeti vardı Güler Teyzenin: Kahve falı bakıyordu. Onu da yine kendi tuhaf rutinine uygun yapıyordu. Her zaman fal bakmaz, kimi zaman başı ağrır, kimi zaman Cuma diye kaçınır, bazı günler kendinden umulmayan bir cömertlikle komşuları kahveye çağırır yine de sınırlı sayıda kişinin falına bakardı. Dedik ya bütün davranışlarında gerilim filmi temposu vardı. Apartmanımızın kolektif huzur (!) ortamında hiç de istikrarlı olmayan tuhaf bir unsurdu. 

Evlerinin içi; dönemin modasına uygun ağır kadife ya da kocaman desenli kalın perdelerin tiyatro sahnesindeki gibi eğim verilerek camların çoğunu kapatması ve koyu kahverengi salon takımı nedeniyle hep loş oluyordu. Salon dışında bir odayı görmek asla mümkün değildi. Çocukların gürültüsünü uzaklaştırmak için başka evlerde sık sık kurulan “Hadi gidip odanızda oynayın” cümlesi bu evde hiç kurulmuyordu. Zaten Çağla ile oynanan oyunların pek tadı olmuyordu.

Asude Abla, zaman zaman Konya’dan gelir birkaç gün kalırdı. Pek mutlu görünmüyordu. Üstelik şimdi hamileydi. Komşular, nereden duyuyorlarsa ya da uyduruyorlarsa Asude Ablanın evliliğinin yolunda gitmediğini konuşuyorlardı. Kocasının zararlı alışkanlıkları ve onun ailesi ile birlikte oturdukları apartman, evliliklerine iyi gelmiyordu. Güler Teyze bir gün apar topar Konya’ya gitti. Dönüşte yanında çok sayıda valiziyle Asude Abla vardı. Sonradan öğrendiğimize göre kocası Asude Ablayı hamileliğine aldırış etmeden “yine” dövmüş, bebek düşmüştü. Tabi biz dayak bahsini ilk kez duyuyorduk. Neden sonra Konya’dan gelen bir misafir grubu Güler Teyzenin evini doldurdu ve giderlerken yanlarında Asude Ablayı da götürdü. Belli ki özürler dilenmiş, sözler verilmişti ama hiç kimse bunların tutulacağına dair umut taşımıyordu. Bütün bunlar yaşanırken Ramiz Amca’nın ismi cümle içlerine hiç girmiyordu.

Asude Abla, Konya’ya dönüşünün üzerinden çok geçmeden karnında yeni bebeği ve gözünde morluklarla baba evine döndü. Bu dönüş, Güler Teyzeyi apartmana bir açıklama yapmak zorunda bıraktı. Asude Abla, çocuğunu burada dünyaya getirdi ve kocasından boşandı. Sarhoş koca vakit kaybetmeden yeni bir evlilik ve bu evlilikten de bir çocuk yaptı. Bir süre sonra sarhoşken merdiven boşluğuna düşerek hayatını kaybetti. 

---

Çocuk insanların gündemi yetişkinlerden farklı oluyor. Biz ne oynayacağımızı, nerede oynayacağımızı falan tartışırken Güler Teyzelerin ev sahibi, o yıllarda çok moda olan “kızım oturacak” gerekçesiyle evden çıkmalarını istedi. Eve sahiden ev sahibinin kızı geldi ve Güler Teyzeyi “yabancı” bulan bir kısım apartman bireyi hemşehrilerinin kızı ile iyi anlaşacaklarını sanarak onu bağırlarına bastılar. Tek sorun Güler Teyzenin gizemler çözülmeden ellerinden kaçacak olmasıydı. Neyse ki Güler Teyzeler yan apartmandan bir daire kiralayıp oraya geçtiler. Taşınma, Güler Teyze ve kızlarının biraz özgürleşmesini sağladı. En azından apartmana girip çıkarlarken gözetim altında değillerdi artık. Güler Teyze, “hasta ablasına” yaptığı düzenli ziyaretlere devam ederken, Mutlu Abla liseyi bitirdi, işe başladı. Artık bizim kitap, defterleri kaplayacak zamanı olmuyordu. Neyse ki hassas çalışma yöntemini öğrettiği için kendi kitaplarımızı kaplamaya başladık. 

Güler Teyzelerin yan apartmandan da taşınmaları çok sürmedi. Yeni evleri Küçük Esat semtinde yine loş bir evdi. Loş evleri özel mi seçiyorlar diye düşünsem bile bu loşluğu perdeler ve mobilyalara bağladım yine. Güler Teyze, bu eve taşınmalarından sonra bizimle daha sık görüşme talebinde bulunur oldu. Evlerimize bağlanan telefonun sayesinde zaman zaman arar bizi davet ederdi. Onların neden bize hiç gelmediğini anlayamasam ve Çağla’yla arkadaşlığımızı milim ilerletemesem de sorun yoktu. Minibüs camından yeni semtleri izleye izleye gidip geliyorduk işte. 

Bir gün benim “çocukların anneleriyle gezmeye gitmeme” çağım geldi ve o andan itibaren kör topal süren iletişimimiz en aza indi. Bir noktada annemin de Güler Teyzeyle bağı koptu. Uzun yıllar hiç görüşmediler. Bu arada o apartmandaki evimizden taşındık, bambaşka bir semte ve bambaşka bir uyum sürecine geçiş yaptık.

Güler Teyze yıllar sonra kendisinde olduğunu benim pek bilmediğim bir vefa duygusuyla annemi yeniden buldu. Asude Ablayla hala evlenmemiş olan Mutlu Abla çalışıyor, Çağla iş arıyordu. Ramiz Amca dükkanı çoktan kapatmış evde oturuyordu. Güler Teyze, anneme Cuma mesajları atıyor, arada sırada dağları, tepeleri aşarak bizim ulaşımı oldukça zor olan şehir dışındaki evimize ziyarete geliyordu. Hayatındaki mutsuzluklardan daha rahat bahsediyor, her gelişinde anlattığı günlük dramlarla annemi üzüntüden üzüntüye sürüklüyordu. Hastalanan Ramiz Amcanın artan kötü muamelesi Güler Teyzenin yüzünün henüz gülemeyeceğini gösteriyordu. Biz artık Güler Teyzenin herhangi bir sırrı olmadığına bunca zamandır sadece misafir sevmediğine ve hayatındaki sıkıntılı durumları konuşmak istemediğine hükmetmiştik ki Güler Teyze, her şeyi anlatmaya karar verdi.

III.

Güler Teyze, 1940’ta doğmuş. Her nasılsa kimsesiz kaldığı için o zamanlar “yetimhane” denilen bir kurumda büyümüş. Henüz 16 yaşındayken en yakın arkadaşıyla bir macera mı yaşamak istediler yoksa sıkıntılı durumlarından kurtulmayı mı umdular bilinmez, Ankara’ya gelmeye karar vermişler. Birkaç başarısız girişimin ardından yurttan kaçıp Ankara Ulus’un çok tekin olmayan İsmet Paşa mahallesinde daha önce tanıdıkları bir ablalarını bulmaya gitmişler. Ellerinde ne bir adres ne bir telefon numarası varmış o yüzden ortada kalmışlar. Mahallenin bakkalı kendilerine yardımcı olabileceğini söyleyince ona güvenip geceyi geçirmek ve ertesi gün ablalarını aramaya devam etmek üzere onun evine gitmişler ama tahmin edilebileceği gibi bakkal güvenilir değilmiş. Güler Teyzenin Türk filmlerine konu olacak hayat macerasının en acımasız kısmı böyle başlamış. İki arkadaş önce bakkalın sonra bakkalın istediği adamların tacizine, tecavüzüne maruz kalmışlar ve zulüm uzun zaman devam etmiş. Güler Teyze ilk kızı Gaye Ablaya bu sırada hamile kalmış.

Yollarını hala ayırmayan iki arkadaş, her nasıl olduysa bakkalın elinden kurtulup ablalarını bulmuş. Ama ablanın geçim yöntemi çok farklı değilmiş ve bakkal da peşlerini bırakmamış. Zaman geçip giderken Güler Teyze, babasını kendisinin bile bilmediği bebeği doğurmuş. Abla bebeğe bakıyor, Güler Teyze çalışıyormuş. Ramiz Amcayla böyle bir ortamda tanışmışlar. Ramiz Amca, Güler Teyzeyi sevmiş mi vicdani bir sorumluluk mu hissetmiş bilinmez onunla evlenmeye karar vermiş. Ancak Ramiz Amcanın ailesi bu evliliğe karşı çıkmış, onu mirastan -ki varlıklı bir aileymiş- men etmekle ve onunla bağlarını kopartmakla tehdit etmişler. Ramiz Amca vazgeçmemiş. Küçük Gaye ve Güler Teyze artık onun ailesi olmuş. Bu hikâyenin şahidi olan Güler Teyzenin “ablası” hariç herkesle tüm bağlarını kesmiş ve suskun yalnızlıkları karşılığında yeni bir hayata başlamışlar. Kendi çocukları başta hiç kimse hikâyeyi öğrenmemiş. Güler Teyze, ablasına vefa borcunu uzun yıllar belki Ramiz Amcadan bile sakladığı haftalık ziyaretlerle ödemeye çalışmış. Koyu gölgesinde yaşadıkları bu sır onları ezerken Ramiz Amcanın karakteri de evliliklerini mutsuz kılmış, evlerinin ışığını hep loş yapmış. 

Gaye Abla, Ramiz Amcanın öz babası olmadığını anlayınca yıllarca annesinden babasının ismini öğrenmeye çalışmış. Güler Teyze, kızına bir tecavüz sonucunda dünyaya geldiğini söylememek için önce babasının öldüğü sonra Avustralya’ya gittiği yalanını uydurmuş. Tutarsızlıktan şüphelenen Gaye Abla geldiğinde kapatılan camın, kapının, kimselerle görüşülmemesinin sebebi onun yıkımına sebep olabilecek bu sırrı öğrenmek için çıkardığı kavgaları örtbas etme çabasıymış. Nitekim onun baskısına daha fazla dayanamayan Güler Teyze, kızıyla görüşmeme kararı almış. 


IV.

Hikâyesini bunca yılın ardından anneme anlatan Güler Teyze, o sırada yataktan kalkamaz hale gelen Ramiz Amcaya uzun bir süre daha baktı. Ramiz Amcanın vefatından sonra ancak birkaç yıl yaşadı. Sonra bu dünyadan sessizce göçüp gitti. Asude Abla ve Çağla’nın biten evliliklerinden birer kızları olmuştu. Onlar geçimlerini sağlamak için çalışmaya devam ederken Mutlu Abla, Gaye Ablasının desteğiyle Almanya’ya gitti ve orada evlenip yerleşti. 


Tek kullanımlık insanlığını Güler Teyzeyle evlenerek gösteren Ramiz Amca, ömrünün son yıllarında bunamaya, rastgele konuşmaya, birtakım olayları anlatmaya başlayınca Güler Teyze sırrına daha fazla sahip çıkamayacağını anlamış. Kızlarını korumak için Ramiz Amcayla yıllardır taşıdıkları bu büyük yükü yine bazı detayları kendisine saklayarak açığa çıkarmış. Tuhaf, esrarengiz, soğuk, samimiyetsiz bulunan, hayatını sürekli şüpheli bakışlar altında yaşamak zorunda kalan Güler Teyze geriye minnet altında ezildiği mutsuz bir evlilik ve hüsrana uğramış kızlarını bırakmış. 

Güler Teyze bunları yaşarken başka hiç kimsenin hikâyesinin başrolünde olmadığı için kimse onu tanımadı. Hikâyesini anlatmayı hiç düşünmedi. Haliyle kimse bu konuda tarihe bir not düşmedi. Çünkü o sırada; bizim ev dahil birçok eve ilk kez telefon bağlanıyor, teyzemlere Hürpa’dan, bize Terpa’dan renkli televizyon alınıyor, “VHS mi Betamax mı?” sorusunun cevabı düşünülüyordu.

Siyah önlük, beyaz yakayla okula gidiyor, en çok bağıranın şiir okumaya seçildiği törenlere katılıyorduk. Ben hokka ve divitle el yazısı çalışmaları yapıyor, parmaklarımdaki mürekkep lekesini çıkartmayı deniyor, resim dersinden notumu yükseltebilmek için resmi iyi olan bir arkadaşıma pastel boyayla resim yaptırıyor, başka bir arkadaşımdan bisiklete binmeyi öğreniyordum. Annem halının krem rengi desenine dökülen bir demlik çayın lekesini çıkarmaya çalışıyor, sobaya bir kova daha kömür atıyor, birkaç ay sonra erkek kardeşimin masumca sarılacağı kaynar güğümü sobanın üstünden yere indiriyordu. Kız kardeşim kömürlükteki civcivlerini kedi kaptığı için gözyaşı döküyor, arkadaşlarıyla çekirdek çıtlama yarışması yapıyor, akşam yemediği yeşil fasülyeyi kahvaltıda bitirmek zorunda kalıyordu. Erkek kardeşim, saçını Romalı gibi kesmeme hiç alınmıyor, berber koltuğunda uslu uslu kesimin düzeltilmesini bekliyor, okula mavi önlükle ve “hızlı koşan ayakkabılarıyla” gidiyordu.

Sonraki yıllarda genç yaşta aramızdan ayrılacak olan eniştem, deri kılıflı küçük radyosundan canlı yayınlanan Fenerbahçe-Ankaragücü maçını kulağını radyoya dayayarak dinliyor, anneannem kirazları kime toplatacağını düşünüyor, Turgut Özal, canlı yayında uğradığı suikastten kurtuluyor, Almanya’yı ikiye bölen duvar yıkılıyor, Romanya’yı yıllarca yönetmiş karı-koca Çavuşeskular başka bir duvarın önünde kurşuna diziliyor, koskoca Sovyetler Birliği dağılıyor, Naim Süleymanoğlu halterde dünya rekoru kırıyor, Amerika, Irak’ı canlı yayında bombalıyor, biz o sırada “keza” Dilek Onay’ın simültane tercümesi ile tanışıyorduk. Fenerbahçe, efsane bir sezon oynuyor, 100. golüne hiç de favori isimler arasında sayılmayan Turhan imza atıyor, Hacettepe ikinci lige düşüyor, Türkiye, Eurovision’da ilk 12’ye bile giremiyordu. 

Güler Teyze evine kimin girip kimin giremeyeceğine karar vermeye çalışırken Türkiye, AT’ye girmeye çalışıyor, Çernobil Nükleer Santrali’nde patlama oluyor, Ankara’da hava kirliliğinden okullar tatil ediliyordu. Hem Türkiye’nin hem dünyanın gündemi çok yoğundu. Yani Güler Teyzenin hikâyesini kimse bilmiyor, bilmediği için umursamıyordu. Çünkü o hikâye dehşet verici olduğu kadar olağanüstü sıradan bir hikâyeydi. Şu koca yeryüzünde yaşamış ve ölmüş küçücük bir kadının dehşet verici sıradanlıktaki korkunç hikâyesi. 

Bu kadar küçük bir kadının bu kadar büyük bir dramı kendisine sır olarak sakladığını bilmemiz mümkün değildi.

Esra Özer Duru, Ankara, 5 Temmuz 2026.